26 Şubat 2009 Perşembe

Doğmamış



Canım Hıristiyan'ların şeytan çıkarma ayinleri olur da Musevi’lerin olmaz mı?
Birinin aklına “Neden olmasın?” diye bir fikir gelmiş, bana göre Hıristiyan mitolojisinden çok daha zengin Musevi mistisizminden bir parmak tatmış ve tata!..

Öykü sıradan, fotoğraflar güzel.
Müzikler idare eder.

Bence en başarılı yeri jeneriği…

İçinde Gary OLDMAN’ın olduğunu söylesem inanır mısınız? Ama neden bu kadar sıran bir ikinci role razı olduğunu şahsen anlayamadım? “Leon’un” o muhteşem, kötü komiserinin bu filmde işgal ettiği yer bence önemsiz.

Güzel fotoğraflar, alışılagelmiş Hıristiyan teolojisinden azıcık farklı bir şeyler görmek için gidilebilecek bir film.
Yapım:
2009 ~ ABD
Tür:
Gerilim, Gizem, Korku
Yönetmen:
David S. Goyer
Senaryo:
David S. Goyer
Yapımcı:
Michael Bay, Andrew Form, Bradley Fuller
Görüntü Yönetmeni:
James Hawkinson
Müzik:
Ramin Djawadi
Filmin Websitesi:
www.theunbornmovie.net
Süre:
1 saat 27 dk

Türkiye’de Otoriterizm Ve İlerleme Çelişkisi


Şüphesiz her fert hayata belirli otoritelerin gözetiminde başlar ve hazırlanır.
Hem tabiatımızdan kaynaklanan hem de toplumsallaşmamızda gözetmemiz gereken sınırlar bize belli otoritelerce öğretilmeseydi, hayatta kalmak ve uyum sağlamak şansımız azalırdı.
Sorun, bizi hayata hazırlayan otorite ilişkisinin nereye kadar süreceğidir.
Batı medeniyetini tarihi bu soruya cevap verilmesiyle kırılma noktasını yaşamıştır.
Elde edilebilecek bütün bilgilerin, doğrunun, ahlâkın ebedî ve değişmez kaynağı olarak kilisenin kabul edilip edilemeyeceği sorusu, ferdin bizatihi bir değer olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır.
Hiçbir insanın insanüstü bir otorite olamayacağı, her bir ferdin hayatının, varoluşunun korunmasının, otoritenin korunmasından daha önemli olduğu fikri batı gelişmesinin anahtarıdır.
Çünkü bu dönüşüm ile fertlerin gerek maddi gerekse manevi varlıklarının otoriteye karşı korunması sağlanmış ve daha önce ancak birkaç okumuşun bilgisine bağlı olan entelektüel hayat bir anda çeşitlenmiş ve hayatta kalmanın maliyeti ciddi şekilde düşmüştür.
Daha önce fikirlerinden dolayı kilisenin hışmına uğramaktan korkanların keşifleri ve icatları, sanat eserleri, üretkenliği ateşlemiştir.
Otoritenin sınırlandırılması düşüncesi, kişinin kendi varlığının maddî ve manevî yönlerine ve eserlerine kayıtsız şartsız sahip olduğunun kabulünü getirmiştir.
Böylece otoritenin meşruiyeti, ferdin varlığını sağlayan kuralların gözetimiyle ilişkilendirilerek sınırlandırılmıştır.
Bütün bu temel anlayışa “geçici otoriter anlayış” diyebiliriz.
Türkiye’nin batıdaki felsefi dönüşüme bigâne kalmasında birinci sebep şüphesiz matbaanın iki yüz elli gibi akıl almaz bir gecikmeyle kullanılmasıdır.
Aslında bu da daha temel bir sebebin sonucudur. O da batının büyük dönüşümünün dayandığı “geçici otoriter anlayışın” bizim toplumumuzda hiç bir karşılığının olmamasıdır.
Türk toplumu otoriter bir toplumdur.
Aile yaşantımızda başlayan otorite hayatımızın her döneminde başka şekillerde bizi kuşatır ve etkisi altına alır.
Yetişkinliğe kadarki dönemde bizi yönlendiren aile otoritesini yerini önce okul, sonra askerlik sonra bürokrasi otoriteleri alır. Bu yüzden mesela bizim toplumumuzda askere gitmeyeni adamdan saymamak gibi bir alışkanlık vardır. Burada murat, erkeğin, hayatın, bir emir almak ve emir vermek düzeni olduğunu öğrenmesinin sağlanmasıdır.
Bu davranış kalıbı askerlikle sınırlı kalmaz. Akademik hayat, doçent oluncaya kadar, akademik üstlerin emirlerine kayıtsız şartsız riayetten ibarettir. Hatta profesörlük dahi uzmanlık konularında kendi fikirlerini oluşturmak için kâfi değildir. Bilimsel yetkinliğin, “otorite” olmanın ölçüsü olan doktora maalesef özgün fikir oluşturmakta yetersizdir. Fikret BAŞKAYA ve Atilla YAYLA davaları bunun tüyler ürpertici örnekleridir.
Türkiye’nin cumhuriyet tecrübesi maalesef batının “geçici otoriter anlayışından” değil, yıktığını iddia ettiği mutlakî rejimin “kalıcı otoriter anlayışından ” sürekli beslenmiştir.
Mesele kimin otorite olduğu değildir, otoritenin sınırlandırılıp sınırlandırılamamasıdır. Herkesin daima birilerinin “öğrencisi”, “emri eri”, “ memuru”, “astı”, “asistanı” kaldığı bir memlekette fikrî gelişme durur.
Çünkü otoritenin, hayatın temel, vazgeçilmez ve değiştirilemez şekli olarak kabul edildiği bir memlekette önemli olan, korunması gereken, “değer olan” şey ferdin varoluşu değildir.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de cari rejim ve toplumsal düzen hâlâ mutlakî bir özellik arz etmektedir.
Artık Anaysa yapmak mümkün değildir!” gibi garip ve korkunç bir cümlenin milletin hakimiyet organının bir temsilcisince söylenmesi fevkalâde korkunç bir ironidir. Bu söz bize, hayatlarımızı değiştirmek konusunda “egemen” olmadığımızı, varoluşumuzun ancak şarta(otoriteye) bağlı bir değer ifade ettiğini en bayağı bir şekilde söylemektedir.
Yukarıdaki sözü zikreden siyasetçinin, Türkiye’ye “ilerleme hedefi” tespit eden bir partinin başında olması bir çelişki gibi görünebilir.
Oysa bunu bir çelişki olarak kabul etmemektedir, çünkü Marksist “ilericilik” ile gönüllü körleşmiştir. “Mevcut” her hal-ü kârda “kötü” olduğundan onu yıkacak, devirecek her muhayyel şey mutlaka iyi olmalıdır. Meçhul bir istikbalin altın devirleri hayali “ilericilik” adıyla “dayatılabilir”. Bundan dolayı, “ilerleme” adına yapılacak her türlü baskı meşrudur. Buna karşı duranlar da “gericiler”dir.
Sorun şudur ki “ilericiliğin” sürekli mevcudun reddine bağlanması geleneği ve etiği yok etmektedir. Bu bağlamda da fert kendine, toplumda kurallara dayanan bir yer edinmek yerine otoriteyle uyuşmaya yönelik yer edinmeye çalışmaktadır.
Ferdin varlığının otorite rızasına bağlanması, onun fikir üretiminin maliyetini son derece yükseltmektedir. Bu maliyet, doğrudan doğruya cezalandırılmayla toplumsal hayattan uzaklaştırılma, toplum nezdinde değersizleştirme, mesleki faaliyetin engellenmesi gibi çok ciddi yaptırımları içerdiği gibi maalesef bu gün artık ucunun,sınırlandırılamayan bürokratik oluşumlara dayandığı düşünülen cinayetleri de akla getirmektedir.
Ferdin varlığının otorite rızasına bağlanması, ferdin kendi ahlâkî ölçütlerinin geliştirmesini engellemekte ve onu salt tepkisel olarak yaşayan, otoritenin şartladığı reflekslerle hareket eden bir canlıya doğru iteklemektedir.
Böylece her gün otoritenin emirleriyle doğruları değişen Türk insanı, hayatı hakkında karar vermek sorumluluğunun ve hürriyetinin yani insan olmanın bilincinden gün geçtikçe daha uzak düşmektedir.
Böyle bir toplumda temel haklar düşüncesine hayat hakkı tanınmamaktadır.
Böyle bir toplumda kendini ifade etme biçimleri de otorite rızasına bağlandığından, kelime dağarcığı kısırlaşmakta, düşüncenin yapı taşları azalmakta ve felsefî inşa gün geçtikçe daha da zorlaşmaktadır.
Dolayısıyla kendini ifade etmek, el, kol hareketlerine, kabile mensubiyeti güdüsüne indirgenmektedir.
Burada mensubiyet, bilinçli bireysel tercihten ziyade taklit yoluyla geliştirilmektedir. Çünkü davranışın “normal” dayanaklarını ifade etmek kaabiliyeti dramatik biçimde tırpanlanmıştır.
Ahlâk “zarar vermemek iradesi” olmaktan ziyade “ otoriteye uyum gösterme kabiliyeti” olarak kabul edilmeye başlanmıştır.
Dolayısıyla herhangi bir ahlâkî ölçütü benimsemenin mümkün olabilecek en özgür şekli ancak cemaat mensubiyetiyle ortaya çıkmaktadır.
Çünkü “uyum göstermek” normunun geçerli olduğu en küçük toplumsal örgütlenme, cemaattir. Bu açıdan dindar cemaatleşmelerle, sol örgütlenmeler sergiledikleri bütün vitrin kavgalarına rağmen özlerinde birbirlerinin ayna görüntüsüdür.
Memleketimizde siyaset de çeşitli cemaatlerin, temel haklara müdahale edebilmek rekabeti olarak sürdürülmektedir.
Bu mücadele “doğruyu belirleme gücünü” elde etme mücadelesidir. Doğruyu otoritenin belirleyip ferde dayattığı bir memlekette felsefe yapılamaz. Çünkü böyle bir memlekette düşüncelere temel teşkil edecek ferdî değişmezlere sahip olmak mümkün değildir. Böyle bir memlekette, ferdin kendine belirlediği mutlaklar, doğruluğunu ısrarla savunduğu fikirler derhal “aşırılık”, “aykırılık”, “düşmanlık” olarak etiketlenir.
Böyle bir memlekette fikirlerin, kendilerinin bizatihi bir değeri yoktur.
Felsefenin böyle değersizleştirildiği bir yerde maddi gelişmenin de önü tıkanır. Çünkü her maddi ilerleme vasıtası öncelikle bir fikir olarak insan bilincinde filizlenir.
Dolayısıyla ilerleme muasır medeniyetin sonuçlarını veya vitrinini taklit etmekle sağlanamaz, ancak o “ilerlemeyi” sağlayan kurumları benimsemekle, içselleştirmekle sağlanabilir.




25 Şubat 2009 Çarşamba

Silmarillion’a Özürler…












Şurası bir gerçek ki Silmarillion, “Yüzüklerin Efendisi’ni “büyüten bir öğretmendir.
Yüzüklerin Efendisi bir tarihî roman, Silmarillion ise edebî bir tarihtir.
Aslında Tolkien burada daha geleneksel bir “anlatıcı” rolünde. Ateşin başında “Ama bu başka bir hikâyedir…” veya “ Ondan bir daha söz edilmedi..” diyen bir ak büyücü gibi… Belki o Gandalftır?..



Melkor’un ilk isyan kıvılcımının hem kalplerde hem de dünyada yarattığı büyük yangın bana şunu düşündürüyor: “Tarih, orduların muhteşem savaşlarından mı ibarettir, yoksa savaşları arzulayan kalplerin trajik hikâyelerinden mi?”
İçinden bir çok roman çıkabilecek çok yoğun bir kitap Silmarillion.



Silmarillion aynı zamanda “din” kurumunun oluşmasına dair bir tahlil gibi de görülebilir. İlluvatar veya Eru adlı yaratıcının tekliği bize Tolkien’in samimi bir Hıristiyan olduğunu gösteriyor.



Valar’ın insanlarca “tanrı” sayılmasına değinerek, paganizmin kökenlerini de kendince aydınlatıyor.
Star Wars, zaman içinde kendi genişletilmiş evrenini meydana getirirken Silmarillion’nun böyle olmaması acaba iletişimin şimdiki gibi yaygınlaşamamış olduğu bir zamanda yazılmasından mıdır?



Silmarilion ve Yüzüklerin Efendisi belki kendi adlarını taşıyan, “patentli” evrenlerini doğurmadılar onların yurdu olan “Orta Dünya” ile onların bağırlarından çıkan nice topluluğun kurucu kralları oldular.



Silmarillion’u okuduğumda Lord Acton’ın meşhur sözünü bir kere daha hatırladım:
Güç, yozlaştırır; mutlak güç, mutlaka yozlaştırır…”



İnsanî hassasiyetimizi her daim bileyen klasiklerden biri olan Silmarillion’dan, daha önceki yazım için özür dilerim.

Hocalı'yı Unutmayalım!

25-26 Şubat Ermeni'lerin Hocalı'da gerçekleştirdiği soykırımın yıl dönümüdür. Artık internette bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi bulunduğundan burada bunlara ayrıca yer verilmemiştir.
İdeolojileri gözlerini ve vicdanlarını körelttiği için bu olayı sadece milliyetçilerin meselesi sayanlara, kimden ve niçin özür dilediklerini bir kere daha soruyorum.
Türk adına duydukları nefretle kadın- çocuk demeden insan yok edebilen vahşileri tel'in ediyorum.
Allah orada katledilen kardeşlerimize rahmet etsin.

24 Şubat 2009 Salı

Aman da ne zor imiş yar yar blog yazması


Blogun özelliği aslında bir “günlük” olması…
Buraya kadar her şey tamam da…

Aslında her şeyin tamam olmasının nasıl bir şey olduğunu da bilmiyorum yani ha!?
Nedense özellikle bir şeyler hazırlamazsam “gösteri” eksik kalacakmış gibi hissediyorum. Halbuki kimin umurundadır bu aksi sedâ?

Yemek yapmayı bilmem, yemek tarifi yazamam…

Kedim yoktur, kedimi yazamam.

Edebi eleştiriye gıcığımdır, kitap kritiği yapmam, bakılmasın Tolkien’e verip veriştirdiğime.

Ama şöyle olabilir (mi) meselâ?
Meselâ kötü bir rüyanın kalıntısı moral bozuklukları, can sıkıntısını tetikleyen bir kabalık, gönülde kabuk bağlamış bir yarayı açan bir ağlayış…
Belki bunların izini sürmeye yarar blog, biraz da?

Bakalım… Göreceğiz?...


Bazen düşünüyorum

Kendini çok mu ciddiye alıyorsun?

diye kendi kendime…
Sonra düşünüyorum

Kimsenin almadığını sen de almasan kalmaz mı kimsesiz?

diye…

18 Şubat 2009 Çarşamba

Bir Dev Daha Göçtü


Gazanfer Özcan, (d. 27 Ocak 1931, ö. 17 Şubat 2009). Tiyatro ve sinema sanatçısı.
İlkokulu Cihangir Firuzağa İlkokulu'nda, ortaokulu Beyoğlu Ortaokulunda, liseyi ise Vefa Lisesi'nde tamamladı. Lisedeyken oynadığı "Hisse-i Şayia" adlı oyundaki Bican Efendi rolüyle tiyatroyla tanıştı. Şehir Tiyatroları'nın Çocuk Bölümü'ne katıldı. 1955 yılında Komedi Tiyatrosu'nda oynanan Mahallenin Romanı oyunu tiyatro yaşamının dönüm noktası oldu. Bu oyunda rahatsızlanan Reşit Gürzap'ın yerine sahneye çıkıp başarılı olunca kadroya girdi.
1962 yılına kadar hem çocuk tiyatrosunda, hem yetişkin oyunlarında görev aldı. 1962 yılında Gönül Ülkü ile evlendi ve "Gönül Ülkü - Gazanfer Özcan Tiyatrosu"nu kurdu. 1950'li 1960'lı yıllarda çok sayıda sinema filminde de rol alan Gazanfer Özcan, uzun bir süre sinemaya ara verdikten sonra 2000 yılında çevrilen Komiser Şekspir filmi ile sinema ya döndü. Pek çok dizide de rol aldı. Kuruntu Ailesi adlı dizideki Hüsnü Kuruntu rolü ile tanındı, pek çok yapımda ailenin babası rolünü üstlendi.
Avrupa Yakası adlı dizideki Tahsin Bey rolü ile de "baba" rolünü sürdürdü. Avrupa Yakası dizisinde 2004 - 2009 yılları arasında üstüste 5 sezon başrol oynadı. Kronik akciğer rahatsızlığı ve damar tıkanıklığı nedeniyle, 17 Şubat 2009 günü, 1.5 aydır tedavi görmekte olduğu bir özel hastanede vefat etmiştir.
Gazanfer Özcan, 1998 yılında Kültür Bakanlığı'nca verilen Devlet Sanatçısı unvanına sahipti.




Hakkındaki ansiklopedik bilgi bu... Benim hatıramda Hüsnü Kuruntu tiplemesiyle çakılıdır, merhum.


İnternet ve cıvık müzikkanalları çağının patlamış mısır hızında yayılan şöhretine baktığımda hep içim cız etmiştir merhum için...


Onun, içini sabırla ve sevgiyle dolduruduğu fevkalâde güzel işlerinin kıymeti çok geç bilindi.


Sinemayı dandun adamlarım "hemşerimli" kabadayılıklarının gölgesinde tanıyan yeni hamhum şaralop nesli için "Beyaz Melek'teki" palyaço en fazla ondakika görünüp kaybolan bir ihtiyarcıktı.


O palyaçonun, omuzlarını çökerten, sanatçı ata ruhlarınn İbiş geleneğini anlayacak kaç kişi kaldı?


Gazanfer Özcan, başka bir alemde perde kurup şem'a yakmaya, çocuk ruhların masumiyetini güldürmeye gitti.


Allah gani gani rahmet etsin...

15 Şubat 2009 Pazar

Taşıyıcı 3



Şahsen ben serinin kült filmi olarak birinciyi tanırım. Çünkü gerçekten serinin kendine özgü tarzını ortaya koyan film, ilk filmdir.

İkinci filmi bütün gayretlerime rağmen hatırlayamadığımı söylemeliyim.

Üçüncü film, birincinin taşıdığı o Akdeniz sıcaklığından uzak bir Orta ve Doğu Avrupa “kara egzotizmi” içinde az da olsa ruhumuzu bunaltıyor.

Öykünün gerilim yaratan teknolojik trüğü önce insanda bir sıkıntılı önyargı yaratacak gibi oluyorsa da , sürücülük akrobasileri seyirciyi hop oturtup hop kaldırarak yapması gerekeni gayet iyi yapıyor….

Dövüş sanatları koreografileri de birinci filmin mirasının hakkını veriyor.

Rus “güzelinin” güzelliği tartışmalı kaldı ki oyunculuğu da böyle bir film için kötü…
Jason Statham bence Hitman rolüne biçilmiş kaftanken kendi klasiğini oluşturarak aksiyona renk katan bir oyuncu.

Müzikler de bence başarılı.

Mekânları, öykü kurgusu, aksiyon sahnelerinin düzenlenişi ile serinin bu filmi kesinlikle seyredilmeye değer.

Yapım :

Tolkien'in Sukut-u Hayal Yazmaları






Hobbit’i çok samimi bulmuştum, Yüzüklerin Efendisi bir edebiyat klasiği olmayı hak eden ama Hobbit’e göre kesinlikle daha kasıntı duran bir kitaptı.



Elbette bu, onu üç kere okumamı engellemedi.
Maalesef, Orta Dünya’nın tarihini, arka planını anlatan kitapları aynı şekilde sevemedim.



“Silmarilion” tam bir tarih kitabı gibiydi ve “ Yüzüklerin Efendisi”nden den sonra sevimsiz gelmişti.



“Peri Masallarına Dair” zaten demir leblebi gibi bir nazariyat kitabı. Tamamlayamdım ve bir daha da okuyabileceğimi sanmıyorum…



“Roverandom”la ilgili aklımda en ufak bir şey kalmadı.



“Güç Yüzüklerine Dair”i okuyup okumadığımı da hatırlamıyorum.



“Masallar” da Hobbit’e göre fazlaca “uyduruk” gelmişti.



Şu anda “Kayıp Öyküler Kitabı’nı” okuyorum ama bunda da “Hobbit’ten” aldığım o samimi masal tadını alamadım. Tamamlayıp tamamlayamayacağımı bilmiyorum…
Öykülere dair yazmak yerine öyküleri yazsaymış bence çok daha iyi edermiş. Sanırım edebiyatına bir ciddiyet , bir gerekçe veya meşruiyet kazandırmak istemiş Tolkien, halbuki buna hiç gerek yoktu.
"Hurin'in Çocukları"nı okumak istiyorum ama işin açığı pek hevesim kalmadı...


Bunu çok iyi başarsa, edebiyatının “dünyası” akademyada ciddiyetle tartışılır olsa bile Hobbit’in verdiği o tadı alamayacağımız şeylerle bence Tolkien boşa zaman harcamış.



İnsan merak ediyor, çocukları için yazdığı Hobbit ve bence kendi macera tutkusu için yazdığı






“Yüzüklerin Efendisi’nden” sonra yazdıkları “sevimsiz”, tatsız, kuru…



Sırf kendi kurduğu dünyaya ne kadar hakim olduğunu göstermek için bir kenara Keltçe veya



Fince kelimeler yığmak, İngiliz bahçesine benzer özenli tasvirlerle İngiliz aristokrasisinin gelenekselliğini gözümüze sokmak dışında bir yetenek sergilemiyor.



Bir metin niçin yazılır? Acizane kanaatim önce , yazarın kendi zevki ve heyecanı için… Sonra yazar, bunun okurların zevkine de tercüman olacağını düşündüğü için…
Falan falan Elf efendileriyle, filan filan cüce kralları hangi diplomatik veya etnik gerilimi yaşamış bu şahsen beni ilgilendirmiyor, bunların tarihçesi de…
Kurmaca da bir yerde dönüp dolaşıp insani entrikada kendini buluyor. Bu doğaldır şüphesiz, çünkü yazar da okur da insandır.

Bunları bilmek iyi de… Bir zemin,hakim renk olarak ip uçlarıyla verilen tarihin, edebiyatın yerini alması artık saçmalığın çöplüklerine dayandığımızı söylüyor…
Acaba Tolkien diğer kitaplarını yazarken, Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi’nde hissettiği heyecanı hissetmiş miydi?

13 Şubat 2009 Cuma

Avustralya



Modern bir klasik.


Bir gelenek taşıyıcısı…

Nicole Kidman’ın en iyi oyunculuğu…


X-Man’in motosikletli Sansar’ı Hugh Jackman’ın “Ben aslında ata binen bir kovboyum!” diye bar bar bağırdığı film.


Mekân seçimlerindeki özen, enfes panoramalar, yapım tasarımıyla tam bir dönem filmi olan


"Avustralya’dan" bahsediyorum.

Bütün bunlara müzikleri ekleyin, ortaya tam bir klasik çıkıyor.

Hacimli bir öyküsü, geleneksel gerilimleri ve ustalıkla keskinleştirilmiş duygusallığı ile bir klasik olarak anılmayı bence fazlasıyla hak ediyor.

Irk ayrımının trajedisine neşter vuran, yok oluşun eşiğinde, kim olduğumuzu hatırlatan, yaşamak sorumluluğu üzerine lirik ve hatta belki epik bir öykü…


Robert Redforlu, Meryl Strepli “Benim Afrika’m”ı özleyenler için enfes bir nostalji postacısı, hiç görmemiş nesiller için ise yeni bir klasik…

Bu film beyazperdede seyredilmeli. Kesinlikle videotekinizde bulundurmanız gereken bir yapım

Tür : Macera / Dram / Romantik

Gösterim Tarihi : 26 Aralık 2008

Yönetmen : Baz Luhrmann


Yapım : 2008, ABD / Avustralya


Oyuncular
Nicole Kidman (Lady Sarah Ashley) , Hugh Jackman ( Drover) , David Wenham (Neil Fletcher) , Bryan Brown (King Carney) , Bruce Spence , Jack Thompson (Kipling Flynn)

Bahtiyar Vahapzade Uçmağa Vardı.




Mahmud oğlu Bahtiyar Vahabzade, 16 Ağustos 1925 tarihinde Şeki'de doğdu. 9 yaşında ailesiyle beraber Bakü'ye taşındı. İlk ve orta öğrenimini bu şehirde tamamladı. 1942 yılında girdiği Bakü Devlet Üniversitesi Filoloji Bölümü'nden 1947 yılında mezun oldu ve aynı bölümde öğretim üyesi olarak ders vermeye başladı. 1964 yılında tamamladığı S.Vurğunun hayat ve yaradıcılığı isimli monografisi ile filoloji doktoru ünvanını aldı.
1980 yılında Azerbaycan İlimler Akademisi üyeliğine seçilen Vahabzade, 1990 yılında emekli olana kadar üniversite de ders vermiştir.




Vahabzade, 1960'larda başlayan özgürlük hareketlerinin öncülerindendir. Bu konuda kaleme aldığı 1959 tarihli Gülistan isimli şiirinde, ikiye bölünen (İran ve Rusya) Azeri halkının yaşadığı felaketleri anlatmıştır. Adı geçen eserinde dolayı 1962 yılında milliyetçi damgası vurulan şair 2 yıllığına üniversitede ki görevinden de uzaklaştırılmıştır. Bu olumsuzluklara ve Sovyet rejiminin baskılarına rağmen özgürlük mücadelesinden hiç yılmamıştır. Azeri halkının sıkıntılarını konu ettiği pek çok eserini yurt dışına kaçırarak yayınlanmasını sağlamıştır.




Eserlerinde Azeri Türkçesi'ni en temiz şekilde kullanmaya özen gösteren ve halkının duygularına tercüman olan Vahabzade Azerbaycan'da Halk Şairi adıyla anılır. 1995 yılında Azeri özgürlük mücadelesindeki hizmetlerinden dolayı İstiklal nişanı ile ödüllendirilmiştir. Ülkesinin özgürlük simgelerinden biridir. Vahabzade 1980-2000 yılları arasında 5 defa milletvekili seçilmiştir. 13 Şubat 2009 tarihinde hakkın rahmetine kavuşmuştur.








Bütün Türk Dünyası'nınbaşı sağolsun, şair atanın mekânı cennet olsun.

4 Şubat 2009 Çarşamba

Bir Sosyalist Tabu Olarak Gelir Dağılımı



“Gelir”, dağıtılan veya kapışılan bir şey değildir. Yani gelirler ortada dağıtılmayı bekleyen bir havuz meydana getirmezler.
Piyasada gelir ancak müşterinin tatmini karşılığında elde edilebilen paradır. Yani karşılıklı gönüllülüğün bir ürünüdür. Dolayısıyla birileri tarafından topluma dağıtılmaz.
Gelir dağılımı, diğer bütün istatistiksel “dağılımlar” gibi bir terimdir. Dolayısıyla bu, gelirlerin o an için toplumda hangi sektörlerde ne kadar elde edildiğini gösterir.
Gelir dağılımını, bir şeylerin “dağıtılmış”/ paylaştırılmış hali olarak düşünmek veya bu şekilde telaffuz etmek de sosyalist entelijansiya diktasının bir başka ekabirliğidir. Öyle ki bu terim sanki “dağıtımcı devlet” varsayımı dışında anlaşılamazmış, aksini iddia etmek kanunsuzlulukmuş gibi herkesin vicdanı cendereye alınarak kabul ettirilmiş bir düzmece terimdir.
Somut bir örnek verelim. Bir milyar ile işe başlayıp bir milyar kâr eden bir esnafın geliri ile yani müşteri memnuniyeti bildirimi ile belediye işçisinin “gelir dağılımındaki” yerlerini “adalet” açısından yorumlamaya çalışmak iktisadın tabiatını bilmemek demektir.
Belediye işçisi ( ki ülkemizde aslında pek çok esnaftan daha şanslı ve risksizdirler) için bütün mesele sarf edebildiği en az emekle, amirlerine en iyi şekilde muamele ederek birim zamanın maliyetini azaltmaktır. İşçi için iş yapmadan geçirilebilen zaman katlamalı “kâr” anlamındadır. Çünkü mesai saatinde emeğine biçilen parayı, mesai saatinde çok daha az emekle alabilmiştir. İşçinin yaptığı süte su katmakla aynıdır… İşçilerin aslında ahlâklı olduğunu savunarak onları bühtan altında bıraktığımızı iddia edeceklere, insan için “işin” daima bir yük olduğun hatırlatmak isterim. İş, mümkün olsa asla taşınmayacak bir yüktür. Eğer sonucunda amacımıza ulaşmamıza ve sonrasına yetecek bir “kâr” beklentisi olmasa asla çalışmazdık. Durumun iyileştirilmesi, insan için “kârdır”.
Esnaf ise, birim zamanda nerdeyse katlamalı şekilde kendisinden bağımsız olarak artan maliyetleri karşılamak için her şeyden önce memnun edilecek müşterilere muhtaçtır. Onun için geçen zaman ise zarar hanesine yazılmaktadır.
İşçi için üretim faktörü sadece ikame edilebilir, niteliği tartışılabilir emek ve zamanken esnaf için sermaye, sermaye malları, personel ve enerjidir. Bu faktörler kesintisiz bir gider iken, gelirler tamamen tesadüfidir.
Bu durumda bu iki kişinin gelirleri arasında nasıl bir adalet sağlayabiliriz? Esnaf yaptığı yatırımla daha fazla para kazanırken işçiye karşı ne gibi bir adaletsizlikte bulunmaktadır?
Sosyalistler burada Marx’ın meşhur bulanık/ iki anlamlı anlatımını alabildiğine sömürerek adaletsizlik konusunda hem kapitalistleri hem devleti suçlarlar. Böylece bir taşla iki kuş vurur, sınıfsız toplumun düşmanı olarak kapitalistleri damgalar ve devletin devrimle ele geçirilmesini de kendilerince meşrulaştırırlar.
İşçi, emek arzcısıdır ve esnaftan çok daha avantajlıdır. Çünkü bilhassa kamu işçileri emeklerinin piyasa mukayesesinden uzak tutulması ve sun’i iş güvencesi ile arzlarını garanti altına almış satıcılardır. Eğer faiz mantığıyla hareket edecek olursak, beklenen faydanın, kârın kestirebilirliği ve riskin düşüklüğü emeğe yapılan yatırımın faizinin düşüklüğünün sebebidir. Dolayısıyla işçinin buradaki kârı, kârının teminat altına alınmasıdır.
Bu arada aslında mukayesenin kamu ve özel sektör işçileri arasında yapılması gerektiğini söyleyeceklere, cevabımızın, özünde özel sektör emek arzcılarının durumunu da kapsadığını hatırlatmak isterim. Çünkü özel sektör emek arzcıları için performans her şeydir ve bu yüzden zaman faktörü, kamu işçilerinin aksine onların zarar hanesine yazılır. Bunun sebebi de özel sektörde üretimin bütün faktörleriyle sürekli hesap edilmesi mecburiyetidir. Eğer üretim faktörü olarak emekte verimsizlik hesaplanırsa derhal, daha hesaplı bir emek arzcısı aranır ve o istihdam edilir.
Üretim denen şeyin gerçek anlamda sadece özel sektörde gerçekleştirilmesinin sebebi budur. Kamu işletmelerinde emek bir üretim faktörü değildir, bir gelir(ücret) dağıtım kalemidir. Özel sektörde ise her dakikası kıymetli bir üretim faktörüdür.
Dolayısıyla özel sektör emek arzcısı ile esnafın riskleri ve çalışma mantıkları hemen hemen aynıdır.
Esnaf emeğini ve bunun yanı sıra yatırımını müşteri tatminine sunarken gelecek ile ilgili olarak piyasadaki fiyat verilerinin kendisine sunduğundan fazlasını bilemez. Sattığı şeyler ne kadar güzel veya yararlı olursa olsun, akşam evine ekmek götürmesi gerektiğini düşünecek, insaflı müşteriler bulmak garantisi yoktur. Hiç kimse esnafa acıdığı için, çanta, ayakkabı, terlik, gözlük veya ekmek almaz.
Oysa bugün sosyalistler, sosyal demokratlar bize sadece acıdığımız için emeğe para vermemiz gerektiğini dikte etmektedirler. Burada “emekten” kast ettiklerinin beden gücü olduğu aşikârdır. Onlar için tek “değer” budur… Kafalarında, elinde anahtarla vida sıkıp, çekiç sallayan işçi imajı dışında hiçbir gerçek emek tasavvuru yoktur.
Çünkü maalesef sosyalistlerin “nitelikli” emeğin piyasadan başka değerlendirileceği bir mukayese ortamı önerisi yoktur. Nitelikli emeği, niteliksiz emeğin bir türevi olarak görmenin cehaleti artık ayan beyan ortaya çıktığı için bu konuda susarlar ama bu suskunluklarını gene “gelir dağılımı” sloganı ile örterler.
Sosyalistlerin gelir dağılımında sürekli en fakir kesimi, esas almasının sebebi, emeği beden gücünden öteye anlayamamaları ve nitelikli emeğin hesaplanmasıyla ilgili cehaletlerini gizlemeye çalışmalarıdır.
Bugün ücretli olarak çalışan, yani sosyalistlere göre patronlarının “ücretli kölesi” olan beyaz yakalıların hemen hemen hiç beden gücü harcamadan ve hatta çok basit görünen bazı işlemleri yaparak ciddi paralar kazanmaları bu açıdan sosyalistlerin anlayabilecekleri bir şey değildir.
Gelir dağılımı adına, çok kazanan kesimlerin gelirlerine el koymak demek bu kesimlerin beklentilerini, hayallerini ve emeklerini çalmak demektir. Bu, iyi hizmet sunduğu için müşteri çeken esnafı cezalandırmak, onu soymak demektir. Müşteri memnuniyetinden gayrı ekmek kapısı olmayan insanların aldıkları riskleri ve maliyetleri görmezden gelerek sadece “gelirlerine” bakmak, bir soyguncunun bakışıdır.
Dolayısıyla “gelir dağılımına” bakarken, çok gelir elde edenlerin ekonomiye katkılarının, risklerinin de dökümü yapılırsa, bu açıdan, kendilerine gelir transferi yapılarak eşitlenmeye çalışılan kesimlerin çok daha kârlı oldukları görülecektir. Bu kâr, beklendiği gibi çalışmayan şansızlarda değil, bilhassa kamu kesimi çalışanlarında daha fazla olacaktır. Çünkü gelir dağılımını tadil etme girişimleri ancak ücretler üzerindeki oynamalarla mümkündür. Bundan doğrudan ve en hızlı yararlananlar da kamu çalışanları olacaktır. Oysa devletin toplumun en şanssız kesimine doğrudan hiçbir sürekli yardımı veya katkısı yoktur.
Gelir dağılımın düzeltilmesinden bahsedenler, gelirlerin eşitlenmesini zımnen ifade ederler. Oysa bahsettiğimiz gibi gelirlerin elde ediliş biçimleri onları gerek miktar gerekse güvence açılarından birbirinden ayırır. Bu farklılıkları yok saymak , bir şeyleri düzeltmek değil aksine ifsat etmek,i bozmak, özünden ayırmak demektir.
Gelir dağılımı teriminin gerçek anlamı bir an önce ortaya konarak artık “sosyal devlet” niyetiyle yapılan emek ve sermaye sömürüsünün önüne geçilmelidir. Eğer gelirler devlet tarafından dağıtılabilecek olsalardı kimse risk almaya, kâr etmeye, iş kurmaya çalışmazdı.
Bu terimi bir hurafe olmaktan çıkarıp basit bir istatistik olarak ekonometri akademisyenlerinin duvarlarına asmadıkça krizlerin önünü almamız mümkün olmayacaktır.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Bağımsızlık İkilemi

Doğruluğu neredeyse kesinlikle tartışma kabul etmeyen bir kavram bağımsızlık.Bağımsızlık, varlığı şarttan bağımsız olarak kabul edilen bir kavram. “Olması gerektiği için olduğu” kabul ediliyor.Gerçekte böyle mi?

Bağımsızlık kavramı baskın olarak siyasetle ilişkili düşünülen, devletle ve çeşitli kollektivitelerle ilgilendirilen bir kavram.

Daha dar anlamda , daha ziyade liberallerin “otoriteden ayrı olabilmek” olarak kullandıklarını görüyoruz “bağımsızlık” kavramını.
Bu kadar tartışmasız şekilde kabul görmesinin sebebi onun bir “hak” olarak algılanması.Bağımsızlığın “haklığı” temel haklar kadar mutlak mı peki?Bu soruyu sormamızın sebebi, kelimenin şarta bağlı olarak anlam ifade etmesi ve bu yüzden bir belirsizliği kendi içinde barındırması.

Bağımsızlığın en net ve kabul edilebilir anlamı veya kullanımı, liberalizmin “hürriyet” tanımında bulunuyor. Bu tanımda ferdin, diğerlerinin haklarına tecavüz etmeksizin, her türlü zordan “ayrı” olmasından bahsedilir. İşte bu noktada bağımsızlık taşıması gereken anlamda kullanılmıştır.Bu kullanımın dışında “bağımsızlık” anlamlı mıdır?

Veya daha doğrusu, “başkasının hakkıyla” sınırlanmış olmak durumu, başkalarıyla beraberliğin şartlarıyla bizi “bağımlı” kılmaz mı?Karşılıklı ilişkilerin olduğu her yerde bağımlık vardır. Hatta Robinson da tabiata bağımlıydı.Bir apartmanda yaşarken tamamen bize ait dairemizde dahi tamamen keyfi davranıp yüksek sesle müzik dinleyemememiz, çöplerimizi pencereden atamamamız acaba “bağımsızlığın” şarta bağlı varlığının bir delili değil midir?
Veya piyasada çalışan üretici ve tacirlerin müşteri takdiri ve talebiyle bağımlı olmaları?..Buraya kadar kavramın kullanımıyla ilgili akıl yürütmelerimiz metodolojik bireyciliğin bahçesindeki gezintilerimizdi.

Daha aktüel kullanımıyla siyasi anlamdaki bağımsızlığın bir talep olarak haklılığının şartlarını incelemekse işin gerçekten en ürkütücü yanı.Siyasi anlamda bağımsızlık ırken,dinen veya kültürel olarak belli bir ortaklık geliştirmiş toplulukların “kendilerine” ait ve ayrı kolektif değerler tanımlayabilmeleri ve bununla ilgili olarak ayrı siyasi örgütlenmeye gidebilmesi olarak tanımlanabilir. Buna belki topluluğun “ortak kaderi” hakkında diğer topluluklardan ayrı karar verebilmek gibi bir tanım da ilave edilebilir?Wilson prensipleri ile her toplumun kendi kaderini belirlemekte özgür olduğu kabulü genel bir kanaat halini aldı.
Burada göz ardı edilen iki sorun ise daha sonraları ortaya çıkan pek çok kanlı mücadelenin temeliydi.

Bunlardan birincisi, bağımsızlık talebinin kökeni olan “aynıların/benzerlerin” kendilerini, farklı olandan ayırması durumunda benzerliğin tanımının nasıl yapılacağı, benzerler içindeki ufak nüansların da ayrılma taleplerinin ortaya çıkmasının nasıl engelleneceği sorusu idi. Nitekim balkanlar ve Kafkasya’nın en temel sorunu budur mesela. Neredeyse her köyün ayrı bir dil konuştuğu Kafkaslar coğrafyasında her üç evin birer devlet olarak bağımsızlık talebi nasıl karşılanabilir? Veya ırken aynı kökten gelen, silerli bile neredeyse aynı olan sadece inançlarıyla ayrılan Hırvat,Sırp ve Boşnak topluluklarının bağımsızlık talepleri barış getirmiş, insanların adalet hislerini/arzularını tatmin etmiş midir?

Elbette milletlerin “kaderleriyle” ilgili kararları başka milletlerin vermemesi gerekir. Burada millet ve kader kelimelerini kullanırken dikkatli olmakta fayda vardır, çünkü millet “karar veren” bir dev birey değildir. Buradaki tamlama tamamen ortak değerleri paylaşan insanların demokratik karar verme mekanizmaları anlatılmak istenmiştir.Ama dediğimiz gibi “ortak değerlerin” ölçüsü nedir? Hiç ir farklılık barındırmayan, tamamen tecrit edilmiş bir toplum yaratmak mıdır bağımsızlık taleplerinin mesnedi?Bu konuya daha sonra dönmek üzere siyasi bağımsızlığın görünmeyen bir yan etkisine değinmek istiyorum.

Bu yan etki de “bağımsızlık” kavramının kullanımındaki ciddi belirsizliktir. Zira son zamanlarda “bağımsızlıktan” bahseden bürokrasi zümresi bunu daha ziyade kendi denetim dışılığını veya denetim üstülüğünü anlatmak için kullanmakta.Bağımsızlık bir toplumun yaşayan fertleri için anlamlıdır ancak. Yani bir toplumun ortak değerlerini paylaşan fertlerin bu değerler etrafında gönüllü beraberliğini, başka toplumların bireylerinin emri olmaksızın sürdürme gayretidir bağımsızlık…Yalnız burada gözden kaçan husus ferdin, “hürriyet” tanımı gereği aynı zamanda kendi ülkesinin zor kullanma mekanizmalarının da keyfi müdahalesinden ayrı olmasıdır. Ferdin diğer fertlerle ilişkisinde genel kendiliğinden oluşmuş adil davranış kuralları dışında, başka bir ferdin veya kurumun şekillendirici etkisinden ayrı kalabilmesidir.

Bunun da yanı sıra fiilen "egemen" bir bürokrasi sınıfının hiç bir üst kurumla denetlenemezliği ifade edilmek istenmekte sanki? Mesela sık sık AİHM davaları için "ülkesini şikâyet" etmek lafı sarf ediliyor. bundan kast edilen "Kolun kırılıp yen içinde kalması, yurt içinde her ne haksızlık yapılırsa yapılsın bunun hiç bir yabancıya aksettirilmemesi"...
Dünya ile alışverişi olan bir milletin hiç bir üst kurumla ilişkisinin olmaması mümkün mü?

Bağımsızlık, yapılan işlerin hiçbir genel geçer kurala göre yargılanmamsı demek midir? Anayasası'nda uluslararası hukuka uygunluğu kabul etmiş, uluslararası antlaşmaları ve sözleşmeleri "kanun" hükmünde sayan bir milletin bundan dolayı bağımsızlığını kaybettiğini söylemek anlamsızdır.

Burada perde arkasında siluetini gördüğümüz şu hakikatle karşılaşırız:Özgürlüğümüz korumak dışında bize müdahale eden her zor kullanıcı aslında birbirinin aynıdır. Çünkü bu durum bir hak ihlalidir ve suçun milliyeti olmaz.Farklılıklar barındırmayan, tamamen benzer fertlerin kendilerini neredeyse tamamen diğerlerinden ayırabildikleri bir toplum tasavvuru arzu edilebilir midir? Günümüzdeki bağımsızlık taleplerinin yanlış meşruiyet gerekçesi maalesef tam da budur. Sadece arzu etmek bütün bağımlılıklardan kurtulmaya yeter mi?Eğer bir toplum, hukuka değil de zora dayalı şekilde sürdürülüyorsa belki… Ama bunun dışında kesinlikle hayır.
Çünkü hukuka dayanan beraberliklerde toplum nitelik açısından aynileşmeye dayanılarak değil, hukuka herkesin bağlılığı, devletin hukuksal birliğini, hukuk sağlayıcı birliğini kabul esasına göre yaşıyor demektir.

Bu durumda insanlar hür demektir.Bağımsızlık talebinin benzerliğin otarşisi olarak ortaya çıktığı durumlarda ise genellikle hedeflenen yapı demokratik olmaktan ziyade otoriterdir. Çünkü ayrılma sebebi farklılık olan bir topluluğun var oluş sebebi de aynılaşmadır. Bu durumda hedef, bağımsız birim içinde fertlerin temel haklarının teminatı değil, benzerliğin korunması olacaktır. İşte bu noktada siyasi bağımsızlık taleplerinin yan etkisi bize böyle kötü bir sürpriz yapmaktadır.Bağımsızlığın fert temelinde tanımlanması gerekir. Bu bize hem hukuk devleti için gerekli temel haklar bağlamını kazandıracak hem de toplumun en küçük benzerlere kadar parçalanmasını engelleyecektir.

Benzerlerin en küçük otarşisi, toplumsal anlamda ırkçılığa siyasi anlamda da faşizme sürüklenmek demektir.İşte bu şartları gözden ırak tutarak bağımsızlıktan bahsetmek hem yurt içinde onun yıpranmasına ve hukuk birliği yerine keyfi devlet zorunun güçlenmesine hem de farklılıkları bir arada yaşatacak hukuk birliği idealinin sönmesine yol açacak ve ciddi toplumsal ayrışmaların/ çatışmaların doğmasına sebep olabilecektir.