5 Nisan 2018 Perşembe

İdrak Binasının Tuğlaları: İdeler



İdeler gerçek midirler?
Belki bu soruyu “ İdeler gerekli midirler?” diye sormalıyız.

Platon  ideleri yaratılışın temelinde, göksel bir yere yerleştirmişti. Böylece onlar bize göklerden geliyordu. Taşan bir ilahi iradenin eserleri olarak ele alındıklarında üzerlerinde tartışılacak pek bir şey kalmıyordu.

John Locke ise dünyaya boş bir tahta gibi geldiğimizi söylüyordu. O halde ideler bize yaratılışımızla  beraber verilen göksel veriler değillerdi.

İde kavramsallaştırması önemli bir keşifti ama bu keşif olaya yanlış bir pencereden bakılarak gerçekleştirilmişti.

Platon, felsefeyi “ilahî olanın anlaşılması” gerektiği şeklinde anlıyor ve insanların da doğanın geri kalanı gibi uyması gereken “yasaları” bulmağa çalışıyordu. Şüphesiz doğanın insanlar dahil her unsurunun kaçınılmaz olarak uyduğu bazı “yasaları” vardı.

Platon’un temel hatası insanları, insan gibi düşünerek açıklamak yerine her şeyi Tanrı gibi düşünerek açıklamağa çalışması olmuştur. Sanırım ki o Tanrı’yı anlayabilirsek her şeyi anlayabileceğimizi düşünmüştü. Oysa  insanın doğayı anlama biçimi üzerine eğilseydi etik ve diğer konulardaki hatalarımızı daha kolay açıklayabilirdi.

O halde düşünmemiz gereken ilk konu idelerin   var olup olmadıklarıdır. Platon’un idelerin kökenini Tanrısal iradeye ya da var oluşa bağlamasına yönelik itirazlar gerçekte idelerin reddine imkân verir mi? Hayır. Kökenlerinin yanlış saptanmasına rağmen ideler “ var olmuş veya var edilmişlerdir.”   Fakat ideler Tanrı tarafından ya da “ hiçliğin taşmasından” doğmamışlardır. İdeler  insan idrakinin eserleridir. Üstelik bir kerede yaratılmış ve bitmiş şeyler de değillerdir. Gelişen teknolojiler ve ilişki biçimleri, sürekli yeni ideler yaratmamızı sağlamaktadır.

İşte bu son durum bize idelerin gerçeklikleri ile gereklilikleri arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

Bu yargıya nereden varabiliriz?
İdelerin  bir hayal dünyasının “var olmayan elemanları” olduğunu söylemek mümkündür. Fakat tel bir alt kümesinin var olduğunu kesin olarak bildiğimiz boş kümenin “varlığındaki”  kaçnılmazlık bizi “en az bir gerçek idenin var olması” ihtimaline götürür. Buraya kadar ki akıl yürütmemizin matematiğin metafiziğinde  varlığı kanıtlamak olduğu fakat bunun “gerçek hayatla” ilgisinin olmadığını söyleyen birisi mutlaka çıkacaktır.

Buradaki temel açmaz idelerin varlığından kaynaklanmaz. Buradaki temel açmaz “dillerin varlığından “ kaynaklanır. Dillerin varlığı, “anlamlandırma ihtiyacından” kaynaklanır. Anlamlandırmanın ilk aşaması “adlandırmadır.” Fakat sorun şudur: Bir Türk neden elmaya “elma” demiştir de “apple” dememiştir? Bu soruya cevap verebilmemiz mümkün değildir. Fakat şurası kesindir ki genel şekilleri, tatları, ağaç biçimleri ve daha pek çok ortak özellikleri açısından birbirine benzeyen meyvelere “ortak bir ad” verilmiş olması, “ide” denen şeyin ortaya çıkışına ışık tutmaktadır. İde anlayabildiğimiz kadarıyla kavramsallaştırmanın temelidir. Kavramsallaştırma olmaksızın insanın bir şeyi idrak edebilmesi mümkün değildir. Kavramsallaştırma , “algılanan nesnelerdeki özellikleri adlandırmak ve daha sonra nesneleri bu özelliklerine göre “genel sınıflara” ayırmak soyutlamasından” ibarettir.

Platon her nesnenin bir ideal şekli olduğunu düşünmek yerine, insanın benzer gördüğü şeyleri ortaklaştıracak adlar bularak düşünmeğe ve konuşmağa başladığını düşünseydi  idealizm çok daha yararlı olurdu.

Peki ama insanın “ortak özelliklerden başlayarak” düşünmeğe başladığını düşünmemizi neye dayandırabiliriz?

Bütün hayvanlar dünyayı “kendi benzerleri ve diğerleri” şeklinde algılarlar da ondan. Kaldı ki yırtıcılar kendi sürüleri ve besinleri arasındaki benzerlikleri algılayamasalar ve dahası bunu bir sonraki nesle aktaramasalardı, nesillerini koruyamazlardı. Aslan yavrusu, kanın, etin kokusunu beslenirken alır ve daha sonra neyi yemesi gerektiğini böylece öğrenir. O kokuyu getiren etin  hangi şekilli canlılardan geldiğini de avları gözleyerek öğrenir. Böylece “avların ortak özellikleri” konusunda  kafasında bir sınıflama meydana getirir ki insan bunu sadece avları  ile ilgili yapmaz, hayatında karşılaştığı her şeyi  bunun çok daha ayrıntılı biçimiyle kafasına kaydetmek zorundadır. Çünkü dünyaya hiçbir hazır korunma mekanizmasıyla gelmemiştir. Bu durum dünyayı daha ayrıntılı tanımasını zorunlu kılmıştır. Ayrıca  varoluşunun her zaafının ayrı ayrı giderilmesi gerekliliğini de doğurmuştur.

İşte bu son gereklilik  insanın iş bölümünün temelidir. İnsan yalnız başına hayatta kalabilseydi belki dili icat etmek zorunda kalmayacaktı. Oysa ihtiyaçlarını gidermek için hemcinsleriyle bir arada yaşamak zorunluluğu bu beraberliğin sürdürülebilmesi için hem eylem hem de düşüne birliğinin korunması ihtiyacını doğurmuştur. Dolayısıyla “yenecekler şeylerin ne olduğu konusunda ortak bir ifade geliştirmek” gerekliliği, “yiyecek” idesini geliştirmekle sonuçlanmıştır. Böylece insan sadece o anki sürüsünde değil sürüsünün ileriki nesillerinde de kullanışlı olacak “göstergeler” geliştirmiştir ki bunlar “idelerdir”.

Somutluklardan bunların ilişkileri konusuna sıçradığı anda ise yeni adlandırmalara girişmek ve anlamlandırmaları bu ilişkiler açısından ortaya koymak zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu aşama soyutlamanın bir üst aşamasıdır ki hukuk gibi kavramlar bu aşamada ortaya çıkmıştır.

Görünen o ki idelerin “gerçekliği”, onların gerekliliği ile ortaya çıkmıştır. İdeler Tanrılar tarafından bize yollanmamış ya da hiçliğin taşmasıyla ortalığa saçılmamışlardır. İdeler gerçekliğin idrak edilmesi ihtiyacından doğmuş ve “gerçeklik” alanına getirilmişlerdir. İdeler bu yüzden onlarsız düşünemeyeceğimiz ve mantığın mimarisini  hayata geçiremeyeceğimiz düşünce tuğlaları ve hatta atomlarıdır.

İdelerin hurafe olması ihtimalini doğru sayarak düşünmeğe çalışalım ve sonra neden artık daha fazla düşünemeyeceğimizi görelim. Belki “olmayana ergi” bize bu konuda yardım edebilir.

4 Nisan 2018 Çarşamba

Yeni Bir İdealizm


chicago arch ile ilgili görsel sonucu


Veya Nereye Gitti Bunca İde?

Pek çok okumuşun idealizmi, eskimiş, gerici, faşist bir öğreti olarak gördüğünü biliyorum. Bunun en büyük sebebi,   sanırım ahlâki bir romantizmle kendisine sarılınan Marksizmdir.

Buna göre aslında ideler yoktur, sadece “ilişkiler” vardır.

Platon’un idealizminde “ideler” , “melekut âleminde” meydana gelmiş “taslaklardır”  ve her şey bu taslaklara göre yaratılmıştır.

Peki ama Platon’un ideleri “muhayyel bir yaratılış” aşamasına ya da âlemine ait sayması, idelerin gerçekliğini ortadan kaldırır mı? Platon’un ideler fikri gerçekten yanlış mıdır? Yoksa “durması gereken yerde” mi durmamaktadır?

Platon’un değerli düşünce çabasının alaya alınmasının en büyük sebebi, ideleri yere indirmemiş olmasıdır. Peki ama idelerin kendilerinin varlığına dair  herhangi bir delilden bahsedilebilir mi?

Yanılmıyorsam eski bir cumhuriyet devri köprüsünden geçerken babam bana “zincir eğrisini” ve onun nasıl kullanıldığını anlatmıştı. Köprüler zincir eğrisi şeklinde  yapılan taşıyıcılarla taşınırmış. Zincir eğrisi, bir zinciri iki ucundan tutup serbest bıraktığımızda zincirin yerçekimi etkisiyle aldığı doğal şekil… Bu bir yarı çember değil. Bunun en meşhur örneği Chicago’daki Chicago Kemeri herhalde…

Burada anlamamız gereken  şey neydi? Burada anlamamız gereken şey, her şeyin doğa kanunlarına uyacak biçimde  ve uyumlu bir halde var olduğuydu. Peki ama bütün bu şeylerin uyumunun doğal haline  ne diyebilirdik? Bu hal bugün aslında dilimize pelesenk olmuş olan “ideal haldi.” Ve bilimin en önemli uğraşılarından biri doğanın ideal halini keşfetmekti.

Sanırım ideler fikrine doğadaki bu ideal halin keşfedilmesi yol açmıştı ki bunda şaşılacak bir şey yoktu. Altın oranı keşfeden insanların doğanın büyük bir “ideal tasarım ürünü” olduğunu düşünmesi kadar doğal bir şey olamazdı.

Doğal olarak bütün doğayı tasarlayabilecek kadar kudretli bir varlığın “doğa üstü” ve “yukarıda bir yerde” olması da onun varoluşunun gereği olmalıydı.
Bilimin  saf akıldan tecrübe sahasına indirilmesi  ile bu tasavvurun ancak masallarla ilgisi olabileceği kanaati gelişse de “ideal hal” veya “ideal olgular” gerçeği, ortadan kalkmadı.

O halde ideal olanla ilgili olan “ide” kavramı nereye gitmişti?

Bugün birisi Platonla konuşabilseydi, ona şunu söylemesi belki hoş olabilirdi: “ Keşke düşündüğünüz idelerin göklerde değil de kafanızda olduğunu görebilseydiniz.”

Peki ama bu bir kısır döngü yaratmaz mıydı?  Sanmıyorum. Çünkü bu “ide” kavramının veya ide fikrinin nasıl doğduğunu da anlamamızı sağlardı. Çünkü Platon ideleri bizim için “dışsal” bir “anlakalır” bölgeye taşımışsa da o bölgenin aslında sadece bizim anlağımızdan ibaret olduğunu öyle görünüyor ki düşünememiştir.

Peki ama ideler  öyle bir taşmayla vs ile oluşuvermemişse  ve fakat varlarsa nasıl meydana gelmişlerdir?

Platon’un eksikliği şudur: Platon “bütün varlıklar” için geçerli olan bir ideler aleminden bahsetmiştir. Oysa ideler yalnızca insanlar için geçerli olan “özanlamlardır”. Özanlamlar bütün anlamlara kaynaklık eden anlamlardır ve ancak insanlar için vardırlar.

İnsan dahil ( bitkilerin de kendilerine göre bir görüşleri olduğunu düşünmek herhalde çok saçma olmaz) bütün canlılar  dünyaya gelir gelmez bir şeyler görmeğe başlar.  Hayvanlar gördüklerini, “hemcinsler” ve diğerleri olarak algılarken insanlar her şeyi ayrı ayrı algılamak zorundadır. Bu algılama biçimi ayrı ayrı algılanan şeylerin birbiriyle ilişkisini kurmak/anlamak mecburiyetini de beraberinde getirir.

Şeyleri ayrı ayrı tanımak ve ayrı ayrı şeyler arasındaki ilişkileri anlamak mecburiyeti Aristo’nun varlık ve kimlik kanunlarının temelini oluşturur. İnsan gördüğünün var olduğunu bilir ve varlığı “adlandırır”. İşte bu adlandırmada insan gördüğü şeyi ve ona benzeyen şeylerin genel görünümlerini kafasında belli bir “benzerlik/eşlik klasörüne” koyar ve o varlığı kafasında “ideleştirir”. ( En  iyi sanatçılar en gerçekçi resimleri yapanlar değillerdir. Ama kafalarında oluşturdukları ideleri resimlerine en güzel aksettirenlerdir.)

Dolayısıyla aslında “ide” dünyayı insanca algılamak ve daha sonra da anlamlandırmak işinin malzemesidir. Ve gene dolayısıyla ideler insan algısının ve aklının birer ürünüdür. İnsan aklının neden idelerle çalıştığının nihai cevabı verilemez. Ama evrimin bir aşamasında bizi “insan” olarak geliştiren mutasyon her ne idiyse görünen o ki artık dünyayı “hemcinsler ve diğerleri” olarak görmemizin yeterli olmayacağı bir hale bizi getirmiştir. Bu muhtemelen bizi diğer hayvanlardan daha yavaş, daha dayanıksız yapmıştır ama diğer yandan Cihcago Kemeri’ni yapmamızı sağlayan yani zincir eğrisini keşfetmemizi sağlayan da aynı mutasyon olmuştur.



29 Mart 2018 Perşembe

Diyalektik Karşıtlık Mutlakçılığı Ve Ulusalcılığın Türk Çelişkisi



İş  felsefelerimizin uyuşmazlığında yatıyor.

benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucu“Ulusalcı” denen kesimin içinde Kemalizmi Bolşevizm  türevi bir şey olarak gören enternasyonalist hayalciler de var, “Anadolu neyimize yetmiyor, Turan hayalleri kurmayalım!” diyen sözde realist Anadolucu sosyalistler de… Ki sanırım  ulusalcı kitlenin çoğunluğunu ikinci gruptakiler oluşturuyor.

benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucuUlusalcı söylemin omurgasını “antiemeryalizm” oluşturuyor. Peki ama bu omurga  gelgeç heveslerle savrulan  fırsatçı ve şeriatçı siyasal milliyetçiliği bir tarafa bırakırsak; milliyetçiliğimizin özünü oluşturan Türkçü felsefeyle ne kadar uyuşuyor?

Ulusalcılık Türkçülükle üç sebepten dolayı uyuşmuyor: 

İlk  sebep ulusalcıların “ulusu” ile Türkçülerin “ulusunun” birbirinden ayrı olamaları. Ulusalcıların “ulus” felsefesi Atatürk’ün,  Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken yaptığı “ Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.  Tanımına dayanıyor. Kurucumuzun yaptığı tanımı eleştirecek ya da yanlışlamağa kalkacak değiliz elbette. Ve fakat bu tanımı “mutlak sınırlayıcı” olarak kabul etmenin sakıncalarına değinmeden geçemeyiz. Atatürk Türkiye dışındaki Türk  topluluklarından haberdar, dahası kendisi kötü bir talih eseri o topluluklardan birine mensup olmak zorunda kalmış bir Türk çocuğuydu. Dolayısıyla “Türklük” tanımının Türkiye’ye sıkıştırılamayacak kadar büyük olduğunu biliyordu. Onun bu tanımı Türklüğü Türkiye’den ibaret görmek değildi. Türkiye’nin kurucu ahalisinin, büyük Türk Milleti’nin bir parçası olduğunu söylemekti. Dolayısıyla bir Türkçü  için Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu sosyolojik tanımından öte bir Türk tanımamak gibi bir şey söz konusu olamaz.

Sanırım çoğu eski Maocu veya Stalincilerden oluşan “ulusalcı” kesim içinse fikri bağlarının, kendi “ata ruhlarının” ( ki onlar için Bilge Kağan, Kültigin, Tonyukuk vs. Türk büyükleri ancak faşistlerin uydurdukları bir takım çizgi roman kahramanı gibidir…) Rus ve Çin kaynaklarından gelen  soğuk savaş refleksi halindeki “Türk alerjisinden” dolayı Anadolu dışındaki Türk topluluklarının varlığından bahsetmek bile faşizm veya ırkçılıkla eşdeğer bir şey.

(Sorun şu ki yakın zamana kadar  bir namus borcu  gibi yürüttükleri Kürtçülüğ’ün Ortadoğu’daki yaygın silahlı ihaneti ve yarattığı küçük çaplı cehennem, onların artık “ Kerkük zindanını”  istemeyerek da olsa hatırlamalarını sağladı…)

Kafalarında Bolşeviklerin uydurduğu “Ulusal Sorun” doktrininden başka herhangi bir bilgi de olmadığı için Satlin’in idraklerine vurduğu prangayla ne kadar nefes alabiliyorlarsa; Türklüğ’ü de ancak o kadar biliyor ve benimseyebiliyorlar. Türk’ü ancak Stalin’in penceresinden görebilen  sol-ulusalcı kampla
benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucuVatan ne Türkiye'dir Türk'lere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan!” diyen Türkçü felsefenin uzlaşması düşünülebilir mi?

Uzlaşmazlığın ikinci ayağı ise “antiemperyalizm karşıtlığı” ayağında ortaya çıkıyor. Şimdiler de bazı Türkçüler de sol seçkinciliğe yaranma çabası ve uzlaşma ümidiyle  derhal benimsenen “antiemperyalizm” söyleminin iki felsefi çarpıklığı var.

Bunlardan birincisi ve derhal göze batanı, “antiemperyalizm” söyleminin,  Kurtuluş Savaşı’nı, bir tür “sömürgelikten kurtulma savaşı” haline indirgeyip Türk’ü de “büyük devletlerin eski bir sömürgesi küçük bir  kabile”  diye kabul etmesidir. “Antiemperyalizm” söyleminin temelinde “Türk’ün büyüklüğü”, “etkileyiciliği”, “emperyal ölçekli siyaseti”, “fütuhat tutkusu” vs yer almıyor. Antiemperyalizm söyleminin temel kabulü: “Türkiye’de hasbelkader Türk olarak yaşayan insanların kurduğu,  hiç kimsenin işine karışmayan, hiç kimsenin de kendisine karışmasını istemeyen, sömürgelikten zar zor kurtulmuş, kendi yağıyla kavrulmaktan mutlu bir iki buçukuncu sınıf  kabile tipi cumhuriyet.”

Buna bağlı olarak antiemperyalizm söyleminin daha derin çarpıklığı “emperyalizm”  hurafesini uyduran Marksist okulun dayandığı, diyalektik saçmalığını benimsemesinde yatıyor. “Emperyalizm” terimi dünyayı, sosyalist olan ülkelerle “emperyalist” olan ülkeler karşıtlı şeklinde “mutlaklaştırıyor”.

Diyalektiğin, idealizmi, “İdelerin var olamayacağı, dünyanın yalnızca karşıtlıklarla anlaşılabileceği” şeklinde eleştirirken aslında bütün beynimizi boşalttığını, bizi tanımsız bıraktığını, idelerimiz yok olduğunda, kıyaslamak için elimizde ne kalacağını hiç kimse düşünmedi. Ulusalcılar her şeyin “ilişkilerden ibaret olduğunu” söyleyen Marksist  felsefeyle düşündükleri için “ilişkilerin neler arasında gerçekleşmesi gerektiği” sorusunun varlığını da düşünmek istemezler.

Dolayısıyla “idelerin mutlaklığına” karşı çıkıp “mutlaklığı” reddettiklerini sanırken aslında  “karşıtlık” kavramını ideleştirdiklerini, “mutlaklaştırdıklarını” fark edemezler. Peki ama bunun konumuzla ilgisi nedir?

Bunun konumuzla ilgisi şudur: Öncelikle dünyayı emperyalistler ve antiemperyalistler karşıtlığı içinde algılamak, iki “mutlak kategorisi” oluşturmak anlamına gelir. Bu kategorileştirmenin “mutlaklığı” sözde diyalektik mantık için öldürücü bir çelişkidir.
Bunun sonucunda dünyada, kendiliğinden bir “Etkili büyük devletler ve etkisiz küçük devletler” kategorizasyonu meydana gelir. Elbette  ulusalcılara göre SSCB ve Çin aslında ulusal devletler olmayıp kutsal enternasyonalist esaslara dayanan birer proleter diktası olduklarından, bu ülkelerin Avrupa’da ve Asya’da gösterdikleri yayılmacılığın emperyalist olarak algılanması yanlış olacaktır.

Düşüncelerinin temelinde tanımlar ve kategorizasyondan ziyade “havada uçuşan partizanca diyalektik mukayeseler” yer aldığından, ulusalcılar için “büyük, etkin, üstün bir Türk” tanımı da söz konusu olamaz. Onlara göre Türk  Milleti’nin kendi çıkarları için herhangi bir toprak parçasına askeri müdahalesi dahi doğrudan “emperyalizm” sayılacaktır.

Sözün özü: Ulusalcıların kafasında, dünyaya etki eden, etmesi de gereken, gerçek ve üstün bir Türk  Ulusu’nun “milliyetçiliğinden” ziyade “Türk” dendiğinde anlaşılması gereken :  “Dünyada kendi halinde yaşayan, adını hasbelkader almış, “büyük devletlerin işine karışmadan” pasifist barışçılığı ve kolektivizmi benimsemiş bir Ortadoğu  sömürge eskisi kabile toplumudur.”

Hal böyle olunca  dünyanın neredeyse dörtte birine yayılmış büyük bir ulusun, dünyayı adaletle etkilemesi gibi hedefleri  olan Türkçülerle kafalarında, “ancak büyük devletlerle uygun ilişkiler kurduğu müddetçe var olabilecek bir Ortadoğu sömürge eskisi kabilesi” tasavvuru  yaşatabilen “ulusalcıların”  uzlaşabilmeleri çok zor görünüyor.







21 Şubat 2018 Çarşamba

Benim Kimsesiz Şehirlerim



ankara 1970'ler ile ilgili görsel sonucuŞimdilerde Ernesto Sabato’nun “Kahramanlar Ve Mezarlar” adlı kitabını okuyorum. Şimdiye kadar kötü bir  Latinsoylu yazara rastlamadım.

Sabato ile ilgili düşüncelerimi üçlemesini bitirince söyleyebilirim ama  bu denemeyi yazmağa beni iten, başka bir şey.

Öykü de kahramanımız Martin, sevgilisi olacak Alejandrea ile bir Rus’un barına gider. Arjantin’de  yerleşmiş bir Rus göçmenin bir ırmağa bakan barı ile ilgili ne hayal edebilirsiniz?

Dahası Buenos Aires kimin umrundadır ki? İkinci sınıf bir başkent gelmişti aklıma. Oysa yazar için önemliydi bu şehir. Siyah beyaz fotoğrafların ve belki sepya yollarının sonlarına yetişmiş biri olarak şehirlerin sokaklarında henüz uygarlığın hâkim olduğu yıllarda… Şüphesiz önemli bir yerdi Buenos Aires.

Peki  ama… Dünyaya sömürgecilik,  Kızılderili katliamları ve coğrafi keşifler dışında ( Ve elbette Flamenko, iyi yazarlar ve belki iyi müzisyenler) pek bir şey hediye etmemiş İspanyollar ve Portekizlilerin şehirleri neden önemli olmalıydı?

Günümüzde hâlâ Buenos Aires hakkında yazılıyor mu meselâ? Yoksa Arjantin artık 2000’lerin başındaki ekonomik krizle sancılı bir şöhret yaşayıp önemsizliğin rafına kaldırılmış, demode olmuş bir romantizm ülkesi midir?

Bu fikir nereden aklıma geldi?

Son yıllarda özellikle Londra hakkında o kadar çok film çekildi ki havası kapalı, hayatı ağdalı bir serinkanlılıkla akan bu şehrin, dünyanın merkezi gibi sunulduğunu düşünmeğe başladım. Gerçekten öyle mi?  Eski yapısı savaşın yıkıcılığına rağmen korunmuş, ulusal mirasına sımsıkı sarılmış ve merkezi her şeye rağmen taşranın bayağılaştırıcı  saldırılarından korunmuş bir şehir, Londra. Merkezî Londra’dan çıktığınız anda işporta yaşantıların sızdığı bir Victoria mimarisi sizi karşılar Londra’da. Ve buna rağmen İngiliz yaşantısı,  keskin sokaklarla yaşlı çınarlarla aristokrat parklarıyla  size kendisini kabul ettirir.

Ve fakat bunlara rağmen Londra bile aslında bir  yorgunluk ve  unutulmak endişesi yaşar gibidir. Çünkü dünyanın bir ucunda yaşayan ve hiç uyumayan başka bir şehrin biraz da utanmazca akan  Newyork’un yaşantısına  yenik düşmüş gibidir.
ankara ile ilgili görsel sonucu 
Ve canım Ankara’m…

Çocukluğumuzda yürüyen merdivenleri küçük süs havuzlarına ulaşan Yüzüncü Yıl Çarşısı,  küçücük paralarımızda görüp de gerçek hayatta karşılaştığımızda bizi hayran bırakan Ulus Atatürk Anıtı, öğrenciliğimizin  ulaşılmaz  Kavaklıderesi…

İstanbul’dan bahsetmek istemiyorum. Çünkü o artık anılarımda ancak sırtı eprimiş  Attilâ İlhanlı bir  Sirkeci vapurudur.

Peki ama ben bunları niye düşünürüm? Şehirler nasıl yaşar, nasıl ölür ve nasıl unutulur?

 Galiba şehirler insanlar gibi… Onlarla beraber yaşıyor, gülüyor, soluyor ve unutuluyorlar.

Dickens için “ Londra baştan başa yerle bir olsa bile, onun kitaplarıyla yeniden inşa edilebilirdi.” denirmiş.

O zaman şehirleri önemli kılan ekonomik yaşantıları, nüfusları falan değil.

Şehirleri önemli kılan, onların yazarlarca, yaratıcı  zekâlarca ne kadar önemsendiği…  Sıradan insanlar için şehir, barınılan bir yerdir yalnızca. Onların anıları rüzgârda savrulan kâğıt parçaları gibidir. Oysa yaratıcı zekâlar onları toplar ve bunlarla şehir arasında bir ilişki kurar. Böylece dikkat etmeden geçip gittiğimiz bir köşe başındaki ev unutulmaktan kurtulur.

Ve  ne kadar çok yaratıcı zekâ  şehirleri kendi ulusal kimliklerinin merkezine koyarsa şehirler dünyada o kadar çok hatırlanır ve önemsenir.

 Ankara ve İstanbul eskisinden çok daha kalabalık şehirler. Oysa bugün bayağılaşmanın, sıradanlaşmanın, taşralaşmanın, yozlaşmanın, kısırlaşmanın habis urları haline gelmiş durumdalar. Neden böyle? Çünkü artık onlar için üreten kimse kalmamış vaziyette. Çünkü artık yaratıcı zekâlar için bu şehirlerin hiçbir cazibesi kalmamış durumda.

Bunun yanı sıra ülkeye egemen olan yozlaşmış, Arabesk, esnaf/kenar mahalle diktasının, şehirlerimize kimliklerini veren ulusal duyarlılıklarla hiçbir ilgisi kalmamış.

Ulusların uygarlıkla ilgileri şehirlerde ortaya çıkar. Oysa Türkiye bugün uluslaşmadan kabileleşmeye doğru yuvarlanmıştır. Türk Ulusu hayvansal  dürtüler çöplüğünün içinde menfaatleriyle güdülen canlılar krallığında debelenmektedir.

Bu çöplüğe uyum sağlamış canlılar şehirlerde bir müddet barınabilir ama bu ilkellikle şehirleri yaşatabilmemiz mümkün değildir.

Böyle giderse şehirlerimiz içinde canlıların yaşadığı ama sadece hayatta kalmak için çırpındığı bina yığınlarına dönecektir.

Çünkü uluslaşmanın uygarlaşmaya ilgisi yitirilmiş olacaktır.

Çünkü artık iki ayak üstünde yürüyen Homo simplexler, şehirleri için yazmayı, söylemeyi, çizmeyi bırakmış olacaklardır.

Ve belki de çoktan olmuştur, olacak olan…

18 Şubat 2018 Pazar

Kötülük Ve Umutsuzluk Üzerine



“Na yapmalı?” sorusuna,  iyimser bir cevap vermek, günden güne zorlaşıyor gibi görünüyor.

Ülkenin içinde yuvarlandığı gerilik çukurundan hiç çıkamayacakmışız gibi ve dahası pek kısa bir zaman sonra ülkenin bir bölümünün Kürdistan diye bölüneceğine dair  neredeyse  kab  karamsarlık var.
ul edilmiş bir

Umutsuzluk bizi esir alıyor. Ülkenin  Kürtçüler ve şeriatçılar arasında bölüşüldüğü, toplumun bu iki kesimin fiilî ve resmi  baskısı altında rehin alındığı duygusu   da gün geçtikçe güçleniyor.

Öyle ki şehirlerde yerel iş birlikçilerle yaygınlaştırılabilen etnik ırkçı şiddet veya  topluma telkin edilen  yaygın ve yanlış dinî şiddet  tutkusu o kadar hızlı yayılıyor ve yerleşiyor ki bu tür  kötülük fırtınalarına karşı kendimizi pek doğal olarak çaresiz hissediyoruz. “ Cizre Bodrum’a hiç de o kadar uzak değil!” diye tehditler savuran insanların destekledikleri alçakların, başkentimizin ortasında onlarca insanı katledebilmeleri, kendilerini, askerin, polisin yerine koyarak silâhlanan, dinci esnaf  vs takımının hoşlanmadıkları insanları  tehdit ve taciz etmekten çekinmemeleri, bu umutsuzluğu güçlendiren örnekler.

Düşünürlerin bireysel bir zafiyet gibi gördükleri umutsuzluk bir salgın halinde bütün ülkeyi  etkisi altına alıyor.

Peki bu nasıl oluyor?

Gerçeklere gözümüzü kapatmak ve kabilecilik oynamak yüzünden, Kürtçülüğ’ün ve şeriatçılığın  yaygınlaşması olağan üstü bir güç taşıyormuş hissi uyandırıyor.

Oysa yapılan basit. Her iki grup da örgütlerinin gücünü arkalarına alarak  mahalle mahalle, ev ev durum tespiti yapmak,  menfaat dağıtmak, propaganda yapmak. Ama bunun bir başka yaygın yolu da  her iki kesimin yaygın bir sosyal medya ağı oluşturması.  Şeriatçılığın trol denen ücretli gençlerden  oluşturduğu  bir propaganda ağının varlığı epey zamandır biliniyor. Keza Kürtçü terörün, eline geçirdiği her mağduriyet görseliyle bir faşist saldırı veya soykırım algısı yaratöa çabası da uzun zamandır biliniyor.

Ülkenin üstüne  kapkara bir bulut gibi çöken bu iki kötülük de   uyumadan, durmadan, dinlenmeden ve en önemlisi bıkmadan  hiç  bir noktayı atlamadan çalışıyor.

Peki Türk vatanseverleri ne yapıyorlar?

Önce kabileleri/partileri, hangisiyse onun içinde liderlerinin talimatını bekleyerek zaman kaybediyorlar.  Topluca yapılan işlerin akılcı ve meşru olacağına inanarak liderlerinin ağzının içine bakıyorlar. Oysa partiler dahi hiçbir kabilenin  ahlâkî ve felsefî herhangi bir şey üretemeyeceğini hâlâ  göremiyorlar.

Anlayamadığımız şey şu: İyilik  kabilelerin, kitlelerin, partilerin, cemaatlerin  hep birden kabul ederek uyguladığı bir  sihir değildir. İyilik tam aksine kabileleşmenin, kitleleşmenin toplumsal gelişimine ve bunun totaliter her türlü kurumlaşmasına karşı direnen bireylerin çabalarıyla hayat bulmuştur.

Bu yüzden Türkiye’yi şeriatçılığın ve Kürtçülüğün  danışıklı döğüşünden ve ortaklığından korumak isteyen her Türk evlâdı iki  şeyi ihmal etmeden çalışmalıdır. Bunlar:

Bireysel çabanın “birikimli  etkisinin” kötülük için olduğu kadar iyilik için de geçerli olduğunu unutmamalıdır. Birikimlilik, tekrarlanan küçük etkilerin bir zaman sonra  belli sonuçlara yol açmasıdır.

Birikimlilik her Türk’ün kendi çabasını küçümsemeden  vatanın, milletiyle bölünmez bütünlüğünü, beşeri hukuku, lâikliği tek başına da olsa savunmasıdır.  Bunun asıl önemli yönü, bu çabanın sürekliliğidir.

Herhangi bir şeyi değiştirmek için örgütlenmeyi beklemek, insanları önce tembelliğe, sonra duyarsızlığa sürükler. Böylece insan, artık kötülüğün  etkilerine karşı tepki veremez hale gelir. Türkiye’de kötülük etkin olarak ne kadar   güçlüyse onun gücünü belki de çok daha fazla arttıran, milliyetçilerin, vatanseverlerin  arasında yayılan duyarsızlık ve umutsuzluktur.

Bunu aşmanın tek yolu iktidara gelmeyi, bürokraside kadrolaşmayı, tarikatlerin veya Kürtlerin himmetlerini  beklemeden  Türk adını ve bağımsızlığını her türlü iç ve dış düşmana karşı , elimizdeki bütün iletişim vasıtalarıyla savunmaktır. Bu da şu an için henüz tamamen engellenmemişken en verimli  olarak sanalağ aracılığıyla yapılabilir. Doğruyu savunmak için kabileleşmeyi bekleyen onu savunmaya zamanı kalmadan ölüp gidebilir ki bizim asıl endişemiz vatanın bu arada ölüp gitmemesidir. Ve bu yolda umutsuzlukla kötülüğü beslemeğe hakkımız yoktur.







17 Şubat 2018 Cumartesi

Ne Yapmalı?



Sık sık sorulan ve öğrenilmiş çaresizliğimizin mazereti olan “ Ne yapmalı?” sorusuna bir cevap vermeyi deneyeceğim.

Ülkenin kötü gidişiyle ilgili bildiğimiz  tel şey, kötülere karşı örgütlenmek, yığışmak ve onlarla bu şekilde oluşturulmuş bir kalabalıkla mücadele etmek.

Burada sorun şu ki maalesef Türk toplumunda en solcu, ilerici, devrimci vs kalabalıklar bile ancak ve yalnız kabile mantığıyla bir araya gelebildikleri için öncelikle daha yolun en başında  ayrışma başlıyor.  Bunun yanı sıra bu kabileleşme  ile etnikçi Kürt ırkçılığının ve siyasal İslâmcılığın toplumsal ilkelliği kabul edilmiş, onaylanmış oluyor.

Hal böyle olunca kabileleşmede çok daha becerikli ve katı olan Kürtçülük ve İslâmcılık,  muarızlarına daima üstün geliyor. Ve zaten gelinen noktada ülke  muktedir İslâmcı’larla  onlara karşı “eş iktidar” ve fiilen ülkenin ortağı durumunda görünen Kürtçülük  arasında fiilen paylaşılmış durumda. Kürtçü terörüne karşı mücadele edildiği söylense de Kürt ırkçılığının isim değiştirmesi ihanetine  hâlâ müdahale edilmiş değil. Sözde yok edilen Kürt terör örgütünün köylerimize , belediyelerimize  hatta kara yollarımıza koyduğu Kürtçe isimler birer işgal nişanesi gibi hâlâ yerli yerinde duruyor.

O halde kabileleşmeye, kitleleşmeye, sürüleşmeye karşı daha farklı, daha insanca, daha etkili bir yol bulmalıyız.

Kitleleşmek, sürüleşmek insanı sorumluluktan kurtardığı için kabileler halinde  mücadele etmek bize daha tatlı geliyor.

Hal böyle olunca  yapılması gerekenler hep kabile liderlerinden veya kabile büyüklerinden bekleniyor. Bizde nihai kabileler, partiler ve sorumlular  da onların liderleri.

Peki o halde ne yapmalıyız?

Eczacılıkta yarı katıları/ kremleri  temizlemek için talaş kullanırız. Talaş, küçük tahta kırıntılarından ibarettir. Aynı miktarda talaştan elde edebileceğiniz tek parça tahta ile yapamayacağımız bu işi küçük parçalardan oluşmuş talaşla yapabilirsiniz.
Kaba  fizyokratlık taslamak istemem ama  kabileciliğe karşı Türklüğ’ün  medeni gücü bireyselliğinden gelmelidir.

Bu nasıl olmalıdır?

Öncelikle Türk milliyetçilerinin, vatanseverlerin partileşme/ kabileleşme  saplantısından ve mücadeleyi liderlere yüklemek  tembelliğinden kurtulmaları gerekiyor.

Öncelikle şu artık anlaşılmalıdır: Kabileler, kitleler, ideoloji, felsefe, sanat,  edebiyat üretemez.  Bunları üretemeyen yığınların, kabilelerin bütün hayatımıza, bilinçten, sorumluluktan, kısaca insanlıktan uzak bir şekilde ve en basit şartlanmalarla   teker teker verdikleri oylarla  hükmetmesi son derece tehlikelidir.

 İşte bu yüzden, Türk milliyetçileri ve vatanseverler,  sanalağ ortamında  teker teker  bireysel sayfalar veya bloglar oluşturmaya çalışmalı. Bu mecralarda  yalnızca siyasete değil, edebiyata, sanata ve felsefeye dair de  fikirler paylaşılmalı.

Burada toplumun bilgilendirilmesi ve uyandırılmasının yanı sıra  kişisel blog ya da sayfa yazarının yazı ve düşünce yapılandırması alışkanlığını geliştirmesi,  sağlanacak asıl fayda olacaktır.

 Yaratıcılığın, üretkenliğin yaygınlaştırılması sağlanamazsa  toplum liderlerin ve kanaat önderi denen kabile   güdücülerin  zihnî vesayeti altında  kalacaktır. Bunu engelleyebilmenin etkili yollarından biri düşünsel  faaliyetlerde “yüzey alanını” büyütmek olacaktır.  Binlerin fikirlerine tak başına hükmeden bir  parti liderindense binlerin her birinin birbiriyle etkileşiminin sağlandığı bir  yaratım ortamında , doğruya, uygarlığa çok daha çabuk  ulaşılacaktır.





14 Şubat 2018 Çarşamba

Yanılmak Ve Aldatılmak Üzerine



İnsan her zaman bilgili ve bilge değildir. Belki de insan ömrü boyunca bilgili ve bilge değildir.

Şeylerin  tam bir bilgisine ulaşmak mümkün olmadığına göre insan, daima elindeki bilgi kandilinin kudreti kadar  aydınlanan bir yolda yürümek mecburiyetindedir.

Burada insanın, elindeki bilgi kandiliyle hangi yolu tercih ettiği sorusu akla gelir. Çünkü insan hayatının her günü    yol ayrımlarına varacaktır. Yol ayrımlarındaki tercih anları heyecan vericidir ve insan genellikle  heyecan  ve ondan sonra gelen zevkin sürekli olmasını ister.

Bir müddet sonra iş sürekli olarak heyecanın ve zevkin tercih edilmesine varır. Ve böylece insan yol ayrımlarındaki tercihlerin sonuçlarını düşünmekten vazgeçip tercih yapabilmenin zevkine bağımlı hale gelir. “Tüketim çılgınlığı” denen şeyin  davranışsal temeli budur. Yeni cep telefonunuzu aldığınız ilk gün duyduğunuz heyecan, ikinci gün söner. Ya da yeni kıyafetinizin çevrenizde yarattığı hayranlık bir müddet sonra söner.

Bu noktada “beğenilmek arzusuna” değinmek, yolların birbirileriyle ilişkili, çatallanmış hallerini sezmek ya da görmek açısından önemlidir.

Yanılmak veya aldatılmak, “Beklentilerin boşa çıkması veya boşa çıkarılması” anlamına gelir.

Yanılmak  doğru beklenen tercihle yanlış yere varmaktır.

Aldatılmak ise doğru hedefe varılacağı vaadinin boşa çıkmasıdır.  Peki ama neden “doğru” hedef? İnsan daima doğruya mı yönelir? İş burada dönüp dolaşıp “ Kimin doğrusu?” sorusuna gelir.

Yanılmak bir insanın “doğru bildiğinin” yanlış olduğunu anlamasıdır. Yanlış yola girdiğini anlamayan  kişi  yanılmış sayılmaz. Yanılmak, insanın doğruya ve yalnızca doğruya yönelmek istediğini ifade eder. Yanıldığını söyleyen kişi  seçtiği yolun yanlışlığını idrak  eden kişidir. Yanılmak, kişinin yol ile ilgili bilgisinin, izleniminin ve kararının  doğru olup olmamasıyla ilgilidir.

Aldatılmak ise bir yoldaşlığı gerektirir. Çünkü burada kişi, ona “ Aynı doğru yolda  onunla birlikte yürüyeceğini söyleyen bir insan” tarafından yanıltılır.
Burada aldatılmanın iki türü olduğunu, derhal görürüz.

Bunlardan birincisi, gerçekten doğru bir yolda  beraber yürüdüğümüz yoldaşımızın,  yanlış bir yola girerek bizi terk etmesi ve beraberlik vaadini boşa çıkarmasıdır. Aldatılmanın bu türlüsü, iyi ve doğru bir insanın güvenini boşa çıkarmakla ilgilidir.  Doğru bir yolda yürümek azmindeki insan, iyi bir insandır.

Amma ve lâkin aldatılmanın günümüzdeki yaygın  anlamı bambaşkadır.  Aldatılmanın  günümüzdeki yaygın kullanımı, “dolandırılmaktır”. Günümüzdeki yaygın anlam daha ziyade politika gücüyle oluşturulmuştur ve bu anlam kelimenin tam anlamıyla dolandırılmaktır.

Şunu en başta belirtmekte fayda vardır ki dolandırıcılar  bazen korku, iyi niyet gibi duygularımızı sömürerek bizi yanıltabilir ama sorun bizim yanlışa düşerken dahi aslında iyilikten ve doğruluktan ayrılmamak için gayret sarf ettiğimize içtenlikle inanmamızdır. Bilgimizin sınırlılığı yüzünden kötülüğü  ayırt edemememiz, sonuçta aldatılmış bile olsak aslında  bir yanılgıdır.  Çünkü iyiliğe dair tercihimiz sonuna kadar bizim irademize bağlı kalmıştır.

Peki ama “dolandırılmak” anlamındaki aldatılmanın “yanılmaktan” farkı nedir?

Yanılmak, “ doğruya yönelmek üzere kararlı” davranan ve seçtiği yolun, insanlara en az zarara vereceği yönünde samimi bir inanca sahip olan insanın, doğruya yönelme gayretidir.

Oysa “dolandırılmak” anlamındaki aldatılmak, yanlış olduğu açıkça görülen ve bilinen bir yolda birlikte yürüyen yoldaşlardan birinin diğerini yanıltmasıdır.

Dolandırılmak anlamındaki aldatılmak olayında  yoldaşların her ikisi de “ bir başkasına zarar vermek”  veya  “başkalarının zararı pahasına bir yarar elde etmek” amacıyla ortaklaşa hareket ederler. Dolandırıcılar genellikle “kolay görünen yol” vaadiyle yoldaşlarını aldatır. “Kolay görünen yol” da genellikle en az zararı verecek şekilden uzak, dümdüz ve kırıcı biçimde uzanan yoldur.

Yanlış yoldan gitmeği aklından geçiren insan, dolandırıcının hedefidir. Bu yüzden dolandırıcılar  “Dürüst bir insanı dolandıramazsın!” derler. Dolandırıcıların en çok güven duydukları şey, yoldaşlarının, bilerek yanlış yolda gittiklerini itiraf edemeyecek olmalarıdır.

Ve fakat bir başka daha önemli ayrım vardır ki o da yanılanlar,  verdikleri zarardan dolayı kendilerini suçlarlarken “aldatılanlar”, bundan dolayı yoldaşlarını suçlarlar.

Bu yüzden dolandırılmak anlamında aldatılanlar, kötüler tarafından aldatıldıklarını, kurban ve mağdur olduklarını sürekli söyler ve bunlardan şikâyet ederlerken kötü insanlarla ne işleri olduğunu asla açıklayamazlar.

Aldatılanlar yoldaşlarının kötülüğünden habersiz olabilirler. Ve fakat genellikle gittikleri yolun bir başkasına zarar vereceğinin farkındadırlar.

 Söz gelimi ulusal, lâik Türk devletini yıkmak  “menziline” beraber giden insanların, eylemleri, yolları , hedefleri zaten gayrı meşru iken bu yolda  beraber yürüyen insanların birbirlerine karşı tutumlarında, bir meşruiyet ve hak zemininden bahsedilemez.

Yanıldığını söyleyen insan, yanlıştan doğruya yönelen insandır. Yanılmak  doğruya yönelmek iradesiyle  yanlış seçim yapmaktır.

Dolandırılmak anlamında aldatıldığını söyleyen insan ise  aldatılmasa yanlış yolda yürümeğe devam edeceğini söyleyen insandır.

Bu yüzdendir ki yanılan insanlara güvenebiliriz ama dolandırıldığını/aldatıldığını söyleyen insanlara, yollarını ve yöntemlerini tam olarak öğrenmedikçe güvenmemekte fayda vardır.







8 Şubat 2018 Perşembe

Sınıf Safsatası Bizim Neyimiz Olur?



“ CHP İstanbul teşkilatı PKK’nın eline geçti!” falan deyip de çok sevdiğim solcu arkadaşlarımın dahi  “Irkçı, faşist köpek, köpekçi ( Bozkurt’u benimsediğim için), Kürt düşmanı, kafatasçı” vs  hakaretlerine uğramak istemiyorum. Aslında vaka bu olmasına rağmen solun içinde  debelendiği bunalımın kaynağına bakmak istiyorum.

O halde… Ulusal bütünleşmeye  havadan fazla ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde dahi 6. Filo kindarlığıyla sağı içindeki bütün çelişkilere rağmen toptan karalayarak insanlık suçlusu haline getirmek için uğraşan böylece onunla uzlaşabilecek milliyetçileri de kırıp dökmeyi umursamayan sol uzlaşmazlığa  aynı sertlikte mukabele etmek hakkım doğmuyor mu?

Ama bu girişin konuyla bir şekilde ilişkilendirilmesi gerekiyor.

O da şu: Solun yıkıcı, kırıcı, haşin uzlaşmazlığı ne yazık ki onun, kendi kurucu paradigmasına duyduğu kesin ve ilkel inancından kaynaklanıyor. Nedir  kesin inançtan beslenen bu paradigma? “ Sınıf safsatası”.

“Sınıf "safsatasına, “kavram” diyerek onun bir yararlı ya da en azından tutarlı bir düşünsel inşa ya da keşif olduğunu kabul etmemiz mümkün değil.

Peki ama “sınıf” safsatasının kabahati nedir?

Toplum üretenlerin ve kapitalistlerin  çelişkisi yüzünden acı çekmiyor mu? Toplumsal sorunların temelinde sınıfsal çelişkiler bulunmuyor mu? Tarih bir “sınıflar mücadelesi” değil mi? İnsanlık ulusların ötesinde bir sınıfsal yapılanmadan oluşmuyor mu? İşçilerin vatanı yoktu, değil mi?

Romantizme, duygusallığa ve aşırı empatiye sadece beş dakika ara vererek birazcık serinkanlı ve akılcı  düşünebilirsek yukarıdaki soruların özlerinde yanlış olduklarını göreceğiz. Neden ve nasıl?

“Sınıf” endüstri toplumunun ortaya çıkışıyla ortaya atılmış bir fikir. Neden? Çünkü endüstri toplumu iş bölümünün ve zamanlamanın en kesin ve net şekilde geliştiği toplum. Burada sisler arasında kalan nokta şu: Endüstri toplumu “zaten meydana gelmesi gereken” doğal bir toplum değildi ve endüstrileşme de tarihin bir cilvesi veya kanunuyla meydana gelmedi.

Endüstri devrimi, toplumda sınıfları oluşturan din elitlerine karşı fikir hürriyetinin kazanılması, bilginin bu tutuculuğa rağmen  yaygınlaştırılması, fikir mülkiyetinin kurumsallaşması ile gerçekleşti. Bütün bunlar yararları önceden bilinerek yapılmadılar elbette. Ama ısrarcı tutuculukların ve sınıfsal katılıkların yol açtığı zararların uzun süre gözlenmesi sonucunda el yordamıyla da olsa keşfedildiler ve sonra da geliştirilediler. Yani sanıldığı gibi “sınıf” endüstri toplumunun bir zehirli atığı falan değildi.

Endüstri devriminden önce de toplumda “sınıflardan” bahsedilebilirdi ki sınıf, aslında endüstri öncesi toplumlara ait bir olgudur. Oysa “sınıf” düşüncesi, tam da sınıfların toplumsal geçişlilikle alabildiğine zayıfladığı bir dönemde ortaya atılmıştır. Bu dönemde aristokrasi önemini yitirmiştir, insanlar iş değiştirebilmeğe, yatırım yapabilmeğe, gelirini artırabilmeğe başlamıştır. Endüstri toplumu, toplumun her kesiminin yönetime ilgisinin ve katılımının arttığı bir toplumdur ki böylesi bit toplumsal yapıda aristokrasinin sınıfsal dayatmasından artık bahsedemeyiz. Ve tam da burada iddialı bir biçimde sınıflı toplumun endüstriye geçişi yavaşlattığını, geciktirdiğini endüstri devi İngiltere’nin sömürgesi Hindistan’daki kast sistemi örneğine bakarak söyleyebileceğimizi sanıyorum.

O halde Marx anlık bir kesit alıp bunu dinamik bir topluma uyarlayabileceğini sanarak toplumsal geçişlilik,  para ve servetin hareketliliği, tasarruf imkânlarının yarattığı refah imkânları gibi unsurları görememiştir. Ve bunun sonunda da “ aslında değişmeyen, hep bugünü yaşayan” ilkel  toplulukların romantik masumiyetini sosyalizmle toplumu sınıftan arındırılmış bir halde dondurmak hayaline kaynak saymıştır.

Onun “ tarihsel materyalizmi” ve diyalektiği bütün değişim iddialarına rağmen aslında “ bir kere kuruldu mu asla değişmeden kalacak bir endüstriyel refah cenneti” hayaline dayanıyordu.

Bu da sınıfların ortadan işçilerin şiddetiyle kaldırıldığı ve böylece herkesin sonsuz bir mutluluk ve gönüllülükle destekleyeceği bir işçi diktatörlüğünü yaratacaktı.

Marx en başta bir tarihsel hata yapmıştı. Çünkü öncelikle tarihi kültür  ve sosyoloji penceresinden okumak yerine kendi fantezilerine göre bir tarih oluşturmağa kalkmıştır. Bugün dahi onun fantastik tarihsel şablonunun iktisat fakültelerinde bir gerçekmiş gibi okutulması inanılması zor bir tutuculuktur.

Tarihi kültür ve sosyoloji penceresinden okumaktan vazgeçtiğinde, “sınıf” saydığı işçilerin farklı ülkelerde neden onun kafasındaki şablonlara uygun davranmadığını açıklayamamış burada bir “kapitalizm komplosu” uydurarak işçilerin aralarındaki kültürel farklılıkları aşabileceğini sanmıştır.

O “sınıf”  safsatasını alabildiğine büyütüp semirtirken insanın doğasını anladığını sanıyordu. Oysa insan doğasındaki ortak özellikleri anlamak yerine insan doğasının kendi düşündüğü gibi olması gerektiğini dayatmağa çalışıyordu. Dünyayı anlamağa çalışan filozofları küçümsüyor ve doğasını hiç anlamadığı insanı kendi tarihsel şablonlarına göre biçimlendirmeğe kalıyordu.

Oysa insan doğası, sınıf  fikrini yanlışlıyordu.

 Çünkü meselâ  insan zengin de olsa fakir de olsa her zaman çok olanı az olana tercih ediyordu. 

Toplumsal konumu ne olursa olsun bir zaman tercihine göre hareket ediyordu.

Geliri ne olursa olsun, başkalarının varlıklarını, kendi varlığına dokunulmaması gerektiğine dair ferasetiyle geliştirdiği bir empatiyle dokunulmaz sayıyordu.

İnsan, hayatını bir çelişki olarak görmüyor, aksine geliştirilmesi gereken bir uyum ağı olarak görüyor ve buna göre davranıyordu.  Çelişkileri, çelişkinin taraflarından birini yok ederek çözeceğini düşünen Marxist ilkellik burada insanın hayatta kalma şekline  çarpıyor ve parçalanıyordu.

Ve daha özel şartlarda  insanlar kendi uluslarını, insan beraberlikleri içinde  gerçekleştirilebilecek en büyük uzlaşma  şekli olarak görüyor ve bunun ötesinde bir olguyu da kabul etmiyorlardı. Dolayısıyla Marx’ın romantik müdafaaına mazhar olan sevgili işçileri, savaşta ve barışta kendi uluslarını, Marx’ın asla idrak edemeyeceği kıskanç bir sevgiyle  benimsiyor ve koruyorlardı.

Ve bu noktada Marxizm aslında akılcı bir izah olmanın ötesinde  alabildiğine romantik bir dinsel  inanca ve yobazca bir harekete dönüşüyordu.  Çünkü ne kuramsal olarak insan toplumlarının temelindeki tarihi, kültürü, dili vs görebiliyor ne de  bunların insan eylemelerine etkilerini anlayabiliyordu.

İşte bu yüzden sosyalizm nerede hayata geçirildiyse sözde halkların kardeşliği adına  rejimin kurucusu başat ulusun doğal baskısı, sözde enternasyonalist kardeşlik ve eşitlik hayaline rağmen kanla ve yıkımla egemen kılındı. İnsan doğasına uymayan sosyalizm, milyonların kırılması pahasına  yerleştirilmeğe çalışıldı. İnsanlar, sosyalist ülkelerde, doğalarına uymayan bir hurafeye itaat etmeğe zorlandılar. ( İsveç sosyalizmi, mülkiyete ve ticarete diş geçirememiş sosyalizmin, popülist ve uzlaşmacı  ödüncülüğünden başka bir şey değildir. Sosyalizmin piyasayı ve hürriyeti öldürebildiği hiçbir yerde refah ve hürriyet  gelişmemiştir.)

Sınıf hayalinin kutsandığı yerde ulusal kimliklere ve tarihe yer yoktu. Pratikte başat bir ulusun baskısı olmaksızın yaşatılamayan devletlerin varlığı dahi sınıf fikrinin bir safsata olmaktan ileri gdiemediğini göstermeğe yetiyor da artıyordu.

Peki bu durumun, Kürt etnikçiliğinin,  solun çoğunluğunu  ele geçirmesiyle rehin almasıyla veya kendine aşık etmesiyle ne ilgisi var? Şu ilgisi var:  Sınıf safsatası solcuları kendi uluslarına karşı körleştiriyor. Onların kendi uluslarının değerlerine yabancılaşmasına ve hatta düşmanlaşmasına  sebep oluyor. Çünkü sınıf safsatasıyla , ulusal tarih, dil, duygu birliği, hukuk birliği gibi olgular bir arada bulunamıyor.

Bir kere sınıf safsatasını benimsediğinizde, ulusunuzu meydana getiren bütün değerler “insanlık dışı kapitalist bir dayatma veya uydurma” haline geliyorlar. Bunları savunan insanlar da insanlık suçlusu birer ırkçı ve faşist oluveriyorlar. ( Muhtemelen yazıyı okuyunca beni engelleyecek pek çok solcu arkadaşım gibi…)

Hal böyle  olunca  ülkenizi ve ulusunuzu tehdit eden etnikçi şiddet hele sizinle aynı paradigmayı benimsiyorsa size , adı Türk olan büyük bir ulustan nefret etmeğe başlıyorsunuz. Aslında  ideolojiniz gereği nefret etmediğinizi söyleseniz bile Türk’ün egemenliği dahi size insanlık dışı bir baskı rejimi olarak görünmeğe başlıyor. Meselâ bir CHP milletvekilinin “ Hayatta duymaktan en çok tiksindiğim söz “ Şehitler ölmez vatan bölünmez!” sloganı!”demesi bu nefretin bir ifadesi.

Sınıf safsatası var olmayan ve asla olmayacak bir çelişkiyi insanların kafasına sokarak Marx’a göre doğal  bir kan ve yıkım eyleminin meşrulaştırıcısı / rasyonelleştiricisi oluyor.

İşte bu yüzden Türkiye’de sol, ulusal bütünlüğün yıkılmasında  enternasyonalist/ümmetçi siyasal islâmcılarla doğal bir ittifak halinde çalışıyor. Anayasa’nın 66. Maddesindeki Türk isminin silinmesini Kürtlere yaranmak için kabul eden solun kitlesel temsilcisinin aklındaki  temel çarpıklık, işte bu sınıf safsatasında yatıyor.*