7 Şubat 2026 Cumartesi

Beynimize Sahip Çıkalım

  


Türkiye’nin en acil ve gerçek meselesi nedir?

 

Düşünüp durduğumuz, düşündüğümüzü sandığımız, daha k
ötüsü, aslında hakkında hiçbir şey düşünmediğimiz mesele budur.

 

Türkiye’de en acil ve gerçek mesele, “düşünmektir”.

 

Düşünmek anlamlardan bağlamlar oluşturmak ve nihayetinde bu bağlamlara göre bir soyut yapı inşa etmektir. Soyutluk bizde özellikle son yirmi yılda artık “anlamsızlıkla” bir tutulan bir kelime olmuştur. Herhangi bir şeyin “soyutluğundan” bahsetmek onun gerçek olmadığını hatta uydurma ve keyfî olduğunu söylemek demektir. Buna göre soyut, “ölçülemeyen” dolayısıyla açıkça anlamsız bir şeydir.

 

Peki ama öyle midir?

 

Michelangelo’nun Davut heykeli, sanatçının zihninde yavaş yavaş biçimlenirken gerçekliğin dışında ve saçma bir şey mi idi?

 

Peki ama “soyutu” bu kadar küçümsememizin sebebi nedir o halde? Herhalde hepimiz inanılmaz teknik ve maddi ilerlemelerle o kadar meşgulüz ki “gerçeğin” ne olduğu ya da ondan ne anlamamız gerektiğine dair bir şeyler düşünmek bize fazlasıyla lüzumsuz ve “geri” görünüyor. Öyle mi?

 

Daha iki gün önce bir doktorun söyleşinde, günlük hayatta genellikle en alt beyin katmanımızı kullandığımızı yani sürüngenler gibi yaşadığımızı bir kez daha dinledim, öğrendim. Bu şu manaya geliyordu: Toplumumuz ancak “Savaş ya da kaç!”  Tepkisinden başka bir tepki geliştiremiyordu. Bu durumda hayatımız hayvanların en doğal güdülerine uymalarından daha derin bir anlam taşımıyor demektir. Bu yüzdendir memlekette en çok tartışılan konu ekonomi, ekonomide de gıda pahalılığıdır. (Son zamanlarda sıkça ve çok da bilgiççe kullanılan  “gıda enflasyonu” aslında gıdanın gereğinden çok olması anlamına gelmeli, tıpkı paranın gereğinden çok olması gibi… Oysa her şeyi kısa kesmek tembelliğimizi bu anlam farkını bile görmemizi engelliyor).

 

Ülkemizin “manevi sahada” konuştuğu şeyler ise ya tahayyülümüzün çok ötesinde bir öbür dünyanın gene tahayyülümüzün çok ötesindeki korkunç ıstırapları ya da bitip tükenmeyecek zevkleridir.

 

Bugün Türk halkı en basit saiklerle ve en iptidai güdülerle yönlendirilebiliyor. İşin kötüsü halkımızın bundan bir şikâyeti de yoktur. Çünkü otorite eliyle beslenmenin konforunu garantiledikten sonra kendi başına düşünmek, muhakeme etmek vs. de kendiliğinden gereksiz kalıyor.

 

Bu tembellik ve hazırcılık bizi, kavramları ve olguları birbiriyle ilişkilendirmek zahmetinden kurtarıyor. Böylece “yapılmışını”, parasıyla alıp kullanmayı yeterli sayıyoruz. İçten yanmalı bir motorun hangi yasaların keşfiyle meydana getirildiğini öğrenmeyi lüzumsuz sayarak içten yanmalı bir motoru parasıyla satın almayı yeterli sayıyoruz. Ya da kuruluşunda hangi sosyolojik esaslara uyulduğunu bilmediğimizi ülkelerde yaratılan büyük medeniyet eserlerinin, onların kaderlerinin tesadüfi ikramiyesi olduğunu sanıyoruz.

 

Siyasetimiz bile ancak ve yalnız kan bağıyla şekillenen insan kimliklerinden ötesini idrak etmeyi reddeden kitlelere bundan daha gelişmiş, insan idrakiyle ve inşasıyla zaman içinde bir emeğin ürünü bir “millet” telakkisini anlatmak neredeyse imkânsızdır.

 

Türkiye’nin en büyük ihtiyacı ne ekmektir ne de sudur, sadece düşünmektir. Korkutucu olan şudur: Düşünmemeyi tercih etmek bir kere olur; sonrasında artık insan olmak vasfını kaybederiz.

Görselin  kaynağı: https://pbs.twimg.com/media/DgCzrHkWsAAZkDe.jpg