3 Aralık 2013 Salı

Yanlış Bir Politik Bilinçlenme Olarak Türk İslâm Ülküsü I



Türk İslâm Ülküsü adlı politik söylem kırk yıldan fazladır Türk milliyetçilerinin düşünce ekseni olmuştur.

“Türk İslâm Ülküsü” hakkında konuşmak pahalı bir iştir. Bu ülkü hakkında eleştiride bulunmak insana eş-dost ve itibar kaybettirebilir. Bu yüzdendir ki Türk milliyetçiliği siyasi aktörlerin sloganik söylemlerinin sığlıklarında nefessizce çırpınmaktadır.

Türk İslâm Ülküsü denen fikrin temelinde Arvasînin kendince  derlediği bazı argümanlar var.

Bu argümanlar tamamen “tarihseldir”. Burada  “tarihsel” terimini Popper’ın Marx’a yönelttiği eleştirideki tarih algısı anlamında kullanıyoruz.  Bu algıya göre tarih her şeydir. Tarihselci (tarihsici) algıya göre: “Geçmişte olanlar, olması gerektiği gibi ve olması gerektiği için olmuştur. Geçmişte olanları düzenleyen “yasalar”, bugünü ve yarını da belirlemektedir.”

Arvasînin tarihselci dayanağı, “Türk’lerin İslâm’ın kılıcı olması” efsanesine dayanır.

Arvasî bütün toptancı düşünenler gibi sonuçları esas kabul edip nedenler/sebepler üzerinde düşünmeye gerek görmemiştir.

Doğrudur, Türk’ler İslâmiyet’i kabul ettikten sonra bu dine mensup milletlerin en kahramanı, cigangiri olmuşlardır. Fakat unutulan şey şudur: Türk’lerin cihangirlikleriyle İslâm’ı kabul etmelerinin hiçbir ilgisi yoktur. Türk’ler İslamiyet’i kabul ettiklerinde milletleşmeye çoktan adım atmış, imparatorluk çapında devletler kurmuş, kavimleri devlet çatısı altında birleştirmiş büyük bir savaşçı ulustur. Yani Türkler şeref ve onuru İslâmiyetle elde etmemişlerdir. Türk, bedevi Arapların İslâmiyetle bile ulaşamadıkları adalet ve insanlık değerlerine, çok daha evvelden ulaşmış kurumcu ve kuramcı bir millettir.

Kurumculuk, bürokrasi olarak da  düşünebileceğimiz, organizasyon yeteneğine işaret eder.

Kuramcılık ise neyin niçin yapılması gerektiğine dair akla dayalı ilkeler geliştirmek yeteneğine işaret eder.

Şüphesiz bazıları Türk’lerin göçebe dolayısıyla ilkesiz, kuralsız bir çapulcu yığını olduğu fikrini daha gerçekçi bulmaktadır. Burada yapılan yaygın kategorik hata “fayda” terimindeki bulanık kullanımdan kaynaklanmaktadır.
“Fayda”  öncelikle temel haklardır. Hayat, hürriyet ve mülkiyet herkes için ve her zaman geçerli faydalardır/ menfaatlerdir.

Sübjektif fayda ise bireyin kendine göre oluşturduğu bir değerler skalasıdır.

Bir insan grubunun bir arada hangi seviyede olursa olsun kalabilmesi için mutlaka “ortak fayda” anlayışını kabul etmesi lâzımdır. Ortak fayda herkesin sübjektif faydalarının ortaklaştırılması değildir. Karışıklık buradan ortaya çıkmaktadır. “Ortak fayda”, herkesin sübjektif faydasını, üzerinde bina edebileceği ve herkesçe korunması konusunda mutabık kalınan en temel faydalar sistemidir ki bu da modern toplumda hayat, mülkiyet ve hürriyet hakları olarak ortaya çıkmıştır.

Bir insanın bir toplumun “ortak faydası” için kendini feda etmesi durumu işte bununla anlam kazanır. Birey, kendini feda ederek; kendisine, kendi sübjektif  fayda takımını meydana getirmesi imkânını veren toplumun bunu  daha sonra da yapabilmesi  imkânını sunar. Böylece topluma, temel haklarının  sağlayıcısı , koruyucusuna  “borcunu öder”. O halde bireyin, sübjektif faydası, yaygın kollektivist/Marxist söylemin aksine “ortak faydayla” tezat teşkil etmez. Şunu ısrarla vurgulamamız gerekir ki bireyin faydasını gözetmesinin toplumu yok edeceği, anarşizm doğuracağı, bunun Müslümanlıkla uyuşmadığı hurafesi, Türk İslâm Ülküsü söyleminin insana bakışının temelini teşkil eder. Bu açıdan bir parantez açarak Türk İslâm Ülküsü söyleminin, özünde kollektivist olduğunu belirtmeliyiz.

Dolayısıyla hele imparatorluk ölçüsünde bir devletin adalet sağlayıcılığını sürdürebilmesi için mutlaka akla dayalı ve ilkeli bir organizasyon oluşturulmalıdır.  İşte bu noktada Türkler “ortak fayda” anlayışını geliştirmekte olağanüstü başarılı olmuşlardır.

Bunun  yansıra devlet organizasyonunun, devrin ve politikanın gereklerine göre “faydacı” şekilde yönetilmesi işinde çağdaşlarının çok ilerisinde olmuşlardır.

Bulduğunu alan, öldürerek kırarak hükmeden bir göçebe çapulcu sürüsünün,  Mete Han’ın deyimiyle “Eli yay tutan bütün kavimleri Hun yapması” mümkün değildir.

Demek ki Türk siyasal faydacılığı ilkesiz, ilkel ve sömürücü bir elde etme güdüsünden farklıdır.
Bu da bize Türklerin İslâmiyet’ten çok önce devletleşip milletleşebilmiş olmalarını açıklar.

Bu şu anlama gelir aynı zamanda: Türkler kendilerini İslâmiyet’ten çok daha önce tanımış ve tanıtmışlardır.

Bundan dolayıdır ki İslâmiyet devri Türk devletleri kendilerini atalarının işaretleri,  töreleri üzerinden tanıtmışlardır. “Mücahit” kimlikleri, İslâmiyetle edindikleri değerlerin cihangirliklerinin şemsiyesi altında korunmasından başka bir şey değildir.

Bununla beraber “Türk-İslâm” söyleminin dayandığı tarihsel dönemde İslâm dışı topluluklarda milletleşmeden ziyade din birliği ve kavim asabiyesinin geçerli olduğunu unutmamak icap eder. Din, tartışılmazlığı ve kutsiyeti sebebiyle siyasetin o devirde en büyük iticisi olmuştur. Dolayısıyla bugün sakallı bir tür Arap kırması, intihar bombacısı gibi gösterilmeye çalışılan “mücahit Türk” imgesi aslında sadece politika icabı ve millî menfaatler gereği bir büyük Hıristiyan koalisyonuna karşı savaşmış apayrı bir millettir.

Görünen odur ki Türk’ler İslâmiyet’i kimliklenmelerinin bir esası olarak asla düşünmemişlerdir. Onu, herkesin dine dayalı savaştığı devirde, politik mücadelelerde haklılıklarının ve meşruiyetlerinin bir sebebi olarak görüp   bir tür “tanıtıcı yaka kartı” gibi kullanmışlardır.  Haklılıklarına ve değerlerine inançları onları Türk olmaktan çıkarmamıştır. Bu yüzden onlar, eşyanın tabiatı icabınca  her zaman “önce Türk” olmuşlardır.

Oysa “Türk İslâm Ülküsü” söylemi bize, tedricen, İslâm öncesi Türk milletleşmesini, millet algısını, devlet kabulünü unutturmaktadır. Böylece sözde, İslâm’a göre “farklılık ve fitne sebebi olan” kavmiyetçiliklerin din içinde eritilerek kardeşliğin temin edilmesi hayalini kuran ümmetçilikle bir noktada buluşmaktadır.

Türk İslâm Ülküsü denen söylem, Türk milletleşmesinin tarihî gerçeklerini ve sosyolojik esaslarını bir kenara koyarak Türk kimliğini, Araplaşmış  sünnî taşra İslâm’ına göre yeniden yazmaya/belirlemeye kalkmaktadır.

Peki nasıl olup da bu tür bir “hurafe” bugün  Türk milliyetçiliğinin “kendisi” haline gelmiştir?
(Devam edecek…)


Hiç yorum yok: