6 Kasım 2017 Pazartesi

İyi Market İyi Yoğurt İyi Parti Ve Bize Neler Oluyor?


Bir Akşener yazısı yazmak farz oldu.

Blogun okunurluğu zaten yerlerde olduğu için popüler bir şeyler yazsam da zaten kimseyi ırgalamayacak.

Malum bu günlerde moda bu. Akşener’i ne kadar karalarsanız, o kadar iyi ülkücü, antiemperyalist, ulusalcı falan oluyorsunuz.

Partiye ucuzcu perakendeci markası gibi isim koyarak hangi  siyaset müşterisini nasıl cezbetmek istediklerini şahsen anlayamadım. Ucuzluk sembolizmi kaldırmaz. Dolayısıyla “İYİ/ Kayı tamgası”   benzerliği çok da ikna edici değil.


Meral Akşener, tanıyabildiğim kadarıyla bir şekilde ülkücülükle MHP tabanıyla ilgisi olan bir muhafazakâr politikacı.

Kariyerinden dolayı lâikliğe sıcak bakan bir insan.

“Türk” demekten daha önce pek imtina etmeyip de bir kitle partisi kurunca  “ İpleri fazla germeyelim…”  gibisinden Türklüğü silik telâffuz eden bir  politikacı.

Bana soracak olursanız benim İyi Parti ile ilgili tek geçerli referansım Ümit Özdağ. Eğer Türklük şuurundan emin olduğum  bir siyasetçi İyi Parti’de yer alıyorsa mutlaka  partinin tonunu etkileyecektir. Şahsen MHP  kökenli   Akşenercilere sıcak baktığımı söyleyemeyeceğim. Çünkü bana göre MHP, Türklüğü’nü yitirmiş, hayata ve dünyaya Türk gözüyle bakmaktan aciz ve bihaber, yabancılaşmış, eyyamcı bir ümmetçi/ şeriatçı  partidir.

Akşener’den hele ki Türkçü   ve dirayetli bir lâik  bir politika ummak bence safdillik olur.

Akşener sanırım AKP’nin bir kısım tabanını ve kayıp DYP tabanını hedefleyerek siyasete girdi. Hesapları doğru mudur? Peşinciler için en baştan yanlıştır.
Şahsen ben Akşener’in yüzde kaç oy alacağıyla ilgilenmiyorum. Kimse kızmasın ama daha en baştan yüzdde kaç oy alacağına bakarak bir partiyi destekleyip desteklememeğ karar vermek bana biraz köpeklik gibi geliyor. Kaldı ki köpekler inanılmaz sadık ve vefalı canlılardır.

Osman Pamukoğlu bir seçim gezisinde halka oy verip vermeyeceklerini sorduğunda “Güçlü olursanız veririz!” cevabını alınca “Oy verirseniz güçlü oluruz!” diyerek cevabı cevaplamış.

Türkiye’de seçmen denen kitlenin taptığı tek bir ilah vardır o da maalesef Allah falan değildir. O ilah, “menfaattir”.

Dolayısıyla hele ki Allah’ı ancak menfaati ölçüsünce hatırlayan  merkez sağ seçmenden Türk duyarlılığı falan beklemek da safdilliktir. Gene de Ümit Hoca gibi insanlar, uygarlığın, refahın ve bağımsızlığın ancak Türk kalmakla sağlanabileceğini seçmen denen  omurgasızlar yığınına gösterecektir.

Hal böyleyken…

Sağ seçmen  büyük ölçüde omurgasız, omurgalı olan sol seçmen de Kürtçülüğü sırtlanmaktan eğri omurgalı iken…

Ve dahi “ E kime verelim?” ciler için ciddi bir seçenek olarak ortaya çıkmışken İyi Parti’ye canhıraş ve vatanperverane  bir şekilde hakaretler edip iftiralar atmanın benim kitabımda yeri yok.

Madem öğrenilmiş çaresizlik içindesiniz o zaman  çaresizliğinize karşı bir seçenek sunuluyor işte!  “Armudun sapı üzümün çöpü…” demek lüksünüz yok! Türkiye açıkça etnik ver inançsal olarak bölünüyor!

Şu aşamada, terörü hortlatan partiden hesap sormak varken aynı partiyi şimdi terörle mücadelede desteklediğini söyleyen, Türk’ü ancak Kur’an’da, hadiste bulabilirse seven siyasal milliyetçiliğin, fırsatçı eyyamcılığından kurtulmak için de  ciddi bir fırsatımız var.

Yıllardır Türkçülerin  kanını  öğrenilmiş çaresizlik sömürüsüyle  emen taşralı dindarların ümmetçiliğinden Türklük  süzebilmek için uğraşıp da şimdi daha kurulalı bir hafta olmuş bir partiyi en baştan karalamak, ona hakaretler yağdırmak   bana pek de dürüst bir iş gibi gelmiyor.

MHP’nin düzelmesini bekleyerek kaybedecek vaktimiz artık kalmamıştır.

Yoğurttur, ısıl işlem görmüş  sucuktur, süttür vs falan da  İyİ Parti de en az MHP kadar  bir Türk partisidir. Bana kalırsa etnikçilerin ve şeriatçıların işine yarayacak dedikoduculuktan hizipçilikten vazgeçelim. “Yiyici” abilere karşı  şu “iyici” abiler ne yapacak bir görelim, olmaz mı?







5 Kasım 2017 Pazar

Ulusalcılığın Türkofobik İki Kolu


Ülkemizde vatansever sol, Türkçü olmayı kendisine bir türlü yakıştıramadığından, “ulusalcı” denen bir sıfat icat etti.

Ulusalcılığın belirgin özelliği “millî” olması değil, “lâik” olması.

Ulusalcı “pratiğin” belli başlı bazı kalıpları var.

Bu  kalıpların başında Kemalizm ve Atatürkçülük  geliyor.

Ulusalcılar Kemalizm’den ve Atatürkçülük’ten ne anlıyorlar?

Kemalizm, Atatürkçülük’ten farklı bir şey.  Bu fikir “Antiemperyalist bir tam bağımsızlıkçılık” olarak özetlenebilecek bir fikir. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti “emperyalizme” karşı savaşmış bir ulusun devletidir. Bu devlet, emperyalizme karşı kurulmuş olduğu gibi emperyalizmin her türlü ürününden uzak durarak bağımsız kalacaktır. Bu arada emperyalizmin sadece kapitalizmle ilgili bir  yayılmacılık olduğu, sosyalist/komünist blokun dünyanın adalet ve barış cenneti olduğu fikri Kemalist’lerde hâlâ etkisini sürdürüyor. (Buna göre  “insan olmanın tek şekli olan sosyalizm”, dünyayı kapitalistlerden korumak için Kore’ye, Tibet’e, Doğu Türkistan’a , Doğu Avrupa’ya, Orta Asya’ya girmiştir. Yani aslında ne SSCB ne Çin  emperyalisttir.)

Atatürkçülük  ise siyasetin ve ideolojinin her türlüsüne uzak kalmak isteyen askeri yetkililer tarafından oluşturulmuş.

Kemalizm’de,  kökenini Marksizm’den alan  “antiemperytalizm” ve “tam bağımsızlıkçılık” söylemleri ağır basıyor. Kemalizm, Marksist  temeline değinmekten kaçınsa da Atatürk’ün fikir ve eylemlerini  özünde bir üçüncü dünya kurtuluş manifestosu olarak görüyor.

Atatürkçüler, askerin Atatürk’e bakışıyla biçimlenen “her şeyin, her fikrin üstünde bir Atatürk” fikrine dayanıyorlar.

Kemalizmde temeli Marksist ölçülere dayanan kolektivist bir adalet anlayışı hâkim. Bu yüzden Kemalist olmak demek, öncelikle sol kampın 68-80 dönemindeki bütün militanlarının birer ulusal kahraman olduğuna iman etmek demek. Çünkü onlar Kemalistler için yabancı devletler ve istihbarat örgütleriyle ilişkileri, şiddet eylemleri ne olursa olsun, Marksist kökenli “tam bağımsızlık” ve “antiemperyalizm” söyleminin uygulayıcıları.

Atatürkçü’ler ise söz konusu sol militanlara en azından şüpheyle bakar. Çünkü Atatürkçülük fikrini ortaya atan askerler için o militanlar da en az “aşırı sağcılar” kadar tehlikelidir.
Atatürkçülerin  ekonomipolitikleri Kemalistler kadar belirgin değildir. Kemalistler sosyalizme varan bir kolektivizme iman ederlerken Atatürkçüler  basit bir karma ekonomi dışında bir seçenek sunmazlar.

Kemalizm ve Atatürkçülük birbirlerinden kabaca böyle ayrılmakla birlikte Türklük ve Türkçülük karşısındaki tavırları kökenleri farklı olmakla beraber hemen hemen benzerdir.

Kemalistler genellikle Marksist kökenli olduklarından ulusu kendi başına var olan, etkin, bağımsız, kültür ve tarih oluşturucu   bir özne olarak görmezler. Bundan dolayıdır ki onlara tam bağımsızlığı kimin için arzuladıklarını sorduğunuzda belli bir cevap alamazsınız. Muhtemelen size “Türküyle Kürdüyle… Bu topraklardaki herkesin…” diye başlayan cevaplar vereceklerdir.

Atatürkçülere aynı soruyu sormanız halinde şu ön açıklamayla derhal kendilerini “siyasi olabilecek” her pozisyondan uzaklaştırmağa çalışacaklardır: “Biz Atatürk milliyetçisiyiz, ırkçı değiliz.”


Kemalistler Marksist yapılanmalarından kaynaklanan enternasyonalizmleriyle  “Herhangi bir ulustan yana olmamağı” insanlığın ve ahlâkın gereği sayarlar. Böylece hiçbir ulusa dayanmayan, hiçbir ulusun “belirleyici baskısını” (egemenliğini) içermeyen bir insanlık ülkesinde Mustafa Kemal’in kolektivist yorumuyla adaleti, refahı ve bağımsızlığı yaşatmağı hayal ederler.

Atatürkçüler ise Atatürk ilkeleri ışığında ve mümkün olan en az şekilde “Türk” diyerek  hiç kimsenin işine karışmadan, “ Türküyle Kürdüyle herkesi…” “bir şekilde”    yaşatmayı hayal eder.

Her iki kampın da ısrarla telaffuz etmekten kaçındığı tek bir kelime vardır ki o da “Türk”tür.

Peki ama her iki kampın da Türk ismine duyduğu bu soğukluk nereden geliyor?

Kemalist’lerin Türk dışılığı Marksizmlerinden geliyor. Marksist şablona göre ulus, sınıf gerçeğine dayanmayan, kapitalistlerin dayattığı bir burjuva üst kurumu.

Atatürkçü’lerin Türk dışılığı ise sanırız ki 1944 davalarına, İnönü’ye ve “ortanın soluna” dayandığını söyleyerek yüzünü enternasyonalizme çeviren İnönü CHPliliğine dayanıyor. “Madem komutanlarımız kötü biliyorlardı öyleyse Türkçülük kötüdür!” mantığı askerlerin ürettiği Atatürkçülüğün mayasını teşkil ediyor.

Bunu  nasıl bu kadar kesin söyleyebiliyoruz? İki sebepten dolayı:

Birincisi, iki kamp da  Türkiye’nin tartışmasız ve tek kurucusunun Türk Ulusu olduğunu söylemekte ciddi tedirginlik duyuyor. Her iki kamp tarafından da kullanılan “Bu topraklar…” söylemi, içinde Türk geçmemesine özen gösterilen bir söylem. Bundan ziyade “Türküyle Kürdüyle…” söylemiyle Türk’ü Kürt, Laz, Çerkez gibi etnik  topluluklar seviyesine indirgeyerek onlarla eşitlemek ve böylece toplumsal gerilimleri engellemek, iki kampın da paylaştığı temel mantık veya hayal…

İkincisi, Türkiye dışındaki Türk topluluklarının aslında var olmadıkları, varsalar bile artık yabancılaşmış topluluklar oldukları söylemi, sosyal medyada Kürt etnik terörü sorununda sizinle karşı karşıya gelen hemen hemen her ulusalcının ortak kabulü. Buna göre Türkiye dışında Türk yoktur. Varsa bile onlar bizim sorunumuz değildir. Türkiye dışındaki Türk topluluklarından bahsetmek Kemalistlere göre ırkçılık, faşizm ve emperyalist uşağı olmaktır. Atatürkçüler için ise Türk Dünyası’ndan bahsetmek “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine aykırı bir “Pantürkist” aşırılıktır.

Bu iki akımın birleştiği temel siyasi mecra CHPdir. Çünkü CHP “ortanın solu” olmak tercihini yaptıktan sonra zaten enternasyonalist ve kolektivist bir çizgiyi benimsediğini ifade etmiştir. Enternasyonalist bir kampın ise Türk’le ve Türklükle öncelikli olarak ilgilenmesi mümkün değildir.

Kemalist’ler  de Atatürkçü’ler de “ Türk’ü, dünyanın merkezine koymak” olarak ifade edebileceğimiz Türkçülük fikrine soğuk bakıyor. Bu soğukluklarını da, içinde PKK yanlısı veya şeriatçı olduğu kendilerince ifade edilmiş siyasetçileri barındıran CHP’nin Marksist eyyamcılığını destekleyerek gösteriyorlar.

Buraya kadar yazdıklarımız eminiz ki pek çok Kemalist’i ve Atatürkçü’yü üzecektir. Ama şurası bir gerçektir ki bu iki kampın da  düşünsel hâkim tonunu, Türk dışı ve Türkofobik kitleler belirliyor.

Bu iki kampın da  Kürt etnik terörüne veya şeriatçı teröre karşı Türk Ulusu’nu savunabilecek fikri temelleri yok. Her iki kamp da bu iki düşman kampın yöneldiği Türk düşmanlığını görmezden gelerek toplumsal bir barış sağlayabileceklerini, aşırılığa kaçmadan herkesi kucaklayabileceklerini düşünüyor. Her iki kamp da Türkiye’ye yönelik tehditlerin aslında doğrudan Türk’ün varlığına yönelik olduğunu söylememeyi, “uzlaşmacılık” ve “ulusal bütünlükçülük” olarak görüyor.

Türk’ü merkeze alamadıkları için de savundukları  her şey de havada kalıyor.  Öznesi olmayan siyasetlerin,  sahibi olmayan yurtların ve egemenliklerin bu dünyada bir yeri olmadığını da Türkçü olamadıkları yani Türk’ü merkez kabul etmedikleri için bir türlü anlayamıyorlar.

Her iki kamp da ulusalcılık ediyor ama hangi ulusun ulusalcılığından bahsettiklerini kimse bilmiyor.

Türk Ulusu, etnik  iç savaşın ve bölünmenin ve ayrıca gene etnik ilkelliğe dayalı şeriat tehlikesinin eşiğinde, Türk dememek için çırpınan iki kampın kısır muhalefeti ve etnik komplekslerle uzlaşma tutkularıyla zaman ve enerji kaybediyor.

Ulusalcılar uluslarının Türk olduğunu bir an önce keşfetmezlerse ne arzu ettikleri tam bağımsızlığı sağlayabilecek ne de ellerinde  herkesi kucaklayan bir devletleri kalacak.

Türk ülkesinde Türk’ün tartışmasız ve  bölünmez egemenliğini, ayrıca Türklüğün dünyaya yayılmış büyük ve onurlu bir aile olduğunu kabul etmemekte ne kadar ısrar ederlerse Türk kimliğine yönelik etnik  ve şeriatçı vahşeti o kadar desteklemiş olacaklar. Keşke bunu fark edebilseler.











2 Kasım 2017 Perşembe

Ortadoğu’da Silahlandırılmış Kürt Tehdidi Ve Bulanık Savaş Konsepti


Bugüne kadar Ortadoğu sorunu hep  bir İsrail-Filistin sorunu olarak ele alındı.

Olayın tarihçesi içinde, gerek popüler Amerikan sinemacılığında gerekse Amerikan diplomasisinde sorun, temel olarak “terörist Arap” olarak karikatürleştirildi.

Camp David toplantısıyla bu imge eskidi ve ciddi anlamda yıprandı.  Artık Ortadoğu eskisi kadar içine kapanık bir yer değildi. Teknoloji gelişmiş, ülkeler daha tanınır hale gelmiş ve daha da önemlisi yeni petrol yataklarının denetimi konusundaki ihtiyaç daha da büyümüştü.

Sorun ABD’nin arzuladığı petrol yataklarının SSCB güdümündeki Arap diktatörlüklerinin elinde olmasıydı.

İşte bu noktada Kürtler “duvardaki çatlak” olarak yeniden keşfedildiler. Ortadoğu’da Amerika’nın kontrolü dışındaki yönetimleri “adam edecek” silahlı güç Kürtlerdi.

Ortadoğu’daki en büyük sorun Türkiye idi. Çünkü bürokrasinin içine doğrudan yerleştirilmiş ajanlarına rağmen ABD,  Atatürk’ün mirasını bir türlü aşamıyordu. Ve fakat ülke  içinde, bir rivayete göre Çin eliyle bölerek kontrol ettiği işbirlikçi sol militanlarını ve  solun tarihi enternasyonalizm sapkınlığını kullanarak ülkede aslı esası olmayan bir Kürt efsanesi yarattı.

Kürtlerin kullanışlı hırçınlar olduğunu, SSCB de düşünüyordu. Nitekim Barzani ailesi açık bir Rus piyonu olmayı, Molla Mustafa Barzani’nin Moskova’da misafir edilmesinden sonra kabul etmiş görünüyordu.

Nitekim ‘70’lerin başında  Mesut Barzani’nin İsrailli istihbarat yetkilileriyle çekilmiş bir fotoğrafı, bu kullanışlı hırçınların sadece ABD’nin ve SSCB’nin ilgisini çekmediğini de gösteriyordu.

Türkiye’de Kürtçülüğün solcu olmanın gereği sayıldığı bilinen bir gerçek. Kürt etnik terörünün tırmandığı son  on beş yılda ise solda, Türk olmanın  yaşamsal önemine dair bir basiret gelişmeğe başladı.

Bu gelişimde “devrim” kelimesi artık “eline silah alan her köy ahalisinin adam öldürerek kendi kaderini tayin edebilmesi” veya “Eline silah alan herkesin kendi komününü kurabilmesi” hayalinden yavaş yavaş Atatürk inkılaplarının akılcı dönüşümcülüğüne doğru evrildi.  Ama bu ayrı bir tartışma konusu.

Bizi ilgilendiren nokta Kürt silahlanmasının Ortadoğu’daki yaygın vatana ihanetinde izlenen temel  yöntem.

Türkiye’de Kürt etnik bölücülüğü yıllardır bir “kirli” savaş söylemi kullanır. Bu söylem, Türk Ordusu’nun, bölücü Kürt ihanetine karşı sözüm ona  “gayrı nizami” bir savaş yöntemi benimsediğine işaret eder. Kürt etnik bölücülüğüne göre Türkiye’de bir iç savaş yaşanmaktadır ve Türk Ordusu bu iç savaşta “centilmenlik” göstermemektedir.

Suriye’nin, Türkiye’nin şeriatrçı politikalarının da işbirliğiyle zaafa uğramasının ardından bölücü Kürt silahlanması, anında Suriye’de de , saha önce zayıflatılmış Irak’ta olduğu gibi palazlandırıldı. İran Kürt  bölücülüğüne karşı nispeten sert davranmasından dolayı belki orada bu güçlenme yaşanmadı.

Ve fakat  silâhlandırılmış Kürt etnik ihaneti, başta Türkiye olmak üzere  Ortadoğu’da derhal algı sapmasına yol açan   bir çatışma stratejisi benimsedi ki buna “Bulanık Savaş Konsepti” diyebiliriz.

Bulanık Savaş Konsepti iki öğeye dayanıyordu. Bunlar “bulanık özne” ve “bulanık hukuk” idi.
Bunlardan birincisi olan “bulanık özne”,  karşınızda resmen muhatap alarak savaşacağınız bir özne olmaması durumuydu. Eğer karşınızda “resmi bir düşman” olduğunu kabul ederseniz, kendi ülkenizde bir iç savaş olduğunu da resmen kabullenmeniz gerekiyordu. Böylece kendi elinizle “haklılığı ulular arası ilişkilerde araştırılabilecek” bir resmi düşman edinmiş oluyordunuz.

“Bulanık hukuk” ise “bulanık öznenin” hukuki durumundaki belirsizliğin sömürülmesi anlamına geliyordu. Silâhlı Kürt hainleri ve onların silâhsız  işbirlikçileri, taabi oldukları vatandaşlıkların hukuksal bağlamını alabildiğine istismar ediyorlardı. Eline silâh alıp asker, öğretmen, çocuk öldüren hainler, “vatandaşlık” bağı sayesinde usul hukukuyla korunmaları gerektiğini iddia edebiliyorlardı. Öte yandan Türk hukukunun yargı  kararlarına “düşman  ülke  söylemiyle karşı çıkıyorlardı. Bulanık hukuk, vatandaşlık “hakkı”  ile yargısal sorumluluk arasındaki bağın koparılmasına dayanıyordu. Buna “ silah kullanmayı bir siyaset biçimi olarak” kabul eden bir kısım sol hukukçular da doğrudan ve dolaylı olarak destek verdiler.

Bulanık savaş konsepti veya stratejisi , Kürt etnik silahlanmasına ve ihanetine, gerektiğinde başka bayraklar altında çatışabilmek imkânı da sağladı. Bu hile , büyük bir  ülkenin resmi  düşman sayılmasının tehlikesinden dolayı  herkesi caydırırken  Kürtlerde de büyük devletlerin, su ve petrol coğrafyasındaki, kayırılan küçük kardeşleri oldukları izlenimini uyandırdı.

Bulanık savaş konsepti, yurt içinde hukuksal belirsizlik ve yurt dışında da diplomatik açmazlar yaratarak egemen ulusların egemenliklerinin yıpratılmasını hedefliyor. Bu sayede Kürtler ucuz bir “ulusal bağımsızlık” savaşı verebileceklerini düşünüyorlar.

Bugün artık Ortadoğu’nun temel problemi Kürt silâhlanması ve onun bulanık savaş konseptidir. Bu konsepte karşı bölge ülkeleri, derhal  bir güvenlik işbirliği anlaşmasına giderek Kürt silâhlanmasını, “ulusal güvenlik” konseptiyle derhal ortadan kaldırmalıdır. Sonrasında Kürt kökenli yurttaşların bölücü siyaset yapmalarının ve her türlü silahlanmasının önüne kalıcı biçimde geçilmelidir.

Ulusal egemenliklerin bulanık savaşla yıpratılmasına derhal son verilmezse Ortadoğu’da patlamağa hazır bir Kürdistan her an ortaya çıkabilir.



31 Ekim 2017 Salı

TESPİTİM GELDİ: IĞDIR SON CEPHE HATTIDIR...

Bize soruyorlar, "yahu derdiniz ne? Iğdır için Iğdırlıdan daha fazla dertleniyor, daha fazla üzülüyor, daha fazla yırtınıyorsunuz..."
Bu soru bizi tanımayanlar için doğru bir soru gibi gelebilir, ama değil, biz sadece Iğdır için değil, bütün Türk yurtları için aynı acıyı yüreğimizde duyuyor, üzülüyor, çabalıyoruz.. Biz ailecek bozuk dişlileriyiz sistemin, kurgulananın tersi yönde çalışıyor, akışa dur demeye çalışıyoruz..
Iğdır, Kars, Van, Kerkük, Tebriz birer sembol, buralara sahip çıkarsanız, dünya Türklüğüne sahip çıkarsınız...Türk'ün makus kaderinin durdurulacağı yer buralardır. Burada durdurmazsanız, iç doğu anadoluya doğru yayılan etnik temizliği oralarda hiç durduramazsınız, yıkım bir sonraki yıkımın psikolojik hazırlayıcısıdır...
Harp akademisinden genç bir kurmay subay olarak mezun olan Mustafa Kemal'in, herhangi bir birliğin kurmay heyetinde keyf sürüp, çaka satması pek mümkünken Trablusgarp (Libya) için tam da bu yüzden gönüllü olmuştu. O günün Türkiyesi için Libya vatandı, düşmemesi gerekiyordu...
Bir gün buralar içinde eskiden vatandı dememek için gayret gerek, çaba gerek, yırtınmak gerek, uyanmak, uyanmakla yetinmemek uyandırmak gerek...
Gökyüzündeki karakara bulutları görün diyedir, gayretimiz, çabamız...
BİLGE KAĞAN, MENGÜ TAŞLARINDAN BİZE SESLENİYOR, GELİN KULAK VERELİM ONA; “TÜRK BEĞLERİ, MİLLET, İŞİTİN! ÜSTTE GÖK BASAMASA, ALTTA YER DELİNMESE, TÜRK MİLLETİ, SENİN İLİNİ, SENİN TÖRENİ KİM BOZABİLİRDİ? EY TÜRK MİLLETİ! TİTRE VE KENDİNE DÖN!”

TESPİTİM GELDİ: KÜÇÜK HESAPLAR

Diyor ki birisi "siz bize çamur attıkça biz birleşiyoruz..."
Bende bu birleşmeyi sağlayan şeyi gerçekten merak ediyorum... Hangi yüksek başarı ya da değer buna sebep oluyor diye;
- Komşularla sıfır problem denilen dış politikada komşuların komşularıyla bile kavgalı hale gelmiş olmamız mı?
- Adalarımızın Yunan işgaline uğramasına karşı kahramanca seyirci kalmış olmamız mı?
-Süleyman Şah Türbesini korumak yerine kaçırmış pardon taşımış olma başarımızdan mı? Bunun son toprak kaybımız olduğunu anlayamamış olmamızdan mı?
-Türkmeneli'ndeki kırmızı çizgilerimizin beyaz çizgi olarak bile kalmamış olması mı?
- ABD Merkez Bankası'nın dünyaya pompaladığı ucuz sıcak paranın ekonomimizde yaratttığı kredi genişlemesi yüzünden hissetiğimiz sanal refah hissi yüzünden mi?
- Bu kredilerin büyük oranda hazine destekli olarak özel sektöre kullandırılmış olmasının borç özel sektörün yanılgısına sebep olmasından dolayı mı?
- 2000 yılında dünyanın dördüncü büyük tekstil üreticisi iken şimdi her şeyimizi Çin'de ürettirmemiz yüzünden mi?
- Üreten bir imalat sanayinin ithal girdiyi montajlayan hale dönüşmüş olmasından mı?
- Alınan borçlarla yapılan duble yolların çabuk tahrip olmasını görmezden geliyor olunmasından mı?
- Genel Sağlık Sigortası primlerini düzenli olarak ödememize rağmen halen her adımda para ödememize yol açan büyük sağlık devrimi yüzünden mi?
- Ordusuna, polisine, yargısına güvenmeyen bir millet haline dönüşmüş olmamız yüzünden mi?
- Hayatın doğal akışına ters bir şekilde edinilen servetleri, gemicikleri yok saymamız yüzünden mi?
- Önüne gelenin kandırdığı bir erkin aslında yönetme kabiliyetinin olamayacağını kavrayamamamızdan mı?
-Milleti etnik, mezhebi açıdan bölen söylemleri önemsememizden mi?
- Bebek katilini masum, terör örgütünü legal hale getirme çabalarına aldırmamızdan mı?
- Vatan topraklarının bir kısmında seyahat özgürlüğünün, can güvenliğinin, kamu hakimiyetinin kalmamış olmasını dert edinmememiz yüzünden mi?
-Hakarete, aşağılanmaya, dilenciliğe, emeksiz yemek yemeye alıştırılmış olmamız yüzünden mi?
Yok bunlar yüzünden olamaz olsa olsa kamuya açık alanlardaki sigara yasağının insan sağlığına yaptığı olumlu katkı bu arkadaşlarımızın yukarıda saydığımız ve daha sayabileceğimiz onlarca hayati olumsuzluğu görmesini önleyip birlik ve beraberliğini sağlayarak birleştiriyor olmalı...
TARİH BELKİ DE BİRGÜN GECEKONDU MUHAFAZAKARLIĞINI BİRLEŞTİRENİN KİŞİSEL KÜÇÜK HESAPLAR OLDUĞUNU YAZACAK AMA GALİBA BİZ GÖRMEYECEĞİZ!!

Facebook'ta ilk yayınlanış tarihi: 31 Ekim 2017

19 Ekim 2017 Perşembe

TESPİTİM GELDİ: Milletlerin Oluşumu Üzerine

Az önce dershaneden gelen kızım öfkeli ergen tavırlarıyla ortalıkta dolaşıp önce annesini sonra beni fırçaladıktan s...onra (Yarabbi şükür) birden yanıma gelip sordu:
- ABD nasıl öyle bir güçlü bir devlet olabilmiş, millet bile değiller?
Gülerek cevapladım:
- Nasıl değiller? Bir Amerikan milleti var…
- Nasıl var? Aynı ırktan bile değiller… diye bağırarak cevapladı. Olgun baba tavrımı takınarak ona gerekli açıklamayı yapacak iken odadan çıktı. Kapısını çarparak odasına girdi. Sanırım tavrımı alaycı bulup kızmıştı…
Dinleseydi şunları söyleyecektim:
“Milletlerin bir ırktan olduğuna dair 18. Yüzyıldan kalma görüş daha 19. Yüzyılın başında ırk kavramının, ırkların; göçler, savaşlar, fetihler, köle ticareti vb. faktörler yüzünden saf kalamayacak kadar yoğun bir şekilde karışmış olmasından dolayı milletlerin tanımlanmasında tam olarak kullanılamayacak bir ölçüt olduğu ortaya çıkmıştır. Hayvancılıkta bile ıslah çalışmalarında melezleme yapmak için “saf hat” bulunması ciddi bir problemdir. Buna karşılık uzun süreler birlikte yaşayan topluluklarda evlilikler yoluyla akrabalık derecesinde yakınlaşmanın bir soy birliğinin göstergesi olması, geniş coğrafyalara yayılmış milletler içinde tam olarak açıklayıcı olamadığı, kolayca çökertilebilecek bir kanıt olduğu da açıktır. Soy birliği millet altı yapıları açıklarken kullanılabilecek oldukça kullanışlı bir kavramdır. Türkler gibi kadim milletlerde bilinmeyen bir tarihten itibaren birbirine yakınlaşan kavimlerin benzer dil ve kültür üretmeleri, birbirleri ile akrabalık bağları kurmaları belirleyici olsa da, bir güçlü otoritenin baş eğdirici kudreti ile bazen gönüllü çoğunlukla da zorunlu katılımlar milletin oluşmasında amil olsa gerek. Mete’nin bozkırda estirdiği güçlü rüzgârın bozkırda yay çeken bütün kavimleri tek bayrak ve devlet çatısı altında toplaması, aralarındaki ilişkileri hukukun (töre) belirlediği bir milletin Türk milletinin doğuşunu müjdelemiştir. Bir coğrafya parçasında bir araya gelen toplulukların birbirleri ile iletişim kurma zorunluluğu birkaç nesil içinde ortak bir dilinde ortaya çıkmasını sağlamış olmalıdır. Bu ortak dil bütün kavimlerin, kabilelerin kadimden beri kullandıkları dillerin her birinin ayrı ayrı renklerini de taşımış da olabilir, güçlü olanın dilinin benimsenmesi şeklinde de topluluk içinde yayılmış olabilir. Burada sonuç önemlidir. Bir araya gelen kavimler, kabilelerin her birinin kültürlerindeki benzer yönlerin yaşaması, genel kabul görmeyenlerin unutulması yoluyla ortak bir kültürde oluşmuştur. Türk milleti özelinde konuştuğumuzda dağıldığı çok geniş coğrafyalarda farklı kavim ve kabilelerin katılması ve bünyede erimesi yoluyla tarihi yolculuğuna devam ettiğini görüyoruz. Güçlü ve canlı kültüre sahip milletlere gönüllü katılımlar olurken, aksi durumda millet dokusunun tersine bir şekilde çözülmesi de kaçınılmaz olmaktadır.
Amerikan milleti, keşfedilen bir kıtaya gelen farklı milletlerden insanların bir dil ve kültür birliği (Amerikan hayat tarzı) için birçok çatışmalardan sonra uzlaşmalarının ardından milletleşme sürecine girmiş genç bir millet olarak kendi ortak tarihini de ürettiği göze çarpmaktadır. Oluşturduğu milletleşme potası bütün dünya insanlarını gönüllü olarak içine çeken yüksek bir cazibe gücüne sahip olduğu da bir gerçektir. Milletleşmenin en önemli göstergesi o milletin temsil ettiği değerler için canını verecek insanların bulunması gösterilebilir. Amerikan değerleri için insanlar ölmeyi göze alabildiklerine göre bir Amerikan milleti de var demektir.
BUGÜN AMERİKALILAR GÜÇLÜ BİR MİLLET OLARAK DÜNYAYI YÖNETMEKTEDİRLER. ASIL OLAN, DÜN BİZİ GÜÇLÜ YAPAN ŞEYLERİN, BUGÜN AMERİKALILARI GÜÇLÜ YAPTIĞI GERÇEĞİNİ FARK ETMEMİZ VE GEREĞİNİ YAPMAMIZDIR…

TESPİTİM GELDİ: Marjinal Türkçülük

Son zamanlarda internet ortamında özellikle sosyal medya üzerinde Türkçülük Turancılık ana başlığı altında kurulmuş web sitesi, grup, topluluk, ...profil enflasyonu dikkat çekecek kadar çoğaldığını gözlemliyorum. Sayfalarına girip inceleyince benzer bir ruh halinin izlerini dehşetle görüyorum. Akıl dışı, psikopatik, bilimsel temeli olmayan uçuk fikirlerin arzı endam ettiği bu sitelerin yöneticilerinin sitelere koydukları şahsi fotograflarına baktığınızda, psikolojik bozukluğu olduğu yüzlerinden, gözlerinden bakışlarından hemen anlaşılabiliyor. Paylaşılan resimler, semboller özellikle şamanlık, tengricilik benzeri eski Türk dinine ya da mitolojisine ait olduğu görülüyor. Çok uçuk yıkıcı, düşmanlık aşılayan fikirler, nefretle bezeli olarak sunuluyor.
Açıkcası bu tip yapılar bana bir operasyonun altyapısını hazırlamak üzere özellikle kurdurulmuş hissi veriyor.
Sitelerin içerikleri bana geçmiş de birden bire her köşe başında açılan kuvayi milliye derneklerini hatırlattı. Onlarda askerlere yönelecek operasyonun zeminini hazırlamak için kullanılmışlardı.
Bu gruplar sadece heyecanlı insanlardan oluşuyor olsa bile daha mühim bir başka bir zarar veriyorlar. Ben sıradan Türk insanının bile ifade etmese bile bilimsel tutarlılığa sahipTürkçü, Turancı fikirler edinmesini arzu ederim. Bu tip gruplar merkezde olması gereken asli değerlerimizin marjinalleşmesine yol açarak halkımızın bu fikirlerden uzak durması neticesini hasıl ediyorlar. ÇünküTürk milleti her zaman şiddet içeren, katliam öneren, düşmanlıklardan beslenen fikirlere uzak duran bir sağduyuyu hayatının merkezine yerleştirmiştir.
FİKİRLERİMİZİ ÖZGÜRCE SAVUNALIM, PAYLAŞALIM AMA HER AKIMIN MARJİNALLERİNİN TÜRLÜ TUZAKLARLA DOLU OLDUĞUNU UNUTMAYALIM. AKLIN VE İTİDALİN YOLUNDA SAPMADAN DOĞRULARI SÖYLEMEYE DEVAM EDELİM DİYORUM..

Facebook'ta ilk yayınlandığı tarih: 19 Ekim 2014

15 Ekim 2017 Pazar

TESPİTİM GELDİ: Bir PR Yöntemi Olarak Şiddetin Dehşeti

Az önce mesajlarımı kontrol ederken bir arkadaşımdan gelen mesajın başlığı dikkatimi çekti. IŞID PHOTOS yazıyordu. Açtım, bir çoğunu tek tek olarak sanal ağ üzerinden gördüğüm fotografları peşpeşe sıralamışlar. Ölüm ve öldürme üzerine dehşet verici görüntülerdi. Bir hollywood yapımının dehşet mizanseni gibiydiler. Talihinin sürüklediği bir karşılaşma sonrasında bitirilmiş hayatların, yalvaran gözlerin, çaresizliğin verdiği teslimiyetin, pıhtılaşmış kanların yüksek çözünürlükteki görüntüleri bilgisayarımın ekranından evime kadar gelmişti...
Etkilenmeyeceğimi, bu görüntüleri kanıksadığımı sanıyordum. Ama içimden bedenimi boğan ne hissedeceğini bilemeyen birşeyin kusma arzusuyla birlikte harekete geçtiğini, tişörtümün yakasını çekiştirerek nefes alacak alan açmaya çalışan elimin farkına varınca anladım...
Evimden, yaşadığım yerden bin küsur km ötede insanları kurbanlık koyunlar gibi boğazlayan zihniyetin bu insanlık dışı vahşetini anlayabilmemin mümkünatı elbette yok...
Bir insanın ya da ele geçirilmiş binlercesinin diğerlerine dehşet ve korku yayarak sindirmek için acımasızca katledilmeleri ve propaganda malzemesi yapmak için görüntülenmeleri kabul edilebilir bir şey değil...
TANRININ KADİRİ MUTLAK OLDUĞUNA YANİ HERŞEYİ YAPABİLECEK, HERŞEYE YETECEK KUDRETTE OLDUĞUNA İNANIP DA, ONUN ADINA VE HESABINA CANLARA KIYMAK ASLINDA ONUN BU KUDRETİNİ YOK SAYMAKLA EŞDEĞER DEĞİL MİDİR?
SİYASALLAŞAN DİNİN HASTALIKLI ZİHİNLERDE NE DENLİ YIKICI TASAVVURLAR YARATABİLECEĞİNİ YAŞANANLAR GÖSTERMEKLE KALMIYOR, AYNI ZAMANDA ÖĞRETİYOR, TABİ Kİ DERS ALMASINI BİLENLERE...

7 Ekim 2017 Cumartesi

Etnik Irkçılık Üstesinden Gelinmesi Gereken Bir Hastalıktır


Etnik ırkçılık milletleri çözen zihinsel bir hastalıktır. Milletimizin dokusuna her kim bulaştırmışsa Türklüğün en hakiki düşmanıdır.

Prof. Dr. Aziz Sancar, yaşantısıyla, yaptıklarıyla Türk milletinin hakiki bir evladıdır. Hangi etnik kökenden geldiği sorusu AHLAKSIZLIKTIR!

Bilimin insanların sadece İNSAN IRKINA mensup olduklarını gösteren bulguları, milletlerin MEMLERİNİN bir ürünü olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Türkiye'de beynelmilel üç akım olan liberalizm, sosyalizm ve İslamcılık bilerek isteyerek ETNİK IRKÇILIĞA hizmet etmektedir.

Türk, bir milletin adıdır ve mensuplarının hangi etnik kökenden geldiğinden çok, mensubiyet şuurunun gücüyle var olmuştur.

Millet altı unsurların güçlü asabiyetleri çok yakın akrabalardan oluşan mensuplarının dayanışmasından gelen ırkçı bir bağdır.

Milletler, bireylerin birbirleriyle, bireylerin devletle, devletin bireylerle ilişkilerini düzenleyen hukuk düzenine sahip kurumlardır.

Millet, insanlığın geliştirdiği en üst toplumsal yapıyı ifade eder. Millet üstü yapılar kurma hayali olmayacak duaya amin demektir

Milletüstü toplum hayali kuranların milletaltı yapıları teşvik etmeleri millet gerçeğiyle baş edememiş olmalarının bir çeşit intikamıdır.


TESPİTİM GELDİ: Aziz Hoca ve Etnikçilik

İki gündür üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerime olan derslerimin girişinde bir saate yakın süreyle bilim, bilim felsefesi ve insanlığın geldiği noktayı anlattım. İnsanlığın bugün evrenin sınırlarının dışına taşan tecessüsünde merak saikinin önemine vurgu yapıp, merak duygusunu kaybeden islam dünyasının ve Türklüğün skolastik kabulleri aşabilecek enerjiyi ya da cesareti gösteremeyip, insanlığın bu muazzam gelişimine katkısının neredeyse sıfır olmasının tam bir utanç kaynağı olduğunu söyleyerek sözümü bağladım.
Bu akşam eve geldiğimde, Nobel ödülünden haberdar olduğumda, sevincim görülmeye değerdi. Fakat kendimi bir anda facebook sayfalarında etnik ırkçılık hastalığının türlü tezahürleriyle çevrelenmiş tartışmaları izlerken buldum...
YAHU LEKESİZ BİR KRİSTAL EŞYAMIZ OLMAYACAK MI? DEDİRTEN DERİN KİMLİK BUNALIMINA İLLALLAH ÇEKTİM DURDUM...
MİLLETİME ACİL ŞİFALAR DİLİYORUM...

Facebookta ilk yayınlandığı tarih: 7 Ekim 2015

1 Ekim 2017 Pazar

Türk Ülkesinin Hücrelerine Sızan Hümanizm Paraziti


Saptırılmış Sol Bilinç Ve Fiilî PKK Destekçiliği

Vatanseverliklerinden şüphe etmediğim insanlar arasında bile bir “norm kaymasının”, belirtilerini görmek beni adamakıllı üzüyor.

Bu norm kayması, HDP’nin “siyaset çerçevesinde kalan” bir örgütmüş gibi görülmesiyle ortaya çıkıyor.

HDP siyasi bir örgüt mü? Dahası “siyasî” sıfatının meşruiyet sınırı nasıl belirlenmelidir? Bu sınırlar belirlenmeden siyasî eylemi eleştirmek ve belki daha sonrasında yargılamak mümkün olamaz.

Öncelikle şunu belirlememiz gerekiyor:

Her ulus için geçerli bir ulus üstü “adalet uygulaması” diye bir şey yok.  Dünyanın en gelişmiş demokrasilerinde bile o demokrasileri kuran ulusların kültürlerini, örflerini,   kurucularının hukuksal normlarını aşan ve bunlara “amir” bir üst ulusötesi norm söz konusu değil.

Dikkat edilirse AB Anayasası dahi, ulusların ulusal devletlerinin  bütünlüğü konusunu, o ulusların kendi hukuk yapılanmasına bağlamıştır.

Hal böyle olunca HDP gibi etnik ırkçı bir partinin siyasetinin geçerliliği veya herhangi bir siyasi söylemi var sa bile bu söylemin Türk ulusal devletinin kuruluş ilkeleri ile ( Bazıları kuruluşumuzda lâik olmadığımızı söyleyebilir ama bu durum Türk devrimiyle zaten fiilen hayata geçirilmiştir.) ne kadar bağdaştığını sorgulamamız gerekmez mi?

HDPli sözde siyasetçiler siyasetlerinin PKK ve onun önderi tarafından belirlendiğini asla saklamıyor. Emirlerini doğrudan doğruya bir bebek katilinden alıyorlar. Bir vatan hainini alenen savunuyor ve onun  sözde önderliğini, sözde ilkelerini silah zoruyla, tehditle Türk Ulusu’na kabul ettirmeğe çalışıyorlar.

HDP eline doğrudan silah almaksızın, eline silâh geçirmiş Kürt etnik bölücülüğünün sözcülüğünü yapıyor.

Ne yazık ki hiçbir ama hiçbir solcu “ Türkiye’nin bir Türk devleti olması tartışılamaz bir gerçektir. Bunu tartışmaya dahi açmağa kalkmak vatana ihanettir!” diyemiyor.

Bunun sebebi basit: Sol ideolojisi itibariyle aslında Atatürk’ün öncülük ettiği Türk devrimine yabancı kalmış, enternasyonalist bir ideolojik kamp olarak yaşıyor. Bu kampın içinde, Türk adına, Türk kültürüne, Türklük bilincine, Türklük gururuna dair herhangi bir değer ve norm barındırılmıyor.

Lâikliğe, akla değer veren insanlar da artık yavaş yavaş solun çizdiği bu Türk dışı “uygarlık” tablosuna adapte olmağa ve böylece yalnızlıktan kurtulmağa çalışıyor.

Bu arada ne oluyor?

Bu arada İslâm’ı kullanarak Türk’ü islam dışı ve ırkçı bir kabile olarak görenlerle Türklüğü “ büyük insanlığın “ dışında kalan işgalci bir ırk olarak gören Kürtçüler, Türk düşmanlığı cephesini “ vatansız solcularla” birlikte daha da genişletiyor.

Solun içinde “ Türk” demeden, Türklüğüyle öğünmeden, Türk’ü dünyanın geri kalanından kutsal ve üstün bilemden “vatansever” olunabileceğini sanan fiilen vatansız ve kimliksiz bir kitle büyüdükçe büyüyor ve o kitleyi de “Ne Türk dedim ne Kürt” kaçamağıyla siyaset yaptığını sanan CHP temsil ediyor.

Böylece Atatürk’ün açık Türkçülüğüne, vatanseverliğine, bağımsızlık idealine silahsız da olsa saldıran herkes “demokrasi sınırları içinde” kabul ediliyor. Oysa  Türk ülkesinin kuruluş ilkeleri  silahsız da olsa saldırıya uğradığında savunulmazlarsa  silâhlı bölücü saldırıların zımnen ve ivedi biçimde kendilerine meşruiyet zemini elde edecekleri unutuluyor ya da görmezden geliniyor.

Bir arakdaşım HDPli sözde vekillerin yargılanmasına karşı çıktığını söyledi. Bunun onları daha da saldırgan ve dahası “meşru” yapacağından bahsetti.

HDPli vekiller doğru sebeplerle ve doğru şekilde mi tutuklanmıştır ben de emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var. HDPli vekillerin arzu ettikleri şeylerin hayata geçmesine izin verirsek, ülkenin bir kısmı Kürdistan diye bölünecektir. Söylediklerinin sonuçları apaçık Türk ülkesinin bölünmesi olarak ortada olan insanların barışçıllığından bahsetmek belki başlangıçta safdillik kabul edilebilir ama bu körlükte bir müddet daha ısrar, gaflete, hamakate en sonunda da ihanete dönüşür.


Ne yazık ki solun en vatansever kesimlerinin dahi içine alan norm kayması, HDPli  sözde siyasetçilerin aslında normal, barışçı, uygar insanlar olduklarına dair  bir ikna ortamı yaratıyor. HDP’nin “normal” sayılmasıyla birlikte Türk vatanını savunmak ve Türk olmak zorlaşıyor. Kimin umrunda?

26 Eylül 2017 Salı

Türkiye’de Saptırılmış Ahlâkî Yükümlülük Sorunu


Çok uzatmayacağım. Sanırım twitter bu konuda çok etkili oldu. Bazı şeyleri düşünürken işi uzatırsam gene de kusura bakılmasın.
Önce aklıma “şantaj rejimi” terimi gelmişti. Bu terim, fiili durumu özetlemek için uygundu ama işin felsefi bağlamını tam ifade edemiyordu.

Türkiye’deki şantaj rejiminin etik bağlamına sanırım “ Saptırılmış Ahlâkî Yükümlülük/ Mükellefiyet “diyebiliriz.

Saptırılmış ahlâkî yükümlülüğün iki yönü var. Bu iki yön ile bizi açmazlara sürüklüyor.

Birinci yön Müslümanların, dinlerine dayanarak geliştirdikleri, cinsel ayrımcılığa, cinsel  tecrite ve cinsel aşağılamaya dayalı “femofobik” yani kadın korkusuna dayalı  ahlâk.

Bu ahlâkın, temel hakların korunmasına dayalı “ zarar vermemek iradesi” ile uzaktan yakından alâkası yok.

İkinci yönü de:  Bu saptırılmış ahlâkı, “ahlâk kelimesini  açıkça sömürerek bağlamından çıkarmak,  daha sonra da sapkın ahlâk anlayışının normlarını bu saptırılmış bağlamla ahlâkın gerçek anlamını benimseyenlerin üzerine yüklemek.

Sorun ahlâk kelimesinden kimin ne anladığında düğümleniyor. Meselâ  cinsel eğilimlerinden veya zaaflarından dolayı Müslümanların şantajına uğrayan ( Ki bu şantaj ahlâkı Müslüman iktidarının temel yönetim aracı haline gelmiş bulunuyor) insanlar, Müslümanlara “Senin ahlâk dediğin ne ki beni kendi ahlâkınla yargılayabiliyorsun?” diyemeyecek bir duruma geliyorlar.

Saptırılmış ahlâkî yükümlülük durumu, başka ve sapkın bir ahlâkî kabulün, normal insanlar üzerine bir deli gömleği gibi giydirilmesi halidir.

Bu halin ortadan kaldırılabilmesi için cahil ve şantajcı Müslüman muktedir çoğunluğun kınaması , ayıplaması değersizleştirilmelidir. Ülkeye egemen olan  şeriatçı  Müslüman  seçmen kitlesinin neyin ahlâkî sayılacağına dair en ufak bir ilgisi ve bilgisi yok.Resmi şeriattan korunmak için önce  fiilî şeriat normlarının egemenliğine karşı çıkmalıyız. Türkiye’nin bilime ve devlet ciddiyetine ulaşabilmesinin tek yolu budur.



Tespitim Geldi: Ortadoğuluyuz!!

TESPİTİM GELDİ: Az önce gene gaflete düşüp internetten Tarihin Arka Odası'nı açtım. Bir kez daha anladım ki bu ülkede bir barış gelmesi mümkün değil. Bu ülkede henüz rejim değişmedi. Halen LAİK bir yönetim sözkonusu... Erhan Afyoncu; "Ateist birisi olabilirsin ama kimseye kurban kesme konusunda vahşettir, şudur budur diyerek hakaret edemezsin" dedi. Doğru bu sözün altına imza atarım. Çünkü kurban kesmek bu milletin büyük kısmının hayatının normali ve inancının gereği. Bunun ü...zerine sözü alan Murat Bardakçı; "Daha açık söyle bunlara tarih boyunca gavur derlerdi, daha da açığı kafir denirdi" dedi. Bu söz alenen açık olarak inananları inanamayanlar üzerine kışkırtmaktan başka neticesi olmayan bir boş boğazlıktır. Hukuken bir cezası var mı bilmem ama bir ateiste ancak ve ancak bir şeriat devletinde böyle hitap edilebilir. Karşılığı da muhtemelen ölümdür.
Laik bir ülkede dini ritüelini yerine getirene hakaret edilemeyeceği, aşağılanamayacağı, dışlanamayacağı gibi bu ritüele inanmayan da tahkir edilip hedef gösterilemez... Zaten dini inancını yaşayanın ilkel bir görüntü oluşturmadan kesimini gerçekleştireceği ortamı sağlanması halinde, kimsede bundan rahatsız olmaz...
BEDENEN BATILI GÖRÜNSEK DE RUHUMUZA İŞLEMİŞ OLAN ORTADOĞULULUĞUN BİR GÜN BİRBİRİMİZİ KESMEMİZE NEDEN OLMAMASINI DİLİYORUM...


Facebook'ta ilk yayınlandığı tarih: 26 Eylül 2015

20 Eylül 2017 Çarşamba

Tespitim Geldi: Kabile Ruhu

Milletaltı yapıların çok güçlü asabiyete sahip olduklarını sosyolojinin anlattıkları kadar, yaşadıklarımızdan da biliyoruz. Bazı yazarların kabile ruhu diye de tabir ettikleri bu yüksek asabiyet, kabile içindekileri bizden sayarak kutsayan, dışındakileri de düşman olarak görmese bile dikkate almayan bir çeşit ilkel güdüyü üretmektedir. Kabile ruhu kendi dışına kapalı olduğu için, dış dünyayı analiz edebilmek için kullandığı verileri de yine kabile içinden sağlar. Dolayısıyla analiz çıktılarındaki doğrular doğru olmayabilir, yanlışlarda yanlış olmayabilir. Ama bunun ifade edilmesine tahammül gösteremeyecek bir öfkeyi de, şiddeti de üretir. Bu kapalı sistem sürekli kendini doğrulayarak, ya da dışarıdan sadece kendini doğrulayan veriler alarak içine daha da kapanır. Sonuç olarak yaşamda asıl hakim olan değişimin ve gelişimin karşı konulmaz gerçekliği karşısında uzun süre direnebilme iradesi gösterseler bile, bu tür kapalı sistemler gün gelir dağılır ve yok olurlar.
Millet olma iradesinin zayıfladığı dönemlerde kabileleşme temayüllerini takım taraftarlığında, hemşeri dernekçiliğinde, etnik arayışlarda, ideolojik kurumlaşmalar gibi yapılarda sıkça görüyoruz. Millet düzeyindeki topluluklarda ancak yüksek fayda üreten demokrasinin kurumlarının birer kabile haline dönüşmesi ve mensuplarının kabile ruhuyla hareket etmesi başarının ödüllendirilmesi, başarısızlığın bedelinin ödenmesi gibi işleyişi mükemmelleştiren yapıları işlevsiz kıldığını malesef görüyoruz.
KANAATİMCE FİKRİ HÜR VİCDANI HÜR NESİLLERİN BU ŞARTLAR ALTINDA VAR OLMASININ MÜMKÜN OLMADIĞI GERÇEĞİ İLE YÜZLEŞMEMİZ GEREKİYOR.


Facebook'ta ilk yayın tarihi: 19 Eylül 2015

Tespitim Geldi: Akıl Tutulmalarımız

 Prensip olarak öldürülmüş terörist resimleri paylaşmıyorum. Az önce operasyonlarda öldürülmüş PKK'lıların paylaşan bir sitede bir yorum okudum. ...Yorumu yazan kişi PKK ve KCK'yı masum çocukları dağlara götürüp, beyinlerini yıkadıktan sonra öldürülmelerinden sorumlu tutuyor ve suçluyor, buraya kadar iyi, sonra dönüyor, ey bordro bereliler sizde bu çocukları öldürdüğünüz için suçlusunuz, 5-15 ya da 20 yaşındaki çocuklardan terörist mi olur? diyor. Söyleyen kişi Muğla'da yaşayan bir vatandaşımız. Ömründe bir gün bile teröristle karşılaştığını sanmıyorum, bu yüzden bilemez ama hakkaniyet adına yaptığı kınamayı red ediyorum.
Bu çocuklar kaçırılıncaya kadar masumdular, beyinleri yıkanıncaya kadar da masumdular ama ellerinde silahlar, bellerinde bombalarla sizi öldürmeye geldiklerinde yaşlarının ne olduğu değil eylemlerinin niteliği önem kazanır.
Bordo bereliler şu anda terörle mücadelede en deneyimli, en etkili gücümüz, onlara söz söylemek kimsenin haddi değildir. Ancak bırakınız bordo berelileri herhangi bir polis ve askerin en önemli vazifesi, birincil vazifesi, önceliği kendisinin hayatta kalmasıdır. Bu yüzden herhangi bir çatışmada ölmeden önce öldürmek zorundadır. Aksi takdirde ilk olarak kendi anası bacısı ağlar, varsa evlatları yetim, karısı dul kalır, babası dert sahibi olur.
Elbette gönül ister ki terör örgütünün elindeki bu evlatlarımız emperyalist güçlerin maşası olmasın, okusunlar, adam gibi bu milletin onurlu her ferdi gibi bu ülkeye hizmet etsinler... Başlangıçta zorla bile götürülseler ilk fırsatta kaçmayıp, dağda ovada, şehirde sokakta eylem yapıyorlarsa, insanları taciz ediyor, güvenlik güçlerimize kurşun sıkıyorlarsa bunun bedelini öderler...
BU TİP AKIL TUTULMALARI YÜZÜNDEN EĞİTİM KURUMLARIMIZLA, YASALARIMIZLA, İDARİ VE SİYASİ UYGULAMALARIMIZLA TERÖRLE MÜCADELEDE YETERİNCE KARARLI OLMAYIŞIMIZIN BEDELİNİ BU ÜLKENİN GENCECİK ÇOCUKLARI ÖDÜYOR...


Facebook'ta ilk yayın tarihi: 20 Eylül 2015

18 Eylül 2017 Pazartesi

Tespitim Geldi: Elimizden Kayıp Giden Şehir

Bugün muayene olmak için gittiğim Iğdırlı aile hekimimizin batıdaki bir il'e tayin istediğini öğrendim. "Terör yüzünden mi?" diye sordum. "Evet"... demedi belki ama "hayır" da diyemedi. Sadece "Burada kalmamız için bir sebep kalmadı, birazda biz rahat edelim" dedi...
Iğdır küçük bir yer, yaşaması zor bir şehir, entellektüel alışkanlıklarınıza karşılık gelebilecek hiç bir şey yok, aksine yollar ay yüzeyinden beter, kaymak gibi asfaltlar, hemen toplanan çöpler yok, çarpık kentleşme yüzünden iç içe girmiş evler, sokaklar, ara sokaklarda dolanan tırlar, koyun sürüleri, asla sağına soluna bakmayan yayalar, motorsikletler, bisikletler vb. var. Yolda yürürken beşinci kattan başınıza halı da silkeleyebilirler, su da sıçrayabilir....
Küçük bir ilçe iken birden vilayet oluvermiş, daha ham iken pişmeden üniversite şehri olmuş... Burasının şehir gerçek manada bir şehir olması için zihniyetinin değişmesi gerekli bu da en az elli yıllık süre demek... Bunu hızlandıracak bir katalizatör malesef yok.
Ancak bu şehir boynundan büyük bir yükün sorumluluğunu taşıyor. PKK terörünün hedefinde, adım adım işgal ediliyor. Doğu karadenize uzanan yolun ağzını tıkayan nüfusu halen Türk olan ve devletten yana yerli Kürtleri bulunan bir şehir. Bu yüzden Iğdır sıradan bir şehir değil, önemi boyutlarının çok üzerinde olan bir şehir. Burası düşerse bütün doğu anadolu düşer. ANI KURTARMAYI SİYASETLERİNİN ODAĞINA KOYANLARIN ANLAYAMAYACAĞI BİR ŞEY BU. BİZ BU ŞEHRE KIYMAYIN DEDİK DURDUK... MALESEF KIYDINIZ, SON ŞANSI DA HARCADINIZ... İHTİRASI AKILLARININ BİR KARIŞ ÖNÜNDE KOŞANLAR SİZLER, ASLINDA TÜRK MİLLETİNE KIYDINIZ, BİLİNİZ İSTEDİM...

İlk yayınlandığı tarih: 18 Eylül 2015

16 Eylül 2017 Cumartesi

Tespitim Geldi: Öfkeyle kalkan, zararla oturur!


Bir takım kendini bilmezler, suçun şahsiliği ilkesi göz ardı ederek yaşlı bir kadını ömrünü sürdüğü topraklarda, yeni gömüldüğü mezarından çıkarıp, göç ettiği memleketi Tunceli'ye gömülmesiyle sonuçlanan büyük bir densizlik yaptılar.
Olay vahimdir, birlikte yaşama iradesine vurulan ağır bir darbedir, töremize de aykırıdır. Öncelikle seksen yaşındaki bir kadın aksi ispatlanmadığı sürece kızının fiillerinden sorumlu tutulamaz. İkincisi kadın bir Türk toprağı olan Tunceli'den göç etmiş, yine bir Türk toprağı olan İncek'e yerleşmiş sıradan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Anayasamıza göre Türk'tür ve öldüğü zaman herhangi bir Türk toprağında gömülmek gibi hakkı vardır. Üçüncüsü ölülerle kavga etmek bu büyük milletin çocuklarına yakışmaz, ölen ölmüştür, iyi fiilleriyle hayırla yad etmek gerekir, hataları varsa da öldüğü için kendisini savunma imkanı yoktur. Dördüncüsü ise, en vahim olanı da budur. Vahim hadise fiilen Kürt milletleşmesi için kullanılabilecek sağlam bir malzeme üretmiştir. Yani yaşanan olayla kendisini aynileştirecek bir kısım vatandaşımızın yüreğinde derin bir olumsuzluk yaratarak düşmanlık hislerini besleyecektir.
Milletleşme ırkçılıktan beslenmez, çünkü millet ortaklaşmanın, ana akım bir kültür içine dahil olup, bir olmanın bir ürünüdür. Türk milleti Bozkır'da yay tutan kavimlerin bir araya gelmesinin bir çıktısıdır. Bu millet, bir büyük nehir gibi çevresinden gelen kaynaklardan beslene beslene kadimden geleceğe akmaya devam edecekse her şeyden önce bu tür ahmakça işler yapmaktan uzak durulmalıdır. Öfkenin zapt edilmesi gereken bir illet olduğu unutulmamalıdır. Ataların dediği gibi "Öfkeyle kalkan, zararla oturur!"

31 Ağustos 2017 Perşembe

Sosyal Zekâ Geriliği

 Arzu Edilmiş Türsel Gerileme

Özellikle trafikteki davranışlara dikkat ettiğimde bile dehşet verici  bir eksiklikle karşılaşıyorum: Sosyal  zekâ  geriliği.

Sosyal zekâ geriliği ne?
Sosyal zekâ geriliği, toplumsal yaşamın sürdürülmesi için gereken asgari nezaketten ve özenden yoksun olmak, şeklinde tanımlanabilir.
Sosyal zekâ, bir toplumda ihtiyaçlarımızın, diğer insanlarla uyum halinde yaşayarak giderilebileceğini bilmekle başlıyor. Aslında sosyal zekâ en ilkel haliyle hayvanlarda da görülüyor.
Bizi diğer canlılardan ayıran özellik ise ilişkilerimizin güce değil rızaya dayanması. Yani bizde bir alfa erkeği çıkıp da herkesi kendisine içgüdüsel olarak itaat ettirmiyor. ( Gerçi Türkiye örneğinde böyle olup olmadığı da ciddi anlamda tartışmalı ya neyse…)
Başka insanları razı etmek için belli ikna yöntemlerini kullanmamız gerekiyor.
Trafik kurallarının ölüm tehlikesiyle doğrudan ilişkisinden dolayı ise hiç kimse bunları tartışmaya açmıyor, açamıyor.

Peki Türkiye’de ne oluyor?
Türkiye’de direksiyon simidini çevirebilen her iki ayaklı, “araba sürebildiği” iddiasıyla  bin küsur kiloluk çelik yığınlarını yollara çıkarabiliyor. Bunu yaparken ölüme sebebiyet verebilecek ihlalleri gözü kapalı yapabiliyor.
Bir başkasının ölümüne sebebiyet vermenin vicdani sorumluluğunu bile umursamayan bir yığın veya primat sürüsü, Türkiye’de toplumun bütün geleceğini, hayatını etkileyecek kanunları tek bir oyla  yürürlüğe koyabiliyor.

Peki ama bu  insanlara “primat sürüsü” demek hakaret mi? Bana kalırsa bu, hakaret değil.
Çünkü sosyal zekâ yetmezliği yaşayan ülkenin yaklaşık yarısı sadece ve ancak kendi ölümü pahasına bile olsa, nefret ettiği, düşman kabul ettiği insanların yok olması için her şeyi yapabilecek durumda.
Bu insanlar, iktidarın seçmenleri.
Bu insanlar hayvanların sürülerinin geleceği için uygun davranmak eğiliminden bile yoksun bir halde yaşıyorlar.
Hemen şimdi, şu an , nereden gelirse gelsin her türlü menfaati kapabilmek dışında hiç bir hayatta kalma yöntemleri ve becerileri yok.
İktidar partisi seçmen kitlesi, kendi başına üretemeyeceği her türlü değeri üreten insanların kanını emerek hayatını günlük yaşıyor.

Bu yaşayışla insan toplumunun sürdürülebilmesi mümkün değil. Bu yaşayışın sahiplerinin, bir başkasını iknaya çalışması, bir  şeyi rica etmesi, özür dilemesi vs mümkün değil.
Nitekim merkez sağ seçmenin reytinglerinin yarattığı dizi  film kepazeliklerinin ortak noktası, uluslaşmış Türk toplumunun kızlarının feodal Kürt kabileciliğince kullanılması, aşiretlerin intikam hikâyeleri gibi öğeler.

Sosyal zekâ geriliği, yaşamı açıkça korumak lüzumunu dahi idrak edemeyecek kadar kendi içine kapanmak ve ancak kendi benzerleriyle  sürü halinde hareket etmek olarak beliriyor.
Sosyal zekâ geriliği, bilinçli bir tercih aynı zamanda. Bu tercih çocuklara da  aktarıldığından Türkiye’de “insanca yaşamak becerisinden yoksun”  bir başka evrimsel tür ortaya çıkıyor: “Homo simplex”…

Bu tür her türlü değerden ve normdan yoksun bir halde H. Sapiensleri ölümüne sömürüyor. İnsanlığın nimetlerini insanlığın sorumluluğunu üstlenmeden elde etmek istiyor.
Sosyal zekânın gelişmesi için öncelikle H.simplex’in bir müddet siyasetten kesinlikle men edilmesi ve bu müddet zarfında bu kitlenin çocuklarının ailelerinin ilkelliğinden uzaklaştırılarak eğitilmesi     elzem görünüyor.
Türkiye’de arzu edilmiş bir ilkelleşme bütün hayatımızı tehdit ediyor.                                                  



22 Ağustos 2017 Salı

Ne zamandır yazmıyorum.?

Ne zamandır yazmıyorum.?
 İyi ama neden?
Öncelikle bir “kitap çalışmasının içindeyim”.
“Bir şeylerin içinde olmak” şu sıralarda pek popüler bir deyim.
Bu arada şunu belirtmeliyim:
Blog bana göre oldukça kişisel ve samimi bir şey.  Gene de ben onu arkadaşlarımla paylaşmayı seviyorum. Bu  elimizdeki ekmeği paylaşmak gibi.
Epeydir  yazmadığım için blog  Google aramalarında geriye düşmüş.
Peki ama  bir blogdan ne beklemeliyiz? Yüksek reklam geliri falan mı? Bu sadece sanayileşmiş ülkeler için anlamlı bir beklenti.
Şahsen ben bloğu, kendi düşüncelerimi toparlama odası gibi görüyorum.
Tabii bunun için öncelikle sürekli düşünmek gerekiyor.

Umarım her şey yolunda gider. Blogu okumağa devam ederseniz sevinirim.

Kullanım Kolaylığı ve Estetik Bir Arada

Derin dondurucuların faydalarını anlatarak zamanınızı almayacağım, uzun süreli gıda depolama için başka bir seçeneğin olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Henüz bilmiyorsanız da, bu yılki Kurban Bayramı’nda öğreneceksiniz zira etleriniz buzdolabı içerisinde en fazla bir hafta dayanacak! Yani ister et, isterse de diğer gıdalar için uzun süreli depolama yapmak istiyorsanız, bir derin dondurucu kullanmanız gerekiyor. Bu bakımdan iki seçeneğiniz var: yatay ve dikey derin dondurucu modelleri. Yatay olanlar bir sandığı andırıyor ve kapakları üst kısımda yer alıyor. Dikey olanlar ise aynı bir buzdolabı gibi: Kapakları ön kısımlarında bulunuyor ve (isminden de tahmin edebileceğiniz gibi) dik şekilde kullanılıyorlar. Ben, tercihimi dikey derin dondurucu modellerinden, hatta daha net söyleyecek olursak, UED 5170 DTK A++ modelinden yana kullandım.
                                                               
Neden derseniz, her şeyden önce Uğur Soğutma markası güven veriyor. 60 yılı aşkın bir süredir derin dondurucu üretiyorlar ve bu nedenle benzersiz bir uzmanlıkları bulunuyor. Unutmayın, bu cihazları on yıllar boyunca kullanmak için alıyorsunuz ve he sağlamlıkları, hem de servis ağlarının yaygınlığı önem taşıyor. Uğur Soğutma, her iki bakımdan da beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor. Gelelim tasarıma: UED 5170 DTK A++, dikey bir derin dondurucu modeli. Ben bu tasarımı seviyorum zira kullanması daha pratik geliyor: Aynı bir buzdolabı gibi rahatça kullanabiliyor, hatta buzdolabının yanına koyarak uyumlu ve estetik bir görünüm elde edebiliyorsunuz (ben öyle yaptım, tavsiye ederim).
UED 5170 DTK A++ yalnızca 46 kilo, yani kimseyi çağırmama gerek kalmadan bir köşeden diğerine kolayca taşıyabiliyorum. İç hacmi 170 litre, sadece benim değil, komşularımın gıdalarını bile depolamaya yetiyor! A ++ enerji sınıfında olduğu için, neredeyse hiç elektrik harcamıyor. En sevdiğim özelliği de, elektrik kesintilerinde bile içindekileri 15 saat boyunca korumaya devam edebilmesi oldu. Sık sık kesinti yaşanan bir yerde oturuyorsanız, emin olun bu özellik çok işinize yarayacak. Satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a/100028 adresini kullanmanızı tavsiye ederim, peşin fiyatına 12 taksit yaptırarak kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Geniş iç hacimli, dayanıklı, pratik ve uygun fiyatlı bir derin dondurucu arıyorsanız, UED 5170 DTK A++ modelini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.
                                     
Bir boomads advertorial içeriğidir.

9 Temmuz 2017 Pazar

Yeni Parti / Türkiye'de Milliyetçi Bir Partiye İhtiyaç Kalmadı Mı?

Konuştuğum ki açıkça ifade etmek gerekirse hemen tamamı farkı profillerde ancak bir şekilde CHP ve MHP seçmeni olan  kişilerden oluşan, insanların ekseriyeti merkez sağda yeni bir parti oluşumunun gerekliliğine işaret ediyor.Gerekçe olarak da özellikle CHP kökenliler, AKP seçmenin mevcut iktidardan dolayı bir çıkmaza girdiğini ve yeni bir oluşumun, bu insanlara tercih yapma olanağı sağlayacağını belirtiyorlar. MHP kökenliler ise kendi oy verdikleri partiden umudu kesmiş gözüküyorlar. Yeni parti, aslında Meral Akşener hareketi olarak isimlendirmeliyim, eski MHP'lilerin öncülüğünde şekillendirilmeye çalışıldığı için fazla da sorgulamadan (Teşbihte hata olmazmış) 'sıtmaya' razı olmuş gözüküyorlar.
Şimdi şu sorgulanmalı,merkez sağ seçmenin niteliği nedir daha doğrusu merkez sağ seçmen tanımı nedir? AKP seçmeni bilinen eski tanıma uyuyor mu? On beş sene insan hayatında oldukça uzun bir süre, ortalama insan ömrünün 70 yıl olduğunu düşünürsek. Bu gün 25 yaşın altındaki bir nesilin bir kısmı AKP dışında bir siyasi iktidar görmedi diğerleri de ayırımı fark edebilecek yaşta değillerdi. Bu gençler yaşam tarzı, baş örtüsü, özgürlükler gibi kavramları mevcut iktidar marifeti ile öğrendi. Laik devlet işleyişi hakkında anlatılan tu kaka hikayeler ya da mükemmele yakındı şeklindeki öykünmeler dışında bir şey bilmiyorlar. Lider kavramını RTE ile özdeşleştirmiş durumdalar.Üniversite okuyanları tabii hala üniversite kimliğini koruyan üç beşinden söz ediyorum, daha şanslılar. Tabii internet ve sosyal medya etkileşiminden dem vurulacaktır; bazen fiili olarak yaşamak gerekir. İnternette yemek videoları izlemenin karnı doyurmadığı gibi..
Merkez sağ ile AKP öncesinde Demokrat partiden gelen bir gelenek vurgulanırdı. 
Mevcut iktidar da bir süre bu vurguyu yapmadı değil. Bu gün geldikleri nokta itibariyle böyle bir vurguya ihtiyaçları kalmadığı gibi dindar nesilden söz eder oldular. Bir de son on beş yılda baş örtüsü kullanım da gözle görülür artış olduğu saplaması yapılmalı. Bakın dindar sayısındaki artıştan söz etmiyorum, ekonomik siyasi ya da dini çekincelerin yanı sıra AKP'li yaşam tarzının bir göstergesi olan baş örtüsünden söz ediyorum. Daha vahimi bu tarzı  içselleştirmiş bir kitlenin sadece mevcut iktidar sempatizanları ile sınırlı kalmaması. 
Çok uzatılabilecek bu listeye,şehirli yaşam tarzının son on beş senede yok edildiğini ya da belirli alanlara sıkıştırıldığını ekleyerek son vereyim. 
Şimdi tüm bu saplamaların ardından eski tanıma uygun bir merkez sağ seçmenden söz edilebilir mi?Söz edilemez ise bu kitleye hitap etmesi umulan Merak Akşener hareketi mevcut iktidardan farklı olarak nasıl bir argüman üretecek? Örneğin; laiklik ve Atatürk vurgusu yapacak mı yaparsa hedef kitlesinin beklentilerini karşılayabilecek mi? Ekonomi politikaları ne olacak, tüketim ekonomisinden üretim ekonomisine evrilmeyi sağlaya bilecek mi? Bu vaadin, sözü edilen hedef kitle de karşılığı  var mı? Dış politika vs. konuları ya da eğitim sistemini mesela imam hatiplerin durumu ne olacağını, sormuyorum bile..
Amaç, AKP benzeri ancak AKP gibi kontrolden çıkmış bir parti ve lider yerine daha kontrol edilebilir üstelikte milliyetçi bir partinin kökleri üzerine temellendirilmiş yeni bir parti mi oluşturmak? Üstelik, bir taşla iki kuş vurulup hem mevcutlardan hem de milliyetçilerden kurtulmuş mu olunacak? MHP'ye oy verdiğini ifade eden birinin söylediği gibi milliyetçiler dernek olarak varlıklarını sürdürseler yeter mi? Tüm bunlar yeterliyse Ahmet Altan gibi liberallere neden kızılıyor? Sonuçta onlarında istediği bu değil miydi?
Bu sorgulamalar uzayıp gider. Akşener Hareketi henüz politikalarını açıklamadı. Başından bu yana bu işin içinde olanların yaklaşımları nasılını tartışmadan iktidar gelmek temelliydi. Şimdi yeni oluşuma milliyetçi-laik- Atatürkçü duruşu ile Ümit Özdağ katıldı. Bakalım, Hoca yeni neler söylecek? Aslında, bir çokları için mevcut iktidardan kurtulma umudu olan, en azından liberaller, CHP'liler ve umutsuz MHP liler için(Bekli bu üçlü ilk kez bu kadar yakınlaşmıştır.). Hedef kitle olan AKP seçmeninin ne düşündüğü,aslında hissettiği demek daha olur, hakkında bir fikrim yok. Bu parti gerçekten düşünüldüğü gibi bir işlev üstlene bilecek mi yoksa 2019 seçimlerinde hiç bekleyen bir yüze yer açmakla mı yetinecek?
Sadece yüksek sesle düşündüm. Ortada ne bir kurulmuş parti, ne parti programı ne de kapısına kilit vurulmuş bir MHP var. Tabii Ümit Özdağ'ın söyleyecekleri de mutlaka vardır. 


 

2 Temmuz 2017 Pazar

Türkiye’de Felsefe-Siyaset Çatışması




Vurun Kocasakal’a!

Son günlerde “Adalet Yürüyüşü” hakkında Ümit Kocasakal’a yöneltilen sosyal medya tepkileri dikkatimi çekti.

Bu tepkilerden bazıları onu, “haklı bir mücadeleyi eleştiren bir fırsatçı” olarak yargılıyor.

Kocasakal’ın konuyla ilgili iki yazısını okudum.

Bu yazıları okuyunca Türkiye’deki siyaset pratiğinin,  düşünme alışkanlığını ve yöntemini nasıl baltaladığını  daha açık anladım.

Öncelikle Kocasakal, “Adalet Yürüyüşü’ünün” meşruiyetini veya haklılığını sorgulamıyor. Fakat  siyasal somut bir eylemin sınırlılığına  dikkat çekiyor.

Siyasal eylemler, etkileri kısa vadeli ve sınırlı eylemlerdir. Genellikle kesin taraftarlık duygularını biler, keskinleştirir ve etkilerini toplumda yarattıkları istemli ya da istemsiz ayrışmayla gösterirler. Şurası bir gerçek ki siyasal eylemlerin yasamaya ait olan kısmı, ülkenin kaderi üzerine elbette kalıcı hasarlar yaratabilir. Buradaki “siyasal eylemden” kastımız, siyasal partilerin toplumsal tepkileri güdülemek için kullandıkları, miting, yürüyüş, toplantı gibi kısa süreli eylemlerdir.

“Adalet Yürüyüşü” özünde iyi niyetli bir eylemdir. Çarpıcı ve özet ifadeler barındıran, sloganik bir eylemdir.

Siyasetin bütün amacı iktidarı değiştirmektir. Demokratik ülkelerde bunun yolu halkın ikna edilmesidir.  Büyük kitlelerin iknaında kullanılabilecek en etkili yöntem ise slogandır. Sloganlar düşünceleri özetler, dillere pelesenk edilir, rahat yaygınlaşır ve taraftarlık duygularını güçlendirir.

Bunun yanında basit ve tekrarlanabilir hareketler de aynı işi görür. Haziran eylemlerindeki “Duran Adam” bunun tartışılmaz en iyi örneğidir.

Peki ama bir toplumun bütün  hayatı sloganlara ve basit eylemlere indirgenebilir mi? Ya da bir ulusun bütün hayatı siyasetten mi ibarettir?
Türkiye’nin makus talihi Atatürk’ten sonra ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi, genellikle popülist sağ siyasetçilerin karşı devrimciliğine bağlanır ve bunda  büyük haklılık payı vardır. Ama asıl sorun bu değildir.

Atatürk’ten kopan Türkiye, aslında felsefeden ve düşünceden kopmuştur. Türk merkezli bir düşünüş biçimini siyasete ve akademiyaya benimsetmek isteyen ve özgün bir Türk düşüncesi yaratmak isteyen Atatürk’ten sonra toplumun bütün hayatı, doğrudan doğruya siyasetçinin cahil keyfiliğine teslim edilmiştir ki asıl “karşı devrim” budur.

Bir çelişki gibi görünse de bütün bir hayatı politikadan ibaret hale getiren  “politizm”, kendisi dışındaki bütün örgütleri ve kurumları  etkisiz ve anlamsız bir hale getirmiştir. Böylece  Türk Ulusu’nun bütün hayatı, yasama ve yürütme erklerini ellerinde bulunduran insanların keyfi güç kullanımlarına terk edilmiştir.

Burada bir parantez açarak kıta Avarupası’nın  Germenik pozitif hukuk felsefesinin kabulüyle yargının , en nihayetinde kanun yapıcının esiri haline gelmesi durumunun ortaya çıktığını gördüğümüzde ki bugünkü durum açıkça budur, artık siyasetçinin müdahale edemediği hiçbir alanın kalmadığı da  görülmüştür. “Kanuna hapsedilmiş yargı”,  yasa yapıcı insanların kültürleri, bilgi düzeyleri ve inançlarıyla sınırlanmış yasa yapabilme kabiliyetlerinin lafzına, mutlak bağımlı olmak halini ifade eder.

Bu yapısal bağımlılık yargının bir müddet sonra yasama eliyle biçimlendirilip iktidara karşı tamamen etkisiz bir organ  haline gelmesine de sebep olabilir.

Konu dağılmış gibi görünse de aslında hayatı politikanın mutlak egemenliğine terk etmek anlamındaki “politizm”, en nihayetinde, yargıda lafız taassubunu ve esaretini getirdiği gibi toplumsal hayatta da “olgusal esareti” ortaya çıkarmıştır. “Olgusal esaret”  hayatı olgulardan ibaret yaşamak demektir. Olgusal esaret, hayvansal yaşama en yakın haldir.

Olgusal esaret, insanların ancak ve yalnız en yaşamsal somutluklarla ilgilenmesi halidir. Genellikle Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” ile meşrulaştırılır.

Bütün hayatı kapsayan ve bütün hayata hükmeden politika, insanların en nihayetinde ancak ve yalnız sloganlarla düşünecek ve sloganları anlayabilecek düşünsel seviyeye indirmek için elinden gelen her şeyi yapar.  Nazi Almanyası ve SSCB’de (ki SSCB’deki durumu kendi gözlerimle  gördüğüm için daha yakından biliyorum) her yerin sloganlarla ve propaganda afişleriyle doldurulmasının en büyük sebebi budur.
Peki ama politikanın bu mutlak egemenliği ve tasallutu nasıl engellenir? Bunun yolu hukuktan geçer.

Özellikle bizim gibi az gelişmiş ülkelerdeki temel sorun, hukukun, yargı uygulamalarından ibaret sayılmasıdır. Oysa hukuk, “hak ilişkilerine” ve “ temel menfaatlere(haklara) dair bitmeyen bir keşif sürecidir. Dolayısıyla hukuk, sloganik eylemin aksine çok daha fazla sözcüğe ve düşünceye ihtiyaç duyan fevkalâde zorlu bir çabadır.

Olgusal esaretin aksine hukuk, “ kavram egemenliğine” dayanır ve ihtiyaç duyar. Kavram egemenliği, hayatı  anlamlara dayalı biçimde korumağa yönelik bir çabadır. Kavram egemenliği, hayatı var eden  düşüncelerin en doğru, gerçeğe en yakın halini bulmak için anlamlar üzerinde düşünmek işidir. Kavram egemenliği, insan hayatına olguların değil de varoluşu sağlayan “anlamların” yön vermesi idealidir.

İşte Atatürk’ün Türk uygarlaşması hedefinin temeli, Türk Ulusu’nun yaşantısının kavram egemenliği içinde sürdürülmesi hedefidir.

Politizm, bu hedefi yıkarak Türk Ulusu’nun günlük yaşantısını asgari hayvansal ihtiyaçlarla güdülemek yönetimini benimsemiş ve ancak  hiç taşımadığı, asla sahip olamayacağı düşünsel yetkinlikle yönetilmesi gereken  son derece hassas yasama ve yürütme faaliyetlerini, en basit bir primat düşünsel seviyesinde ilkelleştirmiştir.

İşte Kocasakal- CHP sözde çatışmasının temeli bu çelişkili durumdur.

Kocasakal hiç bitmeyecek bir felsefî eylem ve kavram egemenliği ideali olarak gördüğü hukuksal çabanın sonucu olarak adaletin korunmasının gereğine işaret ederek kısa vadeli çarpıcı siyasi eylemlerin bu çabanın enerjisini  tüketebileceğine işaret etmiştir. Politizmin olgusal esaretinin doğal sonucu olarak da slogan bağımlısı kitlelerin tepkisine maruz kalmıştır.


Türkiye, kitap okumaktan aciz politikacıların Türkçe’nin felsefe dili olup olmadığına dair ahkâm kesebildiği geri bir ülkedir. Akıllı tahtaya Türkçe yazamayan politikacıların  slogan düzeyindeki  orta beyinlerinin, makarnanın olgusallığıyla insanları esir ettikleri ülkemde, Kocasakal’ın kavram egemenliğine dayalı hukuk ideali elbette anlaşılamıyor.

2 Haziran 2017 Cuma

Türkiye'de Türk Olamayan Sol


Bazen ne yazacağımı bilmiyorum ve basın imdadıma yetişiveriyor. Rakka operasyonu ile ilgili bir yazı popüler söylemle bir “muz orta” açtı.

Ender Helvacıoğlu “Rakka Operasyonu Kimin Operasyonu?” diye bir yazı yazmış. “Rakka operasyonu” ve  “kırmızı fularlı kız” arasında bir ilişki kurup kırmızı fularlı kızın aslında sosyalist falan olmadığını söylemiş. Neden böyle değilmiş? Çünkü Rakka operasyonu ABD’nin emperyalist operasyonuymuş ve hiç gerçekten sosyalist bir insan böyle bir operasyonda iş birliği yapar mıymış?

Yazının ana fikri “ Sosyalist doğuştan melektir!” Dolayısıyla sosyalistseniz zaten her şeyin en iyisini bilir, yapar ve asla kötü olamazsınız. Eh dünya da sosyalistler ve emperyalistler diye ikiye ayrıldığına göre bütün yapmanız gereken tarafınızı seçmektir.

Bu devirde, yani dünyanın aklı başında memleketlerinde   her şey aklın terazisine konabilirken  dünyanın böyle bölündüğüne inanan insanların var olabilmesi cidden inanılmaz.

Sevgili yazarımız dünyayı sosyalistler ve şeytan emperyalistler diye ikiye ayırırken  “ulus” denen şeyin varlığını unutmuş görünüyor.  Bu ne demek? Şu demek…

Suriye’ de Kürtler Kürdistan kurmak için terör   yapıyor, yani “sosyalist bir enternasyonalist adalet devleti” falan kurmağa çalışmıyorlar.

Suriye’de Kürtler, Irak Kürtleriyle beraber  bir  su ve petrol imparatorluğu kurmak için terör yapıyor.

Suriye’de Kürtler, Irak Kürtlerinin yaptıkları gibi “Türk’ten ve Arap’tan arındırılmış  bir Kürt  etnotopyası ” kurmak için terör yapıyor.

Suiye’de Kürtler dört ülkeyi birden bölerek toprak kazanmak için terör yapıyor ve sürekli insanlık suçu işliyorlar.

Ama  sevgili yazarımız bunları görmemiş bile. Yazı baştan aşağı sosyalizm güzellemesiyle dolu.

Yazının çıkarımı da şu: " Gerçek bir sosyalist, herhangi bir emperyaist operasyonuna katılmaz."  Bir  diğer çıkarım da şu:" Kürtler emperyalistlerle iş birliği ettikleri için yanlış yapıyorlar."

Bu yaklaşımı Aydınlık çizgisindeki  ulusalcılar da paylaşıyor.  Ama sorulmayan soru şu: Kürdistan kurulması için bizden toprak talep edilmesi veya kurulacak herhangi bir etnik Kürt devletinin sınırlarımız için tehdit olup olmayacağı yeterince önemli gözükmüyor mu?

Adları ulusalcı da olsa  sosyalistler, hâlâ aslında enternasyonalist ve “vatansız”. Onlar  hâlâ aslında Türk olmayan, Türk için düşünmeyi faşizm sayan “vatansız proleterler”…

Solcular, meşru bir devlete karşı yabancılarla işbirliği yapıp da ihanet eden,  Ortadoğu’daki Türk varlığını en büyük düşman sayan, açıkça etnik ırkçı, feodal , otoriter Kürt silahlanmasından hiç endişe etmeyip de köktenci Amerikan karşıtlığından ahlâk  damıtılabileceğini sanıyorlar.


Türkiye’de sol galiba aslında hiç değişmemiş. Yani birileri, “Amerikan /emperyalist karşıtı”  herhangi bir orduyla ülkemizi işgale falan kalksa muhtemelen bu abiler “ Yaşasın halkların kardeşliği!” diyerek Türk askerine silah çekerse şahsen hiç şaşmam.

26 Mayıs 2017 Cuma

Neo Liberalizm Ölüyor Mu?


 Sol  Neoplazik Pseudo Entelektüel Kitlede Kafa Karışıklığı

Soner Yalçın’a Kısa Bir Cevap

İktisadın ilginç görevi, insanlara,
 tasarlayabilecekleri şeyin hayali hakkında 
ne kadar az şey bildiklerini göstermektir.
Soner Yalçın “ Hayek’in neoliberalizmi ölüyor!” demiş. Hiçbir liberal de çıkıp “Aga sen neo liberalizm nedir, Hayek kimdir, bilir misin?” diye sormamış.

Bilmeyenler için azıcık açalım: Hayek bir neo liberal değildir. Hayek, hukuk, iktisat, sosyoloji gibi sosyal bilimlerin tamamının birbiriyle ilgisini savunarak bunların  bir tür sosyal  bilimler disiplini düşüncesi altında  beraberce  incelenmeleri gerektiğini söylemiş, Nobel Ödüllü bir iktisatçıdır.

Soner Yalçın,  har zamanki solcu savrukluğu ve sorumsuzluğuyla  muhtemelen hayatında tek bir kitabını bile okumadığı  bir iktisatçının “neoliberalizminden” dem vurabiliyor. Öncelikle onun bu sol ego şişkinliğine değinmekte fayda var. Bu , solun, sağlıksız büyüyüp gelişen “entellektüelimsi” ya da yalancı( pesudo) entelektüel  bilincinin bir arazıdır, belirtisidir.   Hemen hemen bütün solcularda olduğu gibi Sayın Yalçın’da da “ Marx her şeyi keşfetmişti. Dünyayı salt maddeye ve akla dayanarak açıklayabiliyoruz! Nihai çözüm  bulundu!” inancı,  bir “kendiliğinden entelektüel” olmak  yanılgısını yaratıyor, görebildiğimiz kadarıyla. Sözde materyalist ve akılcı olduğunu düşünülen bir düşünürün sözleri, ayetleştirilip bunlara iman edildiğinde, “entellektüeller gibi okuyup yobazlar gibi inanan bir  yalancı (pseudo) entellektüel büyümüş kitle” meydana geliyor ki. Bu kitle gerçek düşünceye ve entelektüel ahlaka yabancı olduğu için  adeta bir “neoplazi” haline geliyor.

Bu neoplazik yalancı(pseudo) entelektüel kitlenin Marx’tan ve onun "sahabesinden" ve "halifelerinden" başka hiçbir şeyi okumağa ihtiyaçları da kalmıyor. Hayatıi imanlarını doğrulayan örnekler olarak okuyup sürekli iman tazeliyorlar. Ama dünyada her şeye ilgi duyarak da entelektüel olduklarına kendilerini kandırmayı da seviyorlar.

Sayın Yalçın’a ve hayran kitlesine   Hayekle ilgili öğretmemiz gereken  ikinci ve daha özel bilgiler şunlar:

Hayek toplumsal bilimler disiplininde “ Kendiliğinden doğan toplumsal düzen” fikrini en ayrıntılı ve anlaşılabilir şekilde yerleştiren insandır.  Marx’ın sözde “akılcı” materyalizminin mantığını “kurucu rasyonalizm” olarak niteleyerek toplumsal düzenlerin nasıl bir evrimsel rasyonalizmle kendiliğinden meydana geldiğini Marx ve sonrası halife düşünürlerin hiç birinin aklının alamayacağı kadar vazıh bir biçimde ortaya koymuştur.

 Toplumsal felsefeleri, “ Evrimsel rasyonalist” ve “ Kurucu rasyonalist” diye sınıflandırarak, toplumsal düzenlerimizi etkileyen siyasetleri, nasıl tahlil etmemiz gerektiğine dair çok önemli bir  fikirsel  araç kutusu temin etmiştir. Peki meselâ Soner Yalçın ağzına geldiği gibi “neoliberal” diyerek hakaret ettiği Hayek hakkında bunları biliyor mu? Hiç sanmıyoruz.

Meselâ  Hayek’in 1995’te çevrilmiş “ Kanun, Yasama Faaliyeti Ve Özgürlük”(1. Cilt, İş Bankası Yayınları) adlı kitabının daha girişinde anayasacılığı nasıl incelediği  ve anayasal düzenleri muhtemel zaafları ile ilgili  yazdıkları hakkında, Soner Yalçın’ın veya herhangi bir solcu okumuşun bir fikri var mıdır? Hiç sanmıyoruz. Çünkü eğer bu kitabı okumuş olsalar bu gün yaşadığımız anayasa krizi hakkında Marx ve halifelerinin aklına bile gelmeyecek bir ferasetin ve derinliğin nasıl sergilendiğini görebilirlerdi.

Bir röportajda muhafazakâr olup olmadığı sorusuna,  kendisini bir Whig olarak tanımlayabileceğini söyleyerek cevap veren  Hayek’i, “neoliberal” diye nitelemek cehalet ötesi bir taassuba işaret ediyor. Whigler kısaca  İngiltere’de  19.YY’da meşrutiyetin güçlenmesini isteyen gruptur.

Sınırsız bir demokrasidense, hukuk devleti olan bir monarşiyi tercih ederim.”* sözünün altına, sahibini bilmese imza atacağını düşündüğüm Soner Yalçın’ın  Hayek’i neoliberal diye nitelemesi gerçekten çok ucuz kahramanlık gibi  görünüyor.

Bugün Türkiye’de  başımıza gelenlerin “sınırsız demokrasi” felaketi olduğunu idrak edebilecek tek bir Marksist düşünür bile yokken  Hayek’e neoliberal demek utanılası bir bilgisizliktir.

O halde neoliebralizmi de  Sayın Yalçın’a  ayrıca izah etmemiz icap ediyor. Neo liberalizm, Smitgil  serbest piyasa iktisadının fırında ısıtılması değildir. Neoliberalizm, liberalizmin, “üretim ve paylaşımla” ilgilenen daha kolektivist  koludur ki Soner Yalçın ve benzerlerinin içine dahil edilebileceği  “sosyal demokrasinin” neredeyse yapışık ikizidir. Neo liberaller  “ gerektiği hallerde” mülkiyete devlet müdahalesini mazur gören, gelirlerin daha adil paylaştırılması gerektiğini savunan ve özde liberal falan da olmayan bir sözde  liberal koldur.

Neoplasitk   yalancı entelektüel sol kitle, “piyasa”, “arz-talep”, “marjinal değer”, “ mukayeseli üstünlük”, “sübjektivite”, “ fayda”, “menfaat”, “ temel haklar”  gibi kavramları hiç bilmediği için toplumsal düzen denen şeyle hukukun ve iktisadın ilişkisini de anlayamıyor. Dolayısıyla Marx’tan mülhem  “ Devlet eline bir rende alıp bütün pürüzleri ortadan kaldırsa adalet yerini bulur…” tarzı bir hayalcilikle önlerine gelene, ağızlarına geleni savurmakta sakınca görmüyorlar.
Devletin daha fazla  planlar yapması,
 bireylerin planlamalarında daha çok zorlanmalarına yol açar.

Ama Sayın Yalçın’ı kırmayalım, kısa bir başka cevap verelim: Neoliberalizm ölmüyor! Aksine kollektivist  hümanist sömürünün elinde, günden güne temel haklara ( Bilmeyeceğini düşünerek onları da sayalım: Hayat, mülkiyet ve hürriyet) daha güçlü saldıracak bir şekilde semirtiliyor.

Sayın Yalçın’ın kemikleşmiş egosunu değiştirmemiz mümkün değil ama hayranı olan genç arkadaşlara Hayek’i, teleolojik(kasıtçı, erekçi, amaççı, amaç/faydacı) “devrimci” magazin  yazarlarının dedikodularıyla değil de kendi eserleriyle  tanımalarını salık veririz.









*Yanılmıyorsam “ Hukuk, Yasama Ve Özgürlük” 3. Cilt)