23 Haziran 2015 Salı

Uluslaşma ve Uygarlaşma II

Uluslaşma ve Uygarlaşma  II
Bu bize şunu göstermişti ki bazı davranışların, kınanarak bazılarının ise ciddi şekilde kısıtlanarak tekrarlanmalarının ve yaygınlaşmalarının önüne geçmek gerekiyordu.

Bu bir kere sağlandı mı artık insanlar kendilerini savunmak zorunda kalmadan üretebilecekti. Uygarlık, insanın hayvanca  bir yaşayıştan kurtulmasının  adıydı.

Bazı topluluklar kötü davranışları  yasaklamakta diğerlerinden daha başarılı oldular.  Onlar aynı zamanda  işin, sadece kötü davranışları yasaklamaktan ibaret olmadığını fark ettiler. O kadarını kabileler de yapabiliyordu. İş insanlara neyin neden iyi ve neden kötü sayılması gerektiğini açıklayabilecek  ve  bu ihtiyacı  sürekli giderebilecek kurumlar  sağlamaktı.

Peki buna neden ihtiyaç duyulmuştu?

İnsanlar belki savunma ihtiyaçlarını başkasının üstüne yıkarak artık üretime daha fazla zaman ayırabiliyordu ama  sağlanan bu güven ortamı kısa zamanda başkalarının da ilgisini çekecek ve nüfuz artacaktı. Artan nüfus ihtiyaç  miktarını arttırdığı gibi ihtiyaç kalemlerini de arttırdı. Bu da daha önce olmayan pek şeyin üretilmesi gereğini ortaya çıkarıyordu.

Bu durum iki şeyi ortaya çıkardı:
Birincisi ihtiyaçların her biri için ayrı birer iş kolunun  yaratılması ihtiyacını

İkincisi de Bu iş kollarının kesintisiz bir güvenceyle birlikte çalışabilmesi ihtiyacını.

Birincisinden iş bölümü doğarken ikincisinden üretim araçları doğdu.

Ve bu ikisi de ancak ve yalnız  insan eylemleriyle ilgili  daha kapsamlı düşünen, ilkeli toplumlarda meydana geldi, yani uygar toplumlarda.

Peki ama bu yine de “kimliksiz” insanlar arasında gerçekleşemez miydi?

Eğer dilsiz ve göreneksiz olabilseydik bu gerçekleşebilirdi. Oysa insan toplumları yasaklanan kötü eylemlerin bilgisi ve kuşaktan kuşağa görgü ile aktarılan makbul davranışların bilgisi ile var oluyordu.

Bu şu anlama geliyordu: İnsanların bir arada  gönül rızasıyla  bulunması için  herkes için ve her zaman geçerli kurallar keşfetmekte daha başarılı olan ve bunları da gelecek kuşaklara aktarmakta daha başarılı olan topluluklar insanlar için daha cazip bir hale geldi.

Kabile reisinin emirlerinin ve büyücülerin esrarengiz inançlarının elinde savrulan insanlar bir kez akılla tartılabilen fayda düşüncesine dayanan kurallarla karşılaştıklarında artık bu kuralları keşfeden topluluklara  katılmayı tercih ettiler.

Ve en nihayetinde insanlar, kokusunu ve dokusunu  tanıdıkları insanlardan ayrılarak kurallarla birbirlerine bağlanan ve bunun yarattığı üstünlükten gurur duyan insanlarla daha büyük  bir beraberliğin parçası oldular.

Bu büyük beraberliğin dilini öğrendiler. O büyük beraberliği var eden kuralları ve değerleri benimsediler. Varlıklarını o beraberliğin varlığına bağladılar. Böylece herkes için her zaman geçerli kurallar keşfeden topluluklar, toplumları meydana getirirlerken, yaygınlaşan dilleri, büyüyen ve dönüştürücü bir güç kazanan kültürleri ve büyük bir miras meydana getiren tarihi birikimleriyle birer ulus oldular.




21 Haziran 2015 Pazar

Uluslaşma Ve Uygarlaşma I


Kiminle konuşsanız “ Kim olursa olsun, insanların  insanca yaşadığı bir ülke istiyorum!”  temennisini şimdilerde sıkça duyar olduk.

Bu temenni, Atatürk’ün bize  gösterdiği “çağdaş uygarlık” hedefinin  benimsendiğinin kanıtı ve bu açıdan kesinlikle çok sevindirici.

Mesele “insanın nasıl insanca yaşatılacağında”  düğümleniyor.

Aşırı olmayan, enternasyonalist eğilimli fakat buna karşılık Atatürk mirasını da reddedemeyen ana akım sol seçmen düzeyinde konu nasıl anlaşılıyor?

Enternasyonalist eğlim, insanların insan oldukları için eşit sayılmaları gerektiğini ,dolayısıyla bütün kimliklenmelerin, özünde ayrımcılığı ve ötekileştirmeyi getirmekten dolayı “insanlık dışı” sayılması gerektiğini savunuyor.

Buna karşılık  Marksist/Leninist  kampın Stalinist yorumuna dayalı geliştirilen “ezilen halklar” söylemiyle  “kimliklenmenin”, ancak ezilen halkların hakkı olduğu düşünülüyor. Lenin’in,  “Milliyetçilik azınlıklar için devrimcilik, çoğunluklar için faşizmdir!” safsatası ana akımın, kimliklenmeyle ilgili   düşünsel temelini oluşturuyor.

Sosyalizmin temelinde insanlara  “kolektif doğruların gücüyle” güven ve mutluluk getirmek hayali yatıyor.

Keza liberalizmde özellikle liberteryen okul “gerekli bir kötülük” olarak adlandırdığı devleti, asgari emniyet/zorlama müdahalesi ve âzamî  adalet duyarlılığı ihtiyacından dolayı olumluyor.

Her iki ideolojide de siyasi bir birliğin parçası olan insanların mutluluklarının, onların haklarının teminat altına alınmasıyla sağlandığı düşünülüyor.

Sosyalizm hakları, birey esaslı anlamlandıramadığı içindir ki daha en başta bireysel iradelerin ve akıl  yürütmelerin atomize evreninde derhal çürümeye başlıyor.
 Liberalizm ise hukuk dayanağının metodolojik birey olduğunu keşfetmesiyle çağdaş demokrasilerin “hukuk devleti” idealine ışık tutuyor. Çağdaş demokrasilerdeki  kasıtlı veya kasıtsız yanlış uygulamalar, düzeltmelerin gene de bu ilkelere dayanarak yapılmasından dolayı  kuramı yanlışlamıyor.

O halde insanın insanca yaşadığı bir devletin nasıl olması gerektiğine dair kabaca bir  yaklaşım geliştirmemiz gerekiyor.

Herkesin “insanca” yaşadığı bir devlet, insanların kimliklerine bakılmaksızın zorbalıktan korunduğu, anlaşmazlıkların gene kimliklere, mensubiyetlere bakılmaksızın ayrımsız şekilde giderileceğine dair bir  güvencenin sağlandığı  devlettir ki bunun diğer adı “hukuk devletidir.”

O halde çözüm belli olmalıdır. Bir ülkede yaşayan insanları, hiçbir kimlikle tanımazsak, onları sadece insan oldukları için korumuş oluruz.

Ne yazık ki dünyada “bu işler öyle olmamaktadır.”

Peki gerçek dünyada işler nasıl yürür?

Her şeyden önce birilerinin adalet ve emniyet sağlayacağına  dair bir güven içimizde oluşmalıdır. Peki bu güveni herkes için hissedebilir miyiz? Söylediklerinden hiçbir şey anlamadığımız bir insanın iyi niyetine sığınabilir miyiz? Elbette sığınamayız. Ne zamanki o yabancının dilini ve  geleneklerini öğrenir ve bunlara taabi olmaya başlarız ancak o zaman o yabancı bizim için “güvenilir” biri haline gelebilir.

Bu noktada  biraz duraklayıp uygarlığa bakmalıyız belki de.

Freud uygarlığın, insanlığın doğal güdülerinin sınırlanmasıyla ortaya çıktığını düşünüyordu. Eğer güdülerimize hiçbir sınırlama getirmeseydik kendi türümüzü kısa zamanda  yok ederdik.

Peki ama kendi kendimizi yok etmemizi gerçekten ve sürekli  engelleyecek şey  bir  düzeni nasıl kurabilirdik?

 ( Okurlarımız yazıların uzunluğundan şikâyet etti. Uzun yazıları okunurluğu arttırmak için bölüm bölüm yayınlayacağız...)

18 Haziran 2015 Perşembe

Milliyetçilik Aşırılık Mıdır?


Türkiye'nin en yakıcı  sorunu  sanırım Kürt etnik terörü.
Bu sorun tartışılırken başlarda konuya müdahil olan liberaller,  Balkanların elimizden çıkmasının sebebinin Türkçülük olduğunu iddia ediyorlardı. Oysa Türkçülük tam da bunun aksine tepkisel bir duygu olarak Balkan faciasından sonra ortaya çıkmıştı.

Yani Sırplar, Bulgarlar, Yunanlılar Mehmetçik'e silâh çektiklerinde; henüz Türk olduğumuzu pek de düşünmüyorduk.
Dinci ve etnik bölücülüğün maşası  liberaller, milliyetçiliğin bir aşırılık olduğunu topluma büyük ölçüde kabul ettirdiler.

Milliyetçi duygularına rağmen sol eğilimli "ulusalcılar" dahi "milliyetçi"  sayılmamayı tercih ettiler.
Milliyetçilik, etnik Kürtçü hainlerce faşizm, İhvancı  AKPli çoğunluk için ırkçılık ve kavmiyetçilik olarak duyuruldu. Hali hazırda sosyal  paylaşımlarda, yerleşik ve neredeyse yıkılmaz bir milliyetçilik karşıtı önyargı karşınıza derhal çıkıyor.

Milliyetçilik karşıtlarındaki  milletin tabiatına dair  yaygın bir cehalet bu önyargıyı besliyor.
Hangi insan  beraberliklerinin bir "millet" sayılabileceğine dair bir  bilgileri yok.  Buna ek olarak "mensubiyet duygularının" oluşma biçimiyle toplumsal gelişmişlik arasındaki ilgiden de habersizler.
Burada bu "hümanistlerin"  solun "halklar" söyleminden etkilendiğini  hemen görebiliyoruz.
Çünkü sol "pratik" için bahsi geçen  insan beraberliklerinin hangi seviyede  olduklarının bir önemi yok.
Zamanın Bolşevik diktası için oluşturulmuş bir  terminoloji bugün insanlığın evrensel ilkeleri gibi sunulup duruyor.
Bu terminolojinin içeriği ayrı bir tartışma konusu ama düşünme şeklindeki sakatlık daha ilk bakışta ortaya çıkıyor.
Bu aynen sağlıklı gözlerin görüşünü gözlükle bulandırmaya benziyor.
Çünkü "sol sözde hümanizm"  insanları, gökten öylece  inivermiş, sebep sonuç ilişkilerinden bağımsız "halk yığınları" olarak görüyor.

Bunun sonucunda da bütün "halklara eşit bakmak iddiasını" ortaya atıyor.
Burada sorun, sosyalizmin "halklara" nasıl baktığı değil; "halkların" birbirlerine nasıl baktıkları.
İş bu seviyeye indiğinde sosyalizmin söyleyecek hiç bir sözü kalmıyor. Çünkü o zaten "halklar" dediği beraberliklerin oluşumundaki rızayı ve kültürel biçimlenmeyi hiç bilmiyor.
Bu neye sebep oluyor? Bu bilgisizlik, Pigmelerle, Fransızlar, Hotantolularla İngilizler, Ermenilerle Türkler arasındaki  toplumsal gelişmişlik  farkının yarattığı davranışsal sonuçları idrak edememeye sebep oluyor.

Dünyayı ancak yaşadığı sınırlı coğrafyadan ayrılmamakla anlayabilen ulusa altı topluluklarla  dünyaya yayılmayı amaç edinip yoğun kültürel etkileşimlere girip zenginleşen ve kural altında beraberlik oluşturma  becerisi kazanmış  toplumlar (uluslar) arasındaki  kavrayış farkını,  "enternasyonalist hümanistler" olarak sosyalistler ve liberaller maalesef anlayamıyor.
Her mensubiyet duygusu bir dışlamayı da beraberinde getirir.
Mesele bu dışlama davranışının  ortaya çıkma şekli ve çapıdır.
Milliyetçilik genel bir mensubiyet şuuru olarak düşünüldüğünden, insanların mensubiyet şuurundan kurtulduğunda, hiç kimseyi dışlamayacağı  sanısı gülünesi bir saflıkla  düşünce dünyamızı işgal ediyor.
Milliyetçilik yalnızca milletlere özgü bir mensubiyet bilincidir. Uluslaşamamış/milletleşememiş toplulukların "milliyetçiliği"  yoktur. Onların mensubiyet duyguları, aşiretçilik, kabilecilik veya kavmiyetçiliktir.
Milletleşememiş topluluklarda mensubiyet bilinci ,doğrudan doğruya bir aileye üye olmakla ilgilidir. Bir Kürt'ün Kürtlüğü aşiretinden gelir. Aşiretsiz Kürt yoktur. Aşiret duygusunu aşabilmiş hiç bir Kürt de yoktur.

Ermeniler  için Ermeni doğmak dışında bir şans yoktur.
Sırplar Balkanların vahşi Slav kabilesi olarak vardır.
Bu "etnik topluluklar" asla uluslaşamamış ve uluslaşamayacak "ara toplumlar" dır.(Ertürk)
Bahsedilen toplulukların bir kaç özelliği ortaktır.

Bunlar sınırlı coğrafyalarda yaşamış, bu yüzden asla büyük nüfuslara ulaşamamış topluluklardır.
Bu topluluklar bu yüzden de rızayı  gözeten ve adalete dayanan  bir kural beraberliği de oluşturamamıştır ve oluşturamayacaktır.
Peki bu ara  ulusaltı "ara toplumların" dünyaya bakışları nasıldır?
Bu topluluklar için dünya kendi kabilelerinden ibarettir. Kabilelerinin varlığı, ancak genetik saflığı korumakla mümkündür.
Bu bakıştan dolayı beraberliklerinde aile üyeliği, kan bağı rızanın üstünde ve kesin emredici bir ölçü olarak hayatlarına hükmeder.

Ulusaltı topluluklar, kültürel etkileşim açısından fakir olduklarından  beraberlikleri yoğun bir yabancı korkusuna dayanır. Bu korku onları şiddet uygulamaya iter. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Kürt nüfusunun Ortadoğu'nun diğer ülkelerine göre bu denli fazla olması elbette doğum oranıyla açıklanabilir ama diğer ve asıl açıklayıcı etken ise   Kürt saldırganlığının, bölgede "kuşatılmış" olarak yaşayan bazı Türkmen obalarında yarattığı asimilasyondur.
Ulusaltı toplulukların sınırlılığı bu toplulukların mensuplarında ciddi bir kompleks yaratır. Karşılarında kendilerinin havsalasına sığmayan bir dünyanın farkına varan kapalı toplumlar dünya ile ilişkilerini "kaç ya da öl" tepkisi düzeyinde oluştururlar.
Bu yüzden de kurala  dayalı bir beraberlik oluşturmak için savaşmak ve bu uğurda büyüyüp devletleşmek idealinden yoksundurlar..

Bu da ulusaltı topluluklarda beraberliğin başkasına düşmanlıkla şekillenmesine yol açar.
"Dünyanın geri kalanın" topyekûn düşman sayılmasıyla  var olabilmek hâli , etkileşimi ortadan kaldırdığı gibi kural oluşturabilmek yeteneğini de yok eder.
Şüphesiz uluslararası ilişkilerde dar bir çerçeve dışında örtülü bir mücadele söz konusudur amma ve lâkin uluslar kendilerini düşmanlarıyla tanımlamaz, tarihi birikimleriyle tanımlar. Milliyetçilik,  milletleşmenin getirdiği bütün soyut  değerler takımını sahiplenmek ve bu değerleri geliştirmeyi millet mensubiyetinin şartı saymaktır

Bu yüzdendir ki uluslar/milletler için düşmanlık belirleyici değildir.
Bu ne anlama gelir?
Bu, ulusaltı toplulukların mensubiyet şuurunun insandan ziyade hayvan sürülerinin güdülerine benzediği anlamına gelir.  İşte asıl aşırılık budur. Bu aşırılıkla hukuk birliğini sağlayan ulusal egemenlik bir arada bulunamaz ve bulunmamalıdır.
 Milletleşmenin  medenileşmeyle ilgisi anlaşılmaksızın milliyetçiliği doğru anlamak mümkün değildir. İnsan topluluklarını belli bir kural  idealinde birleştiren ve onlara ortak bir kimlik kazandıran ulus/millet yapısının doğal  mensubiyet bilinci milliyetçiliktir. Bu bilinç  bir aşırılık değildir. İnsanların milletlerini inkâr etmeleri onları " daha insan" yapmaz; yalnızca onları körleştirir, köksüzleştirir.





15 Haziran 2015 Pazartesi

Türkçülük Şehirliliktir


Türk milliyetçileri arasında "Türkçüler" hep egzantrik insanlar olarak bilinir.

Türk milliyetçisi dendiğinde akla gelen ilk tip MHPlidir.  MHP dışında Türk milliyetçisi olmak ne caizdir ne de makbul.

Şu günlerde Merhum Atsız'ın  "Basılmayan Makaleleri'ni" okuyorum.

Oğlu Buğra Atsız'ın yazdığı önsözünde değindiği "işgüzarlığın" ve "düzelticiliğin" Türk  Milleti'ne ne kadar zaman ve moral kaybettirdiğini de  böylece görüyorum.

Lâfı çok fazla dolandırmaya gerek yok.

"Türk Milliyetçilerinin" Türkçü olmaktan imtina etmeleri  iki sebebe dayanıyor.

Bunlardan birincisi Türkçülüğün "milliyetçilik" sıfatıyla siyasi bir zeminde yaygınlaştırılması arzusu.

Bu arzuya bağlı olarak da "Müslüman" kesimleri de içine alacak ve "ümmetle" sık sık beraber kullanılan "millet " kavramı çerçevesinde dini bir mutabakat zemini sağlamak.
İkisi de başarısız olmuştur.

Çünkü "siyaseti", halka bir şeyler vaat etmek ve halka yaranmak olarak ele alan tipik sağ  taşra siyaset anlayışıyla genel anlamda sağda, "Türk'e dair" bir hassasiyet geliştirilememiştir. Ancak zamanın soğuk savaş  gerilimi içinde "Antikomünist" ve şekilsiz bir beraberlik tesis edilebilmiştir ki bu da zaten '80ihtilalinden sonra dağıldı.

Zamanla "Türk için" düşünmek yerine "Müslüman için" düşünmek alışkanlığına "milliyetçilik" denmeye başlamış  Türk milliyetçiliği de içinde herhangi bir "din dışı unsur barındırmamak" kaydıyla kerhen kabul görmüştür.
Şurası bir gerçek ki Anadolu'dan Türk adının silinmesi için  el birliğiyle uğraşılırken  buna karşı duran tek parti MHP! Bunu kimse inkâr edemiyor. Sorun şu: MHP siyasetini o denli din eksenli yürüttü ki bu gün Türk adını anmanın aslında rkçılık olmadığına insanları ikna edebilmek için  uğraşıp duruyor.

İşin tuhafı Türk ülkelerinin bağımsız olduğu dünden bu yana  hâlâ Türk'ü "Müslüman Arap'ın Orta Asyalısı" sanan dinci zihniyet MHP  içinde egemen!

Bu cehaletin ötesinde , Nurcuların temizlendiği iddia edilse dahi, "siyasi milliyetçilikteki" şeriatçı ana akım düşünüşün ve bunları besleyen Nakşibendi etkisinin temizlenip temizlenmediği hâlâ meçhul.

Her şeyden önce Türkçülüğün terk edilip de yerine ümmetçilikle uzlaşmacı "milliyetçiliğin" getirildiği MHP 1969 Kurultay'ından sonra "milliyetçiliğin", Türk Milleti'ne ne gibi bir kalıcı fikri eser bıraktığına bakmalıyız.

Milliyetçi bir takım aydınların ilmi eserleri konu dışıdır, çünkü çoğu zaten akademisyendir ve profesyonel malumat biriktiricileridir.

Bunun ötesinde  Türk kültür tarihinde iz bırakabilecek kaç yaratıcı zekâ vardır? Neredeyse yok gibidir.  "Işınsu" ismini Müslümanca bulmayıp da başına "Emine" ön ismini ekleyen,  vefatından  sonra Coşkun Karakaya'nın adını bile anmayan, Atsız'a hâlâ dinsiz gözüyle bakan bir  camianın herhangi bir medeniyet üretmesini beklemek de  fuzuli olurdu.

Peki ama bu yüzeysellik nereden kaynaklanıyordu?

Bunun kaynağı köylülüktü.

Bazı akademisyenler titrlerinin ağırlığıyla konuyu ıskalamaya çalışsalar da durum budur.
 Atatürk'ün ve Türkçü aydınların köye yönelme gayretlerine rağmen durum budur.

Çünkü onların devirlerinde, köy, yabancı etkilere nispeten kapalı kalmış ve milli kültür mirasının en el değmemiş biçimiyle saklandığı temiz su kaynakları gibidir. Bu yüzden, Türkçü aydınların bu kaynakları övmeleri ve korumak istemeleri doğaldır.

 Amma ve lâkin bu kapalılık aynı zamanda   medeniyetin teknolojik ilerlemesine uymayan bir yaşam tarzıydı.

Batıda insanlar seri üretime göre  günlük ritimlerini ayarlarken, seri üretimin getirdiği  iş bölümü ve  işbirliğinin  yarattığı bireysel tercihler öne çıkarken "köy toplumunda" bu değerlerin hiç biri yoktu.
Dahası köy toplumunun kapalı yapısı  din adamlarınca sürekli berkitiliyor ve kutsanıyordu.

Böylece köy insanı için "ümmet" aynen kendi köyündeki gibi yaşayan, dışa kapalı ve aynılaşmış bir kitle olarak  ortaya çıkıyordu.

Bu hal  Türk sinemasında, bileğine kuvvetli  köy kökenli erkeğin, şehirli kadına " Evinin kadını, çocuklarının anası olmayı" sevdirmesi ile  anlatılıyordu. Aynı filmlerde şehirli ve bireyci kızlar genellikle kahpe, namussuz, fesat insanlar olarak tiplendiriliyordu.

Dikkat edilirse "milliyetçi camianın" kadına bakışı bu köylülüğün ta kendisidir.   Hiç bir siyasi etkinliğe karısını götürmeyen,  karısından siyasi bir bilinçlenme beklemeyen, onun ancak çocuklarını büyütüp evini temizlemesini bekleyen köylü erkeği, "yeterince dini"  görünen, köydeki cemaat yapısına benzeyen ve bu yapıyla da erkek erkeğe bir asgari sosyalleşme ortamı sağlayan, bunun ötesinde devlet  kaynaklarını kullanma imkânlarını sağlayan "milliyetçi siyaseti" kendine yakın bulmuştur.

Sorun  şudur ki Türk köylü erkeği  için bundan daha iyi bir seçenek olarak MNP ve sonraki dinci partiler ortaya çıkmış ve MHP'nin dindarlığı kötü bir şeriatçılık taklitçiliğinden öteye gidememiştir.
Bazı akademisyenlerin sandıkları gibi mesele Türkçü aydınların köye bakışları değildir, köyün Türkçülüğe ve  Türkleşme bilincine bakışıdır.

MHP'nin köycü söylemlerinin Türk köylüsü üzerinde muhtemel iki yankısı olmuştur. Köylü, MHP'yi seçmekle ne kazanacağına ve bundan sonra da onun ne kadar dindar olduğuyla ilgilenmiştir. Köy topluluğunun Atatürk'ün köyle ilgili yüce  fikirleriyle  bir ilgisi yoktur.

Çünkü köy, ancak geçimini sağlamaya çalışan ve toplumlaşabilmek için gerekli soyut kuralları da ancak dinden devşirebilen bu yüzden de bu güne kadar öğretmenlerce aydınlatılamayan ama imamlarca güdülen bir  sürü olarak yaşamıştır.
Bu yapısını da şehirde aynen sürdürmüştür. Kenar mahalleler, köy  kalıbından çıkamamış  kapalı toplumun,  şehir içindeki kistleşmiş halidirler. O kistin içinde belli bir zaman şehir hayatına katılan  köylü erkeği hayatını gene de egemen köy  değerleri üzerinden yaşar. 

Köylü, şehirli uyumsuzluğunda, "kuşak çatışması", Türk sinemasının sevdiği temalardan bir başkasıdır. Köylü erkeği, iş bulan çocuklarının şehirle bütünleşmesini , ahlâka aykırı sayar ve bunu engellemeye çalışır. Ona göre şehirli kızlar "serbest cinsel ilişki " peşinde koşan ahlâksızlık timsalleridir. Son dönem dinci iktidar partisinin, kendi seçmeninde, "muhalefetin seks düşkünü" olduğuna dair yaratmaya çalıştığı izlenim, muhalif partilerin önce gelenlerine karşı yoğun cinsel içerikli şantaj politikası bu köylü zihniyetinin şehirdeki hastalıklı büyümesinin sonucudur.

Köylülüğün kadın  üzerindeki dindar baskısı  "milliyetçiler" arasında da hemen hemen değişmeksizin devam etmişse bunun sebebi,  milliyetçiliği "köye göre şekillendirmek"  popülizminin milliyetçiler arasında  yerleşmiş olmasıdır.

Türkçülük,  bir kabilenin bakışı veya mensubiyet şuuru değildir.
Türkçülük, en başta dünyaya Türk olarak bakmaktır!
Türkçü için ümmetin  kalanının, neye, nasıl baktığının bir önemi yoktur!
Türkçülük evrensel bir adalet sağlanacaksa bunun Türk  eliyle sağlanacağını düşünmek, buna inanmaktır.

Bu söylenenlere inanmayanlarımız mutlaka çıkacaktır. Ne yazık ki onlar da bahsedilen adaleti ve mutluluğu başka uluslardan beklemekte ve bunu göremedikleri zaman da onları "emperyalist" diye suçlamaktadır.
Türkçülük Türklüğün başka ulusların müsaadesine veya himmetine muhtaç olmadığını bilmektir.
Bu da ancak "Türk" denen dev toplumsal yapının ,  ideolojiler üstü ve din üstü  bir bakışla gerçekçi ve akılcı bir şekilde anlaşılmasıyla mümkün olabilir.

Hayatını değişmeyen ilmihal bilgilerine göre yaşayan ve bunun dışında, etkileşimi varlığının düşmanı sayan köylü bilinciyle  bu anlayışa ulaşmak imkânsızdır.
İşte bu yüzden Türkçülük şehirli bir tavırdır, şehirliliktir.












3 Haziran 2015 Çarşamba

Şeriatçılığa Takılan Ülkü Maskesi


“Ülkücü” camianın sevilen   yazarlarından biri, “Davamız, İslâm ahlâkına dayanan bir cemiyet düzeni kurmaktır.” demiş.

Neresini nasıl düzelteceğimize bir bakalım istedim.



Çünkü bu cümle, Türk milliyetçiliğini doğrudan doğruya şeriatçılık, faşizm  gibi şiddet ve baskı düşüncelerine kaydırmak mantığının çarpıcı bir özeti.

Öncelikle kadim bir Türk “ülküsü” vardır. Bu ülkü de dünyayı Türkçe yönetmektir. Atalarımız dünyayı kızıl (altın) bir elma olarak görmüş , dünyada Türk töresince hükmetmeyi arzulamışlardır. Dünyanın az sayıda imparatorluk vasfında kural devletine ayrıldığı zamanlarda bu ülkü, devletleşmenin omurgası olmuştur. Bu “ülkünün” toplumsal  omurgası Türk, mantığı da Türkçe’dir.

Yazarın bahsettiği “dava”  Türkçe bir terim  değildir. Türk  milliyetçilerinin içine de düşüncesinde Türklük mutlağı olmayan NFK gibi İslâmcı edebiyat hokkabazlarınca sokulmuş bir terimdir. Dolayısıyla Türklerin “husumet”, “çekişme”, “ haset” gibi kavramlarla ilişkili olan “dava” ile bir işi olmaz. Çünkü Türk Milleti tarihin en eski devirlerinden beri “belirleyici” olmak  vasfının farkındadır ve bu vasıf ona bir “üstünlük” duygusu vermiştir. Aynı duyguya, ulusal devletlerini kurmuş bütün toplumlarda rastlayabilirsiniz. Bu duygu, “ tarafsız bir hâkimin hükmüne muhtaç” bir dava tarafı olmak yerine,  “kendine ait kanunları olan bir taraf” olmak  arzusunu gösterir.

“Dava” kelimesinin mantığı, ülkeleri, İngiliz ulusal politikalarının oyuncağı olarak kullanılırken hâlâ şerefli ve onurlu olduklarını zanneden Ortadoğu Arap kabileciklerinin mantığıdır.

Demek ki  “dava” kelimesiyle ifade edilen şeyin Türkle bir ilgisi yoktur.

Gelelim “İslâm ahlâkına”… “Herkes için ve her zaman geçerli bir İslâm” diye bir şey yok. Ancak İslâm denen inancın temellerini kendilerince kabul edip toplumsal düzenlerinde buna kendilerince yer veren toplumlar var,o kadar.

 İslâm denen inancın kabul edilen iki asgari müştereği var ve bunlar da zaten inancın temelleri: Allah’ın varlığı ve birliği… Hz. Muhammed’in peygamberliği… Bunların dışında İslâm’ın diğer Müslüman toplumlarla bizi  benzeştirdiği hiçbir özelliği yok! Çünkü bir yaratıcıya iman ile  örfün değişmesi, herhangi bir gerekirlik/illiyet taşımıyor.

İki örnek verilebilir: Arapların ilkelliği İslâmla bitmemiştir. Arap toplumunun cahiliye dönemi ilkelliği ve ikiyüzlülüğü, İslâm’dan sonra örf olarak hem de artarak sürdürülmüştür.

Türk örfü, İslâmla “düzeltilmemiştir”; aksine İslâm’ın kabulünden sonra “kurala bağlılık” davranışı, şeriatın “hile-i şeriyeleri” ile sürekli bozulmuş ve  Türk toplumu, Arap riyakârlığı ile İslâm adına zehirlenmiştir.

Ahlâk insan toplumlarında “zarar vermemek” iradesi olarak yaşar. Davranışların yararlılığına  bakılmaz, zararlı olmak potansiyellerine bakılır. Yaygınlaşmaları halinde toplumun dağılmasına sebep olacak olan davranışlar da toplumda, “kınama” ve en nihayetinde dışlama (hapis) gibi tepkilerle reddedilir. Dolayısıyla insan aklı, zaten kendiliğinden,  zararlı olanı ayıklamaya çalışır. “Ahlâkî kınama”, zararlı olanı, yani bireylerin toplum içinde yaşamasına imkân vermeyeni, eleme sürecinin ilk  basamağıdır.

Dolayısıyla bunun için herhangi bir ilâhî inanca gerek de yoktur.  Çünkü insan toplumunun devamını sağlayan bireysel rızanın sağlanması için kuralın, kaynağına bakılmaz; kuralın çalışıp çalışmadığına bakılır.

Bu durumda şunu görüyoruz: Ahlâk, İslâm’dan çok çok önceleri zaten vardı. Ahlâk, toplumlaşmanın başlangıcıdır. Topluluklarda da şüphesiz bir ahlâk vardır ama bu ahlâk daha somut ve ilkeldir. 

İslâm’ı anlatan Hz. Peygamber, ahlâkın, Arap kabilelerinin idrakinin üstünde daha genel, daha kapsayıcı, daha soyut bir şey olduğunu anlatmaya çalışmıştır ama dikkat edilirse Araplar ondan sürekli,  günlük yaşayışlarını doğrudan düzenleyecek  basit hükümler vermesini istemişlerdir. Hz. Peygamber  bu sorulara genel ilkeler ışığında cevaplar vermiş, cevapsız kalınan ayrıntılarda da Arap örfünün “uygun” kurallarının sürdürülmesini buyurmuştur.

Dolayısıyla “İslâm ahlâkı” denen şey, Arap kabileciliğinin  günlük ve basit sorunlarına verilmiş cevapların genelleştirilmesinden ibaret kalmıştır. Bugün “ahlâk” denildiğinde, “kadının erkekten her  şekilde ayrılması  hali” dışında bir şey düşünülememesi ilkelliğinin sebebi de  budur.

“Bir cemiyet düzeni kurmak”… Azıcık sosyolojik mantığa, sosyal bilimler  kitaplığına sahip hiçbir insanın edemeyeceği kadar büyük bir lâf… Neden?

Toplumsal düzenler, cemaatler, partiler, dernekler vs ile kurulmaz. Hiçbir bireyin,  hiçbir cemaatin aklı, bir “cemiyet düzeni” kurmaya yetmez! Toplumsal düzenler “kurulmaz”, “oluşur”!

Herhangi bir topluluğun bir toplumsal düzen kurması demek, o topluluğun/cemaatin, “topluma herhangi bir  şekilde davranmayı emretmesi” anlamına gelir. Bu denenmiştir, özellikle sosyalizm tarafından.

Toplumsal düzenler sanıldığı gibi herhangi bir âkil adamlar heyetinin şeriata göre uydurduğu içtihatlara dayanarak İslâm ahlâkı vs  yorumlarıyla inşaa edilemez, kurulamaz.

 Toplumsal düzenler, ahlâkın, yukarıda bahsettiğimiz zararlıyı yararlıdan ayıklayan, “ akılcı eleme” usulüne bağlı olarak ortaya çıkar ve bu elemenin, zaman bağlı olarak değişmesiyle de sürekli evrilir.

“ İslam ahlâkına dayalı bir düzen” telâkkisi ancak herhangi bir otorite tarafından insanlara “İslâmî” olduğu düşünülen davranış biçimlerinin emredilmesi anlamına gelir ki (“toplumsal düzen kurmak”  denen şey tam olarak budur) bu da açıkça şeriat düzenini arzulamak demektir.

Bugün şeriat denen kavramın dinle özdeşleştrilmeye çalışmasının sebebi de dinin getirdiği inanç dokunulmazlığını ve kutsallığını, insanların hayatına din adına müdahale etmek vahşetini eleştiriden masun kılmak için istismar edebilmektir.  Kısacası bu, zulmü payidar/kalıcı kılmak arzusunun inanç yoluyla gerçekleştirilmesidir. Çünkü insanlara onların iradeleri dışında bir davranış biçimini “ahlâk” diye dayatmak ancak ve yalnız zulümdür, zorbalıktır!

Bugün “ülkücülüğün” yaygın olarak sayın  yazarın sekiz kelimelik cehaleti ile anlaşılması, şeriatçılığın Türk ülküsünü nasıl istismar edebildiğinin bir kanıtı.

Şeriatçılık, yani insan toplumunu din adına Arap örfüyle kesip biçmeyi hayal eden toplum mühendisliği sapkınlığı,  Türk varlığını ve bilincini yok etmek için “ülküyü” kendine göre biçimlendirmiştir.

Şeriatçılık “ülkü” denen kutsalın derisini yüzmüş ve ondan kendi Arap yüzüne göre bir maske yapmıştır.

Türk örfünün tarihi derinliği, şimdilerde adına “ülkü” denen “Arap şeriat davasının” önündeki en büyük engeldir. Sekiz kelimelik cehaletiyle yazarımız, arzuladığı toplumsal düzenin gelmesi halinde ülkenin  yaşayacağı toplumsal yıkımı ve vahşeti fark edemiyorsa bunun sebebi, onun sapkın arzusunun hâlâ derin ve köklü Türk ahlâkı ile  engelleniyor olmasıdır. Türk ahlâkı ve örfü yıkılırsa ne İslâm kalır ne de uygarlık.

“Yüksek Türk,  senin için yüksekliğin hududu yoktur!” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK