30 Nisan 2017 Pazar

Sömürgecilik Sonrası Bilişsel Zemin Kayması

Üçüncü Bin Yılda  Yeni Din Ülkesi: Morfinotopia

Son yıllarda, sanalağda , Müslüman ülkelerin eski durumlarını gösterir fotoğraflar sıklıkla paylaşılıyor. Bu fotoğraflara baktığımızda, her birinde, alışılmış bir batı ülkesi görüyoruz. 

Yaygın kanaat, bu fotoğrafların o ülkelerin sömürge oldukları zamana ait olduklarıdır. O ülkelerde belki insanlar batılı gibi görünmektedirler ama buna karşılık ikinci sınıf insan sayılmışlardır. Madem insan sayılmamışlardır sömürgeciliğin bitmesiyle artık daha şerefli bir mevkie erişmişlerdir.

Ortadoğu'da "Ulusal bir çağdaşlaşma" anlayışını geliştirebilen, sadece Türkler olmuştur. Bu anlayış, bağımsızlığı temel alarak siyasi tesirlerden uzak kalmayı ve kendi bilinçlenmesine tutunarak özgürleşmeyi esas almıştır.  Böylece batılı fakat kendi başına ve kendisi olarak yaşayan bir ulus olmak hedeflenmiştir. Atatürk büyük bir ileri görüşlülükle uluslaşmanın uygarlaşmayla ilgisini kurmuş ve bu ilişkinin her zaman gözetilmesini istemiştir. Bu açıdan Türkiye, bir Ortadoğu ülkesi sayılamayacak kadar uygar ve müreffeh bir ülke olmuştur.

Peki ama diğer ülkelere ne olmuştur? Asıl sorun budur. 
Ortadoğu'da bağımsızlık, kendi başına, ülkelerdeki sorunları çözmemiş, aksine arttırmıştır. Peki ama bir ülkenin kurucu çoğunluğunun kendi kaderini tayin edebilmesi neden sorunları çözmeğe yetmemiştir?

Bunun birinci sebebi, sömürgeciliğin sağladığı ulusal egemenlik birliğinin ortadan kalkmasıdır. Bu birlik elbette sömürgeci ulusun dili ve kültürünün egemenliği anlamına geliyordu. İngiliz veya Fransız sömürgesi olarak hepsi İngilizce/ Fransızca konuşmağa mecbur edilmiş aşiretler için adaletin ve emniyetin sağlayıcısı, baş edilmesi mümkün olmayan Tanrısal ( Gandi : " Atatürk İngilizleri yenene kadar Tanrı'nın İngiliz olduğunu sanırdım...) güce itaat etmek, mülkiyet kavgalarından evliliklere kadar her sorunun çözülmesini sağlıyordu.

İlkel kabileler kendi ilkelliklerini örten , yok sayan ve herkesi kılıcı önünde eşit sayan  batılı adalet sistemini, menfaatleri gereği kabul ediyorlardı. O halde sorun neydi? 

20. Yüzyılın son çeyreğine mini etekler, otomobiller ve çağdaş üniversitelerle girmiş Müslüman ülkeler üstelik de uygar batının  bilgilerine bu denli aşinayken nasıl olmuş da çarşaflı, burkalı, sakallı bir şeriat ilkelliğine yuvarlanıvermişti? Eğer telefon hatları işletilecek, nüfus kayıtları düzgün tutulacak, mülkiyet korunacak, kadınlar rahatça çalışabilecekse bütün yapılması gereken, eski sömürgecilerin geride bıraktıkları toplumsal düzeni, kullanım kılavuzuna bakarak çalıştırmak, değil miydi?

Ne yazık ki bu kadar kolay değildi. Öncelikle Müslüman ülkeler, gerçek birer ulusal devlet olamamıştı. Kurucu çoğunluklara sahip olmakla beraber içlerindeki ulus altı yapıları uluslaşmaya dahil edecek bilinçten ve toplumsal düzenden yoksundular. Bu onları bir arada tutacak ortak mitler ve ülküler geliştirmek yeteceğinden yoksun bırakıyordu Belki de asıl sorun zaten bölgede bu tip ortak değerler geliştirme yeteceğine, Türkler dışında hiç bir toplumun sahip olmamasıydı.

Fakat görünen o ki asıl sorun daha derindeydi. Bu sorun , modern devletin bu bölgede ortaya çıkışından önce bile var olan dindi. Din sadece mensubiyet kampları yaratmak yoluyla siyasi çatışmaya yol açmıyordu. Dinin asıl zehirleyici etkisi insanların bilişsel yeteneklerini köreltmesiydi.

Dinin böyle bir etkisi varsa bu nasıl ortaya çıkıyordu?

Öncelikle din insanlara, onları vecde getiren ritüeller sunuyordu. Değerli  bir akademisyen dostum ( ki adını vermek onun için sakıncalı olabilir) öteden beri bildiğimiz bir vücut kimyasalını hatırlattığında, olaylar kafamızda daha bir aydınlandı.

İnsan vücudu "endojen morfin" denen , endorfin isimli bir hormon salgılar. Endorfin özellikle yoğun fiziki faaliyet sırasında salgılanır. Endorfin, vücudun doğal ağrı kesicisi ve " keyif vericisidir". Ona "endojen morfin" denmesinin sebebi budur. Endorfin henüz keşfedilmeden, morfinin, moleküler benzerlikten dolayı, endorfinin reseptörlerine bağlanarak etki ettiği keşfedilmiştir. Bundan dolayı endorfin reseptörleri bir müddet " morfin reseptörleri" olarak bilinmiştir. Endorfinle ilgili sorun bir müddet sonra aynen morfin gibi bir bağımlılık meydana getirmesidir. Yakın geçmişte batı ülkeler ini saran düşük tempolu koşunun  (jogging) endorfin bağımlılığına yol açtığı ortaya çıkmıştı.

Endojen morfin ( iç morfin) salgılanmasının mekanizması anlaşılınca dini ritüellerin vücut kimyasına etkileri de anlaşılmıştır.  Namazın, toplu zikirlerin insanlarda yarattığı vecd ve mutluluk artık daha rahat anlaşılabiliyordu.  Bu ritüeller sırasında beyin herhangi bir üretken faaliyette bulunmaz. Bütün dikkat ritüelin şekil şartlarına yöneltilir.  ( Farz olan namazların aslen kısa olmalarına karşın çeşitli yorumlarla namaz rekatlarının arttırılmış olması da endorfin bağımlılığın bir sonucu olabilir)

Böylece Ortadoğu din yoluyla bütünüyle bir endojen morfin havuzu haline getirilmişti. Hayatını bir endojen morfin bağımlılığı olarak yaşayan toplumların  sürekli uyanık yaşanması gereken batılı sanayii toplumu hayatını sürdürmesi mümkün olmadı.

Dinin ikinci zehirli etkisi insanların düşünmekten gönüllü biçimde vazgeçmelerine yol açmasıydı. Müslümanların büyük çoğunluğu kurumlaşmaya ve soyut kurallı hayata yabancı ulusaltı topluluklar halinde yaşıyorlardı. Dolayısıyla içlerinde bireysel var oluşa uygun bir hayatları zaten yoktu.  Onlar akıllarını büyüklerine, vicdanlarını aşiretlerine/ kollektivitelerine teslim etmiş insanlardı. (Bu geçmişte kalmış bir durum değildir. Ulusal güvenliğimizi tehdit eden Kürt silahlanmasının sınırlarımızdaki örgütlenme biçiminin ve toplumsal düzeninin ta kendisidir ).

Ayrıca dinin yarattığı hiyerarşik bilinçlenmede, Tanrı'nın , peygamberin, sahabenin, ulemanın bilgilerinden sonra insanın bireysel aklının nerdeyse hiç önemi yoktur. Üstelik bu önemsizlik imanla ilişkilendirilerek kutsanır. İntihar bombacılarının akıllarını tahrip etmeleri gerektiğine inandırılmaları, bunun doğrudan imanın gereği olduğuna ikna edilmelerindendir.

Aklını kullanmaktan bir kere vazgeçip de bundan uhrevi bir zevk almak bağımlılığı geliştiren insanın, hayatını sürekli akılcı kararlarla yönlendiren ve vicdani bir uyanıklığı idealleştiren uygar insanla aynı zeminde hareket edebilmesi böylece zorlaşıyordu.

Bu bir bilişsel zemin kaymasıydı.

Artık dünyada, aynı zaman diliminde, iki farklı zeminde yaşayan, iki farklı insan türü var.

Bu bilişsel zemin kayması insanlar arasındaki ortak zaman algısını da ortadan kaldırıyor. Müslümanların hemen hepsi kendilerinin gerçekten asr-ı saadette yaşadığını veya o devri tekrar yaşayabileceğini sanıyor.

Uyuşturucu bağımlılığı bireysel yaratıcılık için zengin bir hayal gücü kaynağı olabilir. Ama bir morfinotopia kulağa hiç de hoş gelmiyor.

Not: Baz morfin afyondan elde edilir.











27 Nisan 2017 Perşembe

Bilinçli Geri Evrim Ya da Kendi Ayağımıza Sıkmanın Bilimcesi


Bilişsel evrim diye bir şey olabilir mi?

Dün kızımla bu konuyu konuşuyorduk Birdenbire Lamarckçı bir yaklaşıma kapılıp kapılmadığımı düşünmeğe başladım.

Ama şu an bir şeyi fark ediyorum ki  evrime salt kalıtsal açıdan bakmak artık daha dar bir paradigma gibi görünüyor. Çünkü işin içine insan girdiğinde  bilinci göz önüne almaksızın yaşanan toplumsal çatışmaları açıklamak zorlaşıyor.

Peki ama buna mecbur muyuz? Evet mecburuz, çünkü artık insan nüfusu, gezegeni bir takım geri dönülmez eşiklere getirmek üzere veya getirdi bile.

Ayrıca ulusal devletlere yöneltilen dinci ve etnik saldırılar, Ortadoğu’yu kana bulamakla kalmayıp Orta Asya’yı bile tehdit eden etnik Kürt silahlanması gibi konuların hepsinin temelinde bu yaygın bozulma yatıyor.

Bilişsel evrim ne olabilir? Bilişsel evrim, bilimsel  eşikten sonra  insanın diğer canlılardan ayrılan kendine özgü evrimidir. İnsanın kalıtsal içeriği doğanın diğer unsurlarıyla beraber evriliyor olabilir ama beyni kesinlikle diğer canlılara emreden kanunlardan ayrılmıştır. Çünkü insan öğrenmek ister ve ne öğrenmek istediğini ve hatta öğrenmek istememeyi de seçebilir. Burada anahtar kelime, ortalıkta görünmeyen “irade”dir.

İrade insanın gerek düşüncelerinin gerekse eylemlerinin yönünü belirler. İnsan bir şeyi düşünmek istemediğinde, onunla ilgili imgeler ve sözcükler üretmeyi durdurur. “Düşünmemeyi tercih” etmek beyni durdurur. Beynin durması ne anlama gelir? Beynin durması insan evriminin hayvansal  kökenine geri dönmesi anlamına gelir. Beyni durdurduğumuzda insan, artık neyin iyi neyin kötü olduğunu  muhakeme edemiyor demektir. Böyle bir durumda insan hayatta kalmak ve üremek için asgari içgüdülere,  bir arada yaşayabilmek için de sürü psikolojisine ve güdülmeğe gereksiniyor demektir. Çünkü insan dışındaki canlıların üremek ve hayatta kalmak  dışında  bir gereksinimleri yoktur.

İnsan ihtiyaçlarını belirleyebilen tek canlı türü.

İradesinin ortaya çıkışıyla birlikte insan doğayı ve kendisini değiştirmeğe başladı. Üremek ve hayatta kalmak için gereken besin stoğunun dışında bir tüketim belirince  doğanın dengesi alt üst oldu.  Maymunların rönesansa ihtiyacı yoktu ama insan onun varlığına ihtiyaç duydu. İnsanlar roman yazmadan da üreyebiliyorlardı ama  hayatlarında bir anlam olmaksızın yaşamak, insanları en nihayetinde intihara sürüklüyordu.

İnsan bir ölçüde genlerin/kalıtımın kaprisinden kurtulmuştu. Fakat bu kez önünde daha tehlikeli bir yol vardı: İradenin yolu. İnsan bir kere ateşlediği düşünme eylemini  sürdürecek miydi, sürdürmeyecek miydi?

Birkaç zeki insanın icatlarıyla dünya çok değişti. Öyle ki artık en aptalımızın bile kullanabildiği akıllı telefonlara sahibiz. Artık düşünmek ve seçmek işini bizim için yapabilecek yapay zekâya neredeyse sahibiz. Arama motorları, son aradığınız şeyi göz önüne alarak size benzer şeylerin reklâmlarını sunup duruyor.

O halde belki de gelecekte düşünmeğe gerek kalmayacak. Acaba öyle mi? İnsanlar düşünmekten vazgeçtiklerinde yapay zekâlar onlar için kitaplar yazmağa, resimler, besteler yapmağa devam edecek mi? Peki ama insanların bilişsel ürünleri eskisi gibi devam edebilecek mi? Yapay zekâ bize belki sayısız eğlence  ve beslenme imkânı sunacak ama biz artık resim yapabilecek kadar zeki olabilecek miyiz?

Kalıtsal evrim,  genlerimizin sürekliliğine dayanırken bilişsel evrim bizim seçimlerimize bağlı olacak. Düşünmeyi isteyip istememek, evrimimizin yönünü belirleyecek.

Bu evrimin tehlikeli yönü şu: Genlerin varlığının sürdürülmesi, hayatta kalmamızı sağlıyordu.  Bu  rastlantısaldı.

Oysa düşünmekten vazgeçtiğimizde ve daha kötüsü bunu bir alışkanlık haline getirdiğimizde, elimizdeki bütün imkânlarla düşünmekten kaçınıyoruz. Bu alışkanlığı kuşaktan kuşağa, elimizde git gide  artan teknolojik eğlence imkânlarıyla aktarabiliyoruz.  Artık insanın zevk alacağı şeyleri kendisinin üretmesi gerekmiyor. Artık  bir çocuğun güzel bir resim yaparak övünmesi gerekmiyor. Artık güzel şeyler yazarak övülmek bir çocuğu ilgilendirmiyor. Artık güzel piyano çalmaktan zevk alanların sayısı günden güne azalıyor. Oysa teknoloji bize, akıllı telefonlarda bile kullanılabilen  yazı programları sunuyor, el kadar tabletlerde resim yapabiliyoruz . Peki bunları kullanıyor muyuz? Ne kadar kullanıyoruz? Sanal ağ bize herkesle paylaşabileceğimiz  bedava günlük alanları sunuyor. Ne yapıyoruz?

Einstein, “İnsan zekâsı zorlanmadıkça gelişmez.” Demiş. Bunun tam tersi de ne yazık ki gerçekleşiyor. Yani “Kullanılmayan zekâ köreliyor…” Peki ama zekânın körelmesinin organik bir etkisi ya da kökeni yok mu? Muhtemelen var. Çünkü insan zekâsının üstünde işlediği donanım, insan beyni. Biz zekâmızı ne kadar az kullanırsak beynimize o kadar az uyaran yolluyoruz. Bu durum beyindeki kıvrımların artmamasına yol açtığı gibi  daha kötüsü o kıvrımların azalmasına yol açıyor olabilir.

Biz düşünmek işini yapay zekâya terk ettiğimizde veya eğlence dışında üretken bir iş yapmaktan  gönüllü vazgeçtiğimizde, aslında  beynimizin   durmasını veya gerilemesini seçmiş oluyoruz. Bunu kuşaktan kuşağa   aktarılan bir alışkanlık haline getirdiğimizde, kuşaktan kuşağa aktarılan bir beyin gerilemesini yaratıyoruz. Belki bir sonraki kuşak daha fazla şey biliyor gibi görünüyor ama  fikir ve yaratıcılık  kapasitesi ciddi anlamda düşebiliyor. Bu, gelişmiş ülkeler için  çok ciddi bir sorun olmayabilir ama bizim gibi gelişmiş ülkelerin ürünlerine  muhtaç  geri kalmış ülkeler için hele de ortalama zekâ açısından yaşanan gerilik düşünüldüğünde, çok ciddi bir sorun.

Peki beyin kıvrımlarımız azalırsa ne olur?

Evrim biyologları insanın beyin katmanlarına baktıklarında onun sürüngen, memli/fare ve primat /insan beyni olarak üç tabakaya ayrılabileceğini görmüşler. Omurga düzeyindeki hayatımız sürüngen beynimizle yaşarken içgüdülere  ve hormonlara dayanan hipocampus düzeyinde bir memeli/

fare gibi yaşıyoruz. Gri maddenin oluşturduğu kitlenin kabuğunda ise romanları yazan insan yaşıyor. Bu üç düzeyin de  kıvrımsal açıdan gelişmişlikleri farklı.

Biz düşünmekten vazgeçtiğimizde  aslında fareye veya sürüngenlere daha çok yaklaşıyoruz. Bu tercih beynimize muhtemelen “ Çok çalışmana gerek yok, fareler kadar zeki olsak yeter!” mesajını veriyor. Peki ama bunun günlük hayatta ne gibi sonuçları oluyor? Aslında günden güne artan cinayetler, tecavüzler, öfke nöbetleri, kitlesel şiddetin artışı, etnik terörün yükselmesi gibi olayların Einstein’ın yaşadığı dünyada meydana gelebilmesi bu yüzden olamaz mı?

Meselâ Kürtler etnisitelerine bakılmaksızın Türkiye’de  uluslaşmaya dahil edilip egemenliği ayrımsız kullanırken onları Türk adından körce nefret etmeğe iten,  düşünmekten bu gönüllü vazgeçiştir. Doğuşundan bu yana bütün kaynakları ulaşılabilir hale gelmişken İslâm dinin mensuplarının yaşadıkları her yerde şekilci ve vahşi bir şeriattan yana olmalarının sebebi de bu vazgeçiştir.

Düşünmekten vazgeçmek geçici bir  durum değil. Bu, sebep sonuç ilişkilerini kurabilmek yeteneğinin  tamamen kaybedilmesine yol açabilir. Bu durumda meselâ  Barzani’nin kravat takan silahlı etnik  sürüsünün, karıncayı incitmekten sakınan, okuyan, yazan ve bunların ancak ulusal egemenliğe dayalı bir hukuk devletinde var edilebileceğini anlamış çağdaş Türk insanıyla aynı coğrafyada yan yana yaşayabilmesi mümkün olabilecek midir? Kürt etnikçiliği “ikna edebilmek veya ikna olabilmek” yeteneğine sahip  olabilecek midir? Bugün yaşadığımız sorun, beynini kullanmak yerine yalnızca isteyen,  yalnızca talep eden ve  herkesi, kendi hayatına hizmet etmek için borçlu sayan, buna karşılık ona bu hayatı verenlerin düşünce dünyalarına da hükmetmek isteyen geri evrim militanlarının  hayvansal korku egemenliğidir.

Onlar  daha az kıvrımla da hayatta kalınabileceğini sezen ama bu imkânı onlara verenin modern Homo sapiens olduğunu anlamamakta da ısrar eden Homo simplexlerdir. Aslına bakılırsa gönüllü bir geri evrimle meydana gelen bu türün bir Homo türü bile olup olmadığı yakın gelecekte araştırılmalıdır.

Demokrasiyi, salt kitlesel bir tercih oyunu olarak gördüğümüzde, ülkelerin kaderlerini, yani modern H. sapienslerin “zararsızlık” idealiyle kurdukları bütün kural inşaalarını, ulusal bilişsel inşaaları,  ikna edilmesi mümkün olmayan, düşünmekten kör inançlar uğruna vazgeçmiş çeşitli geri evrimsel kitlelere teslim ediyoruz.

Böylece  beyinleri kendi istekleriyle  fareleşmiş veya yılanlaşmış  bir başka türün, sırf  “konuşabildiği” için artan nüfusuyla bizi nerelere sürükleyebileceğini ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor.






25 Nisan 2017 Salı

Huntington Yanılgısı: Primatlar Çatışması

Huntington yanılıyordu.

Dünyada artık bir medeniyetler çatışması yok.

Çünkü bir medeniyetler çatışması olabilmesi için medeniyet yaratan  özdeş  varlıkların çatışması gerekirdi.

Yani sorun El Hamra’yı, Taj Mahal’i, Süleymaniye’yi yaratan canlılarla Eyfel’i yaratan canlıların çatışması değil.

Göz ardı edilen nokta, Süleymaniye’yi yaratan canlılarla onların torunlarının artık aynı canlılar olmamaları ihtimali.

Yani biz artık Mimar Sinan’ın, Kanuni’nin, Barbaros’un vs torunları olmayabiliriz.

Soyu doğrudan  kalıtsal aynılığa bağlayan ilkel kabilecilikle  açıkladığımızda bile   bu böyle olmayabilir. Fakat soyun, bir şuurun  sürdürülmesi olarak açıklaması düşünülürse; durum daha da karışık ve üzücü bir hale gelebilir.

Şimdilerde “Sapiens’le” moda haline gelen “ hayali gerçek” kavramı bize gösteriyor ki aslında insana dair söylediğimiz hiçbir şey, onu anlamlandırma çabasından ileri gitmiyor. Peki bu, anlamsız olduğumuzu mu gösterir?

Veya şu andan itibaren aslında bir virüs türü olduğumuzu düşünerek soyumuzu kendi elimizle kazısak daha mı yararlı bir iş yapardık? Elbette çocuklarımıza bunu yapacak değiliz.

O halde bizi biz eden şey, sadece zevkli anların sonunda  elde ettiğimiz bir kalıtsal miras olmamalı. “Bizi” var eden şey ortaklaşa kabul ettiğimiz bir takım varlıklar ve anlamlar. Bu ortak  anlamların en soyut ve nihai olanı da millet.

Fakat ya toplumun genelinde  bir anlam yitimi/kaybı meydana gelirse ne olur?
Şimdiye kadarki bütün materyalist ve kollektivist görüşler, insanın her halükârda “insan” olarak kalacağını düşünüyordu.

Genlerimiz belki de Dawkns’in dediği gibi bizden ayrı şekilde var olmaya çalışan moleküllerden ibarettir. Bu görüş bizi genlerimizin bir tür esiri veya konakçısı haline getiriyordu. Ne olursa olsun “Varım!” diyen canlılar olarak genlerimizden fazlası olduğumuzu gösterdik. İşte bu noktada da Harari’nin arkaik sapiensleri olmaktan çıktık.

 Belki H. sapiens’i, diğer insan türlerine üstün kılan şey, gerçekten varoluş bilincine sahip tek primat olmasıydı. Belki “sapiens” öylesine sarf edilmiş bir sıfat değildi.

Belki de fark edemediğimiz şey, H.sapiens’in yaşadığı her devrimle git gide daha farklı bir alt türe veya varyetelere (daha da küçük) doğru evrildiğiydi. (Alt tür, hiyerarşik bir tanımlama değildir. Bu kategorik bir tanımlamadır, bir türün birbirinden küçük farklarla ayrılan birimlerini ifade eder).

Artık iş sadece “varım” demekten ibaret değildi. Doğadaki diğer canlılarla varoluşu paylaşmak ve  dünyada, hayatı bir bütün olarak görmek bilincine varmak, H.sapiens’i, Neanderthalleri yok eden bencil primatlardan öteye taşımış olamaz mıydı?

Peki  ama ya bütün sapiensler aynı yolu izlemiyor idiyseler? Bazı topluluklar bilinçli olarak zarar verici, yıkıcı, yok edici oluyor idiyseler? Onlara hâlâ “sapiens” diyebilecek miydik?

Basit bir PCR analiziyle  IŞİDçilerin de sapiens oldukları söylenebilir elbette. Ya organik değişim DNA’ya kör bir şekilde gerçekleşiyor idiyse?  Aynı DNA’yı taşımakla birlikte Alzheirmerlı ve normal beyin arasında  ciddi bilişsel fark olduğu ortadadır.

Bu durum bize  insan evriminin salt genetik mutasyonlardan başka bir şey olduğunu düşündürmez miydi?

Belki de insan evrimi artık üzerinde çok konuşulan hayvansal evrimin ötesine geçmişti? Belki de insan artık bilişsel aşamalarla tanımlanan bir evrim yaşamaktaydı. Bu evrim gözle görülür farklar yaratmayabilir ama derin bir yaşayış farkıyla kendisini gösterecektir. İnsanın nasıl yaşamak istediğine dair tercihleri onun bilincini yapılandıracaktır.
Ve bu noktada yalnızca “var olduğunu bilmek”  ya da sapiens olmak , insan olmak için yeterli sayılmayabilecektir.

Belki de şu anda sapiensi, diğer maymunların arasına yolluyor ve evrimde bir üst aşamaya geçiyoruzdur.
Böylesi bir düşünceye nasıl varabiliyoruz?

İnsanlar arasındaki teknolojik gelişmişlik farkı muhtemelen hiç bu kadar belirgin olmamıştı. Çünkü sömürge çağında sömürgeciler teknolojilerini dünyanın her yanına götürmüştü. Bu teknolojik yayılma, bilişsel bir türdeşlik/homojenite yaratıyordu. Sömürgelerdeki bağımsızlık fikirleri bu  bilişsel türdeşliğin sonucudur. Bir Cezayirli sömürgeciliğin teknolojik imkânlarının yarattığı türdeşlikle bir kahvede Fransızca “özgürlük” nutukları atabiliyordu. Bilişsel anlamda  Fransızdı ama bunun farkında değildi.

Sömürgeciliğin bitmesiyle birlikte sömürgelerin, insanlarını bilişsel olarak besleyen bütün uygarlık kanalları yıkıldı. Eskiden Cezayir’e gelen Fransız dergileri ve kitapları ya  artık yoklardı ya da eskisi kadar bol değillerdi. Afganistan, Hindistan,  beş çaylarını içen İngilizlerden belki kurtulmuşlardı ama onların, ülkelerine getirdikleri “kural egemenliği” fikrinden artık mahrumdular.

Dünyaya,  “var olduğundan haberdar” olan primatlar  egemendi ama “nasıl” ve “neden” soruların soracak düzeyde bilişsel gelişmişlik gösterenler azdı. “Bilim” denen şeyi onlar geliştirdi.  Dünyanın geri kalanı,  hâlâ avlanan hayvanın biraz gelişmiş halinde yaşayan primatlardan ibaretti.

Bugün bu fark artık inkâr edilemez bir düzeyde ortada.

Sorun, artık insanın her halükârda yaşaması veya hayatta kalması değil. Çünkü en nihayetinde Taliban egemenliğinde de insanlar avcı toplayıcı kültüründe yaşayabiliyor. Veya Kuzey Irak’ın Kürt kabileleri, kravat takmış bir takım kabile önderlerine biat ederek betonarme yapılarda yaşayıp kaçak petrol satabiliyor.

Artık  herkes manuel vitesli bir araba kullanabilecek  primat aşamasına ulaşabilmiş durumda.  Oysa her topluluk mesela ulusları oluşturan soyut değerler ve kurallı beraberlik aşamasına ulaşabilmiş değil. Bu sözler pek çoğuna göre ırkçılık gibi görünebilir ama sorun şu ki bu aşamaya gelememiş primatları modern Homo sapiensler olarak görmek de “bize özgü” bir  değer.

Afganistan’daki Talibanların da yaralandıklarında tedavi edilmeleri gerektiğini düşünen bir doktorun “insan” algısıyla Kuzey Irak’ta petrol hırsızlığı yaparak, çevre ülkelerdeki etnik terörden medet umarak bağımsızlık kazanmağa çalışan  etnik vahşetin insan algısı aynı değil. Ya da iç savaşın ancak ulusal bir bütünlükle ve buna bağlı kurallı davranışla engelleneceğini bilen çağdaş Türk insanının, ülkesindeki herkesi kendisinden bilen insanlık düzeyiyle onu kendinden bilmemeyi bir tür “ulusal” onur sayan etnik ırkçı Kürt bilincinin “insanlığı” aynı şey değil.

Biz artık insanı algılamakta zorlanan, insanı  iki ayak üstünde yürüyen bir maymunsu olarak yaşayan alt türle  modern Homo sapiensin bir arada nasıl yaşayacağı sorunuyla karşı karşıyayız. Bu noktada Homo sapiens’ten çok daha ilkel bir primat formu, iradi olarak ve bilişsel bağlamda ortaya çıkmış gibi görünüyor: “Homo simplex”.

Dolayısıyla dünyada bir çatışma ortamı meydana gelmişse bunun salt siyasal bağlamın ötesinde evrimsel bir çatışma ortamı olarak belirme ihtimali var.

Dünyadaki az sayıda ulusal devletin varlığını korumağa çalıştığı, en azından kendi içinde çatışmasız ve kural egemen devlet anlayışının her kıtadaki etnik kabile devletlerinin sahibi insanlar tarafından tehdit edilmesi söz konusu.

Buradaki  muhtemel çatışma sebebi gelişmişlik farkları olmayabilir. Nitekim Ermenistan gibi bir ülkenin ortalama teknolojk düzeyi fena olmamakla beraber bu ülkenin bilişsel seviyesi ne yazık ki diasporasının yaşadığı ülkelerin çok gerisindedir. Veya eski Yugoslavya’nın Hristiyan slavyen toplulukları bir medeniyet havuzunun ortasındaki yabancı cisimler gibi durmaktadırlar. Aynı şey ekonomisini her türlü desteğe rağmen bir türlü düzeltemeyen Yunanistan için de geçerlidir.

Ulusal devletler dışındaki devletler toplumsal gelişmişlik düzeyi açısından ya da  İskender Öksüz’ün belirttiği gibi “toplumsal sermaye” açısından son derece fakir ülkelerdir.

Can yakıcı sorun, bu ülkelerin vatandaşlarının gönüllü bir toplumsal fakirlik yaşıyor olmalarıdır. Bu durumun birikimliliği, bu toplulukların zaman içinde bilişsel düzeyde Homo sapiens’in gerisine düşmeleri olabilir ve  muhtemelen olmaktadır da. Toplumsal süreçleri meydana gelirken yakalamak zor olabilir ama imkânsız değildir.  Günümüz teknolojisi bize bu farkı görebileceğimiz kayıt imkânları sunmaktadır.

Evet… Sanırım Huntington yanılmaktaydı.  Çünkü o, “aynı bilişsel düzeydeki primatların” arasındaki algılama farkının  çatışmalara sebebiyet vereceğini düşünüyordu. Ona göre herkes birbirini “insan” olarak görüyordu.

Ama sorun, istemli ilkelliğin yol açtığı toplumsal kopuş, toplumsal sermaye kaybı ile  beslenen bir bilişsel- ervimsel gerileme. Bu evrimsel gerileme ile kural izleyemeyen, sebep sonuç ilişkisi kuramayan ama oy veren, intikam alan, şehvet duyan, açlık çeken, araba kullanan ama araba üretemeyen, mesaj yazabilen ama öykü kurgulayamayan, şarkı söyleyen ama şiirden habersiz olmakla övünen bir tür meydana geldi. Bunun bir alt tür değil de ayrı bir tür olmak ihtimali bana göre son derece fazla.

Şimdiye kadar hep ulusal silah savaşlarına şahit olduk. Oysa asıl büyük savaş her birimizin ülkesinde, insanlığın varoluşuna yabancılaşmış Homo simplexle aramızda yaşanacak gibi görünüyor.




6 Nisan 2017 Perşembe

Alt Akıl: Aptallar Ve Diktatörler


Çabalayanlar İçin Dolu Bir Kitap

Yazara söz vermekten kaçındım; çünkü kitabın hak ettiği tanıtımı yapamayacağımı biliyordum. Söz vermekten kaçındığım için de istediğim gibi yazmakta serbestim.

Tembellik bir lütuf. Tembelik yaşamanın bireysel tarzı Bu yüzden “ Alt Akıl; Aptallar ve Diktatörler” tanıtımında ruhum özgürdür.

Öncelikle şunu söylemeliyim: Ben asistanken – ki buna inanması zor ama gerçek-  bana gıcık olan hocalarımın bile örnek gösterdiği bir Merck Index incelemesi yapmıştım. Bu kitap ciddi bir Merck Index incelemesini  kesinlikle hak ediyor.

Aslında bölümler dağınık. Bir yandan da kendi içinde bir düzen içeriyor ki redaksiyon mantığı açısından tam bir Amerikan düzeni gösteriyor ki itiraf etmeliyim ben  Amerikan düzenini sevmem.

Gene de… Şunu söylemeliyim… Bizi adım adım ilerleten bir kitap. Yalnız! Bir konuyu özellikle belirtmeliyim ki almağa gönüllü ve dahası hazır olmayanlar için ağırdan ağır bir kitap.

Önce yazarın “Millet ve Milliyetçilik” kitabını incelemek istemiştim. “Millet Ve Milliyetçilik”… “Ansiklopedik” bir kitap bir tür katalog kitap, bir tür bibliografya.

“Alt Akıl…” ise okuru düşünmeğe mecbur eden bir diyalog. Şahsen diyaloglar şeklinde yazılmış felsefei metinleri sıcak buluyorum ki Alt Akıl’da yazarın doğrudan okura seslenmesi bana  son derece önemli görünüyor. “Alt Akıl” aktif bir kitap.

Peki bu ne anlama geliyor? Bu şu anlama geliyor:  Yazar üstün akademik unvanlarını bir kenara koyup neyi nasıl ve niçin öğrendiğini okuruyla paylaşarak Sokrates’in geleneğini sürdürüyor. Kişisel fikirsel maceralarına atıflarda bulunarak somut sonuçlarla yetinen okurlara lisan-ı hal ile bir etik ders veriyor.

Şahsen böylesi bir felsefi maceraya baktığımda, akademi için harcanan zamanın ciddi bir maliyet olduğunu düşünmüyor değilim. Çünkü kitabın alt metni, fakire şunu gösteriyor : Akademisyenliğin maliyeti entelektüel birikimdir. Bu çoğu akademisyene berbat görünebilecek bir hükümdür… Amma ve lakin yazarın akademik macerasıyla okumaları arasındaki zamansal  farka baktığımızda, yazarın “ Bunları niçin yaptım?” diye geliştirdiği sorunun, akademisyenlik sonrası veya daha iyimser bir tahminle geç akademisyenlik dönemine ait  olduğunu tahmin ediyorum.

Bu açıdan bakıldığında “Alt Akıl…” popülist siyasal söyleme basit bir nazire falan değil.

Piyasa kişisel gelişim kitabından geçilmiyor. O halde “Alt Akıl’a” ne gerek var? Şundan dolayı gerek var: Kişisel gelişim kitapları şüphesiz yararlı. Fakat sorunları, yeterince derin olmamaları.  Ortalama IQsu düşük, ortalama tahsili berbat bir topluma “Beynine Format At!” demek  bir noktada saçmalamaktır.

Ama o topluma, “ Tercihlerin yanlış olursa; zekan gerilediği gibi ruhun da geriler!” demek başka bir şey. Yazar bize felsefenin etkin bir iş olduğunu, bir   lüks olmadığını anlatıyor.

Kehanetler savurmuyor, hamaset yapmıyor ve komplolar kurmuyor. Basit zekâların kaçamaklarını basitçe ve ustalıkla gözler önüne seriyor. Aslında burada deha falan göstermiyor çünkü  yazarın kendisi bir Türk. Komşularında, kahvehanelerde ve hatta üniversitede   yürütülen şempanze muhabbetlerinin canlı tanığı. Yani öyle  çok da  büyük bir iş yapmış falan değil.

Evet işte sorun da burada düğümleniyor. Öncelikle… Sorunun bağlamı içinde kalıp da soruna  kuş bakışı bakabilecek kadar birikimli ve  cesur olabilmek…  Yale’de doktora yapıp da  kahveye girdiğinde, ahaliye bildikleri tarzda selâm verebilecek kadar “yerli” kalabilmek ama öte yandan kendi etinde ve kanında yerleşmiş hastalıkları cesurca teşhis edebilmek, sanırım pek kolay bir iş değil…

Kitap matematikle barışık olmayanlar için bile nispeten aydınlatıcı. Belki “matematik tercümeleri” biraz daha uzun olsa daha iyi olurmuş.

Rahat okunan bir kitap. Adı “Aptallar İçin Felsefe” de olabilirmiş.

Popülist  siyasal milliyetçilerin hiçbir işine yaramaz, onu peşinen söyleyeyim. Ama faydanın, “görünenin arkasında bir şey olduğunu” sezebilecek kadar sabırlı olanlar için gerçekten yararlı bir kitap.
Size ne okuyacağınızı ve ne anlayacağınızı söyleyemem. Ama düşüncenin zevkini ve değerini anlayacağınızı söyleyebilirim. Şahsen 11. Sınıftaki büyük kızıma hararetle önerdim. İyi okumalar.



4 Nisan 2017 Salı

Ispanağın Ellisi


“Tek millet” ama o millet Türk değil!

Çocuk var ama adı yok! Ne dersen de! Benim “ıspanak” diyesim var meselâ.

Sosyoloji falan hikâye! Tarih desen “resmî”, hiç inanılmaz!

“Hukuk” mu? Milletle hukukun ne alâkası var? Tamam hâkimler kararların altına “Türk Milleti adına” falan yazıyor ama bundan sonra onu “ıspanak illeti” adına değiştiriveririz, olur biter. Gerçi  zaten bir belediye başkanı “Türk Milleti adına ne demek lan? Tanımıyorum böyle mahkeme kararını!” deyip, kararı belediyesinin merdivenlerinde yırtıvermişti …

Ispanak olunca hiç canımız yanmayacak. Hem demiri de yüksek ya. Arada bir sulanıp, makarnalanınca  süper oluyor. Ispanaklı makarna, kömür ateşinde… Kebap gibi bir şey ya bu be!

Hem ıspanak deyince Kürtler, Lazlar, Çerkezler “ Ya bak artık memlekette Türk kalmadığına göre biz de  bu işlerden vazgeçip ıspanak oluverelim!” diyecek.

PKK “ Yahu şimdiye kadar niye düşünmedik? Boşu boşuna o kadar bebek, asker, polis, öğretmen öldürdük. Halbusam ıspanağın kıymalısına doyum olmaz!” diyerekten derhal silah bırakacak.

Andımızı da “ Ispanağım, demirliyim. Yasam küçükleri beslemek, büyükleri şey etmektir.  Ülküm beslemek, kubura gitmektir…” falan değiştirsek çocuklardaki vatanseverliğin nasıl artacağını düşünsenize!

Dilimiz zaten Türkçe dışında her şeye benziyor.  “ Ispanakça” olsa kim ne diyecek?

Hem ıspanak milli yemeğimiz. Bak gördün mü nasıl çözdük her bir şeyi?


Hazır bir de Atatürk’ün resimlerini indirip “Ataıspanak” resimleri asarsak var ya…  O kim olacak, işte o meçhul…

Not: "Zamanında türbanlı bacılar çok aşağılandı, onlara "kadıncağız" dendi, paraları yoktu, cipleri yoktu, şimdi sıra onlarda. Hep Türk oldular, şimdi egemen onlar! Seni isterlerse seni ıspanak yaparlar!" empatisini acilen bekliyorum...

3 Nisan 2017 Pazartesi

Balkanlar'dan Bir Mektup 4


Değerli  okurumuz Orhun Bey, sağ olsun ilgisini hiç eksik etmiyor.  Blogu  fikirleriyle böylesine didik didik eden bir okura sahip olduğumuz için çok şanslıyız.

Bu blogun iki belki üç işlevi var:

Birinci işlevi, yazarlarının kednilerini ifade etmelerini sağlıyor.

İkinci işlevi okurlarının düşünce dünyalarını zenginleştiriyor; eğer becerebiliyorsa...

Üçüncüsü de yeni ortaya çıktı ki o da okurlarının  etkin katılımıyla  büyümek...

Değerli okurumuzun Twitter'dan yolladığı bir yorum/mesajını yayınlamaktan memnuniyet ve  gurur duyuyorum:




"Bir Siyasi Sistem Olarak Din" yazınızı okudum.

Burada din özneleri İbrahimi dinler demişiniz.

Oradan bir saptama yapayım mı kendimce: Bu dinler dünyanın hakimleri ve bu egemenliği düpedüz bu yapılarına borçlular... Yani tekil, baskıcı ve siyasi olmalarına.

Diğer dinleri adam yerine koymamaları bundan. Mesela Budizm bizim din kitaplarında inanış değil, felsefe gibi tanıtılır. "Böyle light din mi olur kardeşim?!" algısının yansıması işte.

Yapısal ve işlevsel ayrımına gelince... Ateist arkadaşlarım -özellikle de militan olanları- bana nasıl yükleniyorlar biliyor musunuz? "Sen bu dine inanıyorsun ama her dediğini (ibadetten, yaşam kurallarına yani düpedüz şeriata uymuyorsun) yapmıyorsun!" diye...

Tanıdık geldi mi? Cübbeli Ahmet mantığı işte... Farkı şu beni dine uymamakla itham edenler, onun değil benim yanlışlığımı vurgulamak ve bundan yola çıkıp benim Tanrı konusunda da yanıldığımı ispatlamak derdindeler.

Dediğim gibi Cübbeli Ahmet mantığı...

Ben "inançta sorun yaşamıyorum; aklıma uyan kurala uyarım" desem de bir türlü "tutarsız" olmaktan kurtulamıyorum.

Yok oluşlu ve sebepsiz evren daha tutarlı çünkü!

Hasılı güzel ülkemin dincisi ile ateisti aynı kafada birleşiyor. İnançla davranış bir türlü ayrışmıyor. "Paket bu, ya hep ya hiç" gerzekliği öne çıkıyor.

Diyeceksiniz şimdi "bloga yorum atın, yorum blogun kanıdır" diye :). Valla telefondan yazıyorum, hala bilgisayar alamadım -doğruya doğru. :))


Saygılar, selamlar...

Son birşey eklesem: Yılmaz Özdil'in dünkü "dinciler Amerikancı 12 Eylül'ün sonucudur; masum solcular ve ülkücüler birbirine kırdırıldı, bak dincilik zuhur etti" zırvasına nasıl bakıyorsunuz merak ediyorum.

Sanki ülkenin genetik kodunda dincilik yokmuş, orta sağ birbirini yiyip bitirmemiş, sosyalizm bu ülkede rejim değişikliği peşinde değilmiş, Özal hiç var olmamış da 12 Eylül gelip dinciliği azdırmış.

Klasik orta sol kafası... Hiç sorumluluk almıyor.

Bizim gazımızı aldığı için de bu kafayla aynı doğrultuda yer almak zorunda kalıyoruz.

(Söylediklerim askerlerin abartılı ve anlayışsız egolarının savunusu değil, tüm tarihsel olayların -Nazım'ından, Yaşar Kemal'ine, Pkk'dan sosyalizme kadar bu düşünce yapısına kızgınlığımdır)

Buna bir eleştiri istesem?

Daha da zoru: Şu kafayı kızdırmadan dürtecek ve düşündürecek-tarafsız üsluplu- güzel bir eleştiri olsa bu?

Okurun derdi de talebi de bitmez :))

İyi geceler...


2 Nisan 2017 Pazar

SON KALE





Türkiye zorlu referandum sürecinde son düzlüğe girdi. Artık ülkenin kaderinin oylanacağı 16 Nisan günününe iki hafta kaldı. İktidar tüm gücünü ve devletin bütün imkanlarını ortaya koyuyor. Görülen her boş alan 'evet' afişleri ile doldurulmuş, her kapı çalınmış durumda..

Saldırılacak tüm yel değirmenlerine saldırıldı, iftiralar, yalanlar havalarda uçuşuyor. Muhalefet yapan her kim varsa sözlü ya da fiili tacize gün geçmiyor ki uğramasın.

Peki, biz ne yapacağız?
Son Kalesi, bu vatan olanlar?

Halkın sağ duyusuna inanmalı mıyız? Son on beş yıldır, yaşadıklarımız bu konuda yazık ki hiç ümit vermiyor. Cumhuriyet 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edildi; Mustafa Kemal Atatürk'ün 10 Kasım 1938 tarihinde vefatına kadar geçen süre 15 yıl..Atatürk, bu on beş yılda tüm yokluklardan yeni bir devlet ve kurumlarını kurarken onlarca devrim de yaptı. Çağdaş, geleceğe umutla bakan, saygın bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurdu. On beş sene de kurulan devlet aygıtı,15 beş senede nasıl yok edilir hep beraber izledik ve 16 Nisanda da hep beraber ya son noktayı koyacağız ya da Osman Paşa gibi, İsmet Paşa gibi, Kazım Karabekir gibi, Mustafa Kemal gibi kanımızın gücümüzün son noktasına kadar anlatacağız, çabalayacağız, yılmayacağız, direneceğiz...




1 Nisan 2017 Cumartesi

Bir Siyasi Sistem Olarak Din


Doğru Bir Şeriat Devleti Mümkün Müdür?

Dinci bir  partinin iktidara gelmesinden sonra Türkiye’de “Doğru din- yanlış din” tartışması başladı.

“Aslında İslâm bu değil! İslâm barış dinidir. Dinciler dinin ruhuna aykırı hareket ediyor!” tarzı  iyi niyetli itirazlar gün geçmiyor ki işitilmesin.

Bütün bu tartışmalarda gözden kaçırılan nokta dinin özü ya da doğası.

Dinin biri yapısal diğeri işlevsel olmak üzere ki temeli var.

Yapısal temeli de şu dört unsura dayanıyor:
1 – Kitap
2- Peygamber
3-  Şeriat
4- Kilise( İbadethane)/Ruhban

İşlevsel temeli ise kesin bir inanç. Kesin bir inancı kullanmaksızın hiçbir din ayakta kalamaz.

Herhangi bir inanç herhangi bir grup insan arasında paylaşılabilir. Bu inanç o insanlara ortak bir değer ve mensubiyet şuuru sağlayabilir ama onları bağlayıcı bir hareket tarzı sunamaz. Meselâ Budistler canlılara zarar vermemek konusunda ortak bir değeri paylaşırlar ama ne giyip ne giymemeleri gerektiği konusunda buyurgan bir kod paylaşmazlar.

Oysa dinler, insanların hareket tarzlarıyla ilgili olarak kaynağı ve  hikmeti tartışmasız birer emirler dizgesi olarak aramızda yaşatılırlar.

Dinler sadece yapılmaması gerekenlerin sınırlarınız çizmekle kalmaz, pozitif ve buyurgan  olarak yapılması gerekenleri de ayrıntılı şekilde emrederler. Bu açıdan dinler özlerinde kendi başlarına  buyurgan ve egemen kurumlardır. Bu yüzdendir ki siyasal olmayan bir din diye bir şey yoktur. İnsanlara gerek edilgen gerekse etken temelde  eylemler va’z eden dahası dayatan bir sistemin siyasi olmadığını söylemek saçmadır.
Dinin  yapısal  temellerinden kitap ve peygamber   eylemlerin genel ilkeleri hakkında emirler verirken şeriat ve kilise/ruhban  bölümleri ise emirlerin güncel ayrıntılarıyla ilgilenerek “her zaman ve her mümin için” gereken güncel  emirler dizgesini oluşturmağa çalışır.

Şunu da belirtmek gerekir ki dinin peygamber ve kitap bölümlerinin  tarihi, mantıksal, etik incelemeleri ve tahlilleri bunların dinin bize bahsettikleri gibi olmayabilecekleri yönünde ciddi şüpheler yaratmaktadır.

Çünkü “Hak din” denen dört dinin peygamberlerinin nedense  hep İbrani soyundan olması ki Hz. Muhammet  de Hz. İbrahim'le bağlandığından  en nihayetinde İbrani kültürel soyunun devamcısıdır, kutsal kitapların nedense hep İbrani krallarının iktidar mücadeleleriyle ilgili olması, Arap yaşantısının sorunlarının evrensel bir din için neden ölçü olması gerektiği gibi konular kitap ve peygamber unsurlarının “ilâhî”liğine gölge düşürüyor.

Dinin  şeriat ve kilise/ruhban bölümleri ise kitap ve peygamberin sahip olduğu  ilahilik sıfatına sahip olamadıkları halde onlar kadar dokunulmaz olmuş insan yapısı kurumlar. Bu kurumlardan şeriat iâhî olduğu düşünülen  “aksiyomatik söylemlerden”  aynı ölçüde dokunulmaz insani yorumlar üretmek işinden ibaret. Şeriatın bir mantığı var mı? Aslında şeriat, “Ben Allah olsam, uzmanın fikirleri hakkında şöyle şöyle derdim!” demekten ibaret.  Bununla ne demek istiyoruz? Ulema diye danıştığınız insanlar size herhangi bir konuda cevap verirken kuvvetle muhtemeldir ki din dışı uzmanların fayda/zarar ölçümlerine göre cevap vereceklerdir. “ Diş dolgusu, diş hekimince gerekli görülürse zarurettir!” demekle “Faydalıysa yap!” demek arasında fark yoktur. Oysa insanlara “Allah katından bir  onay” sunduğunuzda onların eylemleriyle ilgili ahlaki endişelerini büyük ölçüde  gidermiş olursunuz ki dinin ahlâkı ve idraki  uyuşturması işte insanlara verdiği “ ilâhi makam onayı” güvencesinden kaynaklanır.

Peki ama bunlar kendi başlarına işe yaramazlar. Onların işlevsel kılacak olan şey nedir? Onları işlevsel kılacak enerj kaynağı insanları kesin inançlarıdır. Peki ama insanlar neden kesin bir şekilde inanmak ihtiyacı duyarlar? Bir şey  kesinlikle inanmak onun hakkında sürekli akıl kullanımından vazgeçmek demektir. İnsanlar  bazı şeyler hakkında akıllarını kullanmaktan iki sebepten vazgeçerler.

Bu sebeplerden biri  tembellik, diğeri  kalıcı kötülükleridir.

Bir şey hakkında düşünmemek insanları rahatlatır.  Varlığı ve özü hakkında düşünmediğimiz şeylerin ya yok olduklarını ya da bize zarar vermeyeceklerini düşünmek eğilimindeyizdir.

İkinci sebep dinlerin tahripkârlığının ana sebebidir: Kalıcı kötülüğümüz. Buna yapısal kötülük de diyebiliriz.

İnsan olarak içimizde biraz kötülük de taşırız. Ve fakat kötülüğün sürekli ve yaygın bir hale gelmesinin soyumuzun sonunu getireceğini sezdiğimiz için kötülük yapmamak konusunda yaygın bir uzlaşma sergileriz. Bunu yaparken de eylemlerimizi sürekli vicdanımızın terazisinde tartarız. Bu tartma işi kişinin kendi aklının sorumluluğundadır.

Kişi, aklının sorumluluğunu ulemaya( şeriat) ve kiliseye( ruhbana) devrettiğinde vicdani ve akılcı sorumluluğundan, dolayısıyla yükünden de kurtulduğunu sanır.

İşe böylesi bir kurumun toplum hayatına resmi ve kanuni yollardan etki etmesine izin verdiğimizde devlet eliyle bir canavarlar ordusu yaratmış oluruz.

Bu bize şunu göstermektedir ki “doğru din” diye bir şey yoktur. Çünkü biz her ne kadar bir ahlâk kaynağı olarak görsek de din kurumunun ahlâk üretici bir motivasyonu ve amacı yoktur.

Din, insanların, Tanrı inancını bağlamından çıkararak ve istismar ederek oluşturdukları tamamen dünyevi bir siyasal sistemdir. Dolayısıyla ne ahlâkta ne de siyasette bir makbullük ölçüsü olabilir. Doğru bir şeriat devleti diye bir şey yoktur; çünkü “zararsız din” diye bir şey yoktur.






Evet Mi Hayır Mı?

 Sigortasız Kaçak Elektrik Kullansak Mı Kullanmasak Mı?
Bu konu pek muhataralı. Yazıp çizmek bile insanı ürkütüyor. Ama gelin görün ki yarın bir gün torunlar sorduğunda verecek bir cevabımız olmalı.
Çok kısa geçeceğim çünkü aslında yapılmak istenen değişiklikler de çok kısa.

Anayasanın on sekiz maddesi değiştiriliyor. Ahaliye soruluyor: “ Maddeler hakkında bilginiz var mı?” diye; evetçiler arasındaki  yaygın cevap: “Bilmeme gerek yok!”

O halde acizane anlayışıma göre  yorumlayayım:

Anayasanın amacı ve anlamı, bir ülkenin egemenlik  alanını ve şeklini tanımlamak ayrıca  egemenin işlerine hukuka dayalı belli sınırlar getirmek. Egemenliği seçilmişler ve atanmışlar eliyle kullandığımıza göre bunların, bizime gemenliğimizi kötüye kullanmasının bir şekilde engellenmesi  gerekiyor.

Bu açıdan anayasa bir elektrik sigortası işlevi görüyor. Birilerinin iktidar manisi kabarıp da  egemenliği  sömürmeğe falan kalkarsa anayasa onlara “Dur!” diyor. Bu açıdan Anayasa  yaptırımsız bir uzlaşı metni falan değil. Anayasa maddelerine aykırı davranmak alenen suç!

Gelelim değişikliklerin ruhuna!
 Aslında değişikliklerin bir ruhu falan yok. Değişikliklerin özü şu: “Yahu  yapılacak işler için bu kadar kanuna, bu kadar denetime falan ne gerek var?İlgili kanunlar, yasama  denetiminde, meclis kararıyla" gibi ifadeleri toptan kaldırıp yerine “  Cumhurbaşkanı tarafındanibaresini yerleştirirsek kesintisiz bir egemenlik akımı elde ederiz!" Deniyor. Eh ne de olsa cumhurbaşkanını millet seçtiğine göre cumhurbaşkanının iradesi halkın iradesi olmuyor mu?

Sorun şu: İşlerin yapılma şekline dair konulan bütün kayıtlar, amillerin  birkaç defa düşünerek ve denetlenerek hareket etmesi gerektiği düşünülerek konulmuş. Oysa getirilen değişiklikler diyor ki: “Bir şey yapılacaksa cumhurbaşkanı yapar!” Yani aslında  meclisinde  hükümetin de bir anlamı yok. Doğru ve seçilmiş bir tek cumhurbaşkanı seçmek varken neden o kadar çok milletvkili seçmekle uğraşalım ki?

Kısa kesiyorum:  Yapılmak istenen şey evde hem kaynak makinesi hem buzdolabı çalıştırabilmek için sigortaların kaldırılmasından ibaret. İyi hoş da gelen  fazla akım evi yakarsa ne yapacağız? Onun cevabı yok.

Not: "Sen bu halkı aptal mı sanıyorsun? Elitist, empati yoksunu, halk düşmanı! Türban takanlara biraz empati göstersene! Onlar ne derse o olur!" eleştirilerini hemen bekliyorum...