9 Temmuz 2017 Pazar

Yeni Parti / Türkiye'de Milliyetçi Bir Partiye İhtiyaç Kalmadı Mı?

Konuştuğum ki açıkça ifade etmek gerekirse hemen tamamı farkı profillerde ancak bir şekilde CHP ve MHP seçmeni olan  kişilerden oluşan, insanların ekseriyeti merkez sağda yeni bir parti oluşumunun gerekliliğine işaret ediyor.Gerekçe olarak da özellikle CHP kökenliler, AKP seçmenin mevcut iktidardan dolayı bir çıkmaza girdiğini ve yeni bir oluşumun, bu insanlara tercih yapma olanağı sağlayacağını belirtiyorlar. MHP kökenliler ise kendi oy verdikleri partiden umudu kesmiş gözüküyorlar. Yeni parti, aslında Meral Akşener hareketi olarak isimlendirmeliyim, eski MHP'lilerin öncülüğünde şekillendirilmeye çalışıldığı için fazla da sorgulamadan (Teşbihte hata olmazmış) 'sıtmaya' razı olmuş gözüküyorlar.
Şimdi şu sorgulanmalı,merkez sağ seçmenin niteliği nedir daha doğrusu merkez sağ seçmen tanımı nedir? AKP seçmeni bilinen eski tanıma uyuyor mu? On beş sene insan hayatında oldukça uzun bir süre, ortalama insan ömrünün 70 yıl olduğunu düşünürsek. Bu gün 25 yaşın altındaki bir nesilin bir kısmı AKP dışında bir siyasi iktidar görmedi diğerleri de ayırımı fark edebilecek yaşta değillerdi. Bu gençler yaşam tarzı, baş örtüsü, özgürlükler gibi kavramları mevcut iktidar marifeti ile öğrendi. Laik devlet işleyişi hakkında anlatılan tu kaka hikayeler ya da mükemmele yakındı şeklindeki öykünmeler dışında bir şey bilmiyorlar. Lider kavramını RTE ile özdeşleştirmiş durumdalar.Üniversite okuyanları tabii hala üniversite kimliğini koruyan üç beşinden söz ediyorum, daha şanslılar. Tabii internet ve sosyal medya etkileşiminden dem vurulacaktır; bazen fiili olarak yaşamak gerekir. İnternette yemek videoları izlemenin karnı doyurmadığı gibi..
Merkez sağ ile AKP öncesinde Demokrat partiden gelen bir gelenek vurgulanırdı. 
Mevcut iktidar da bir süre bu vurguyu yapmadı değil. Bu gün geldikleri nokta itibariyle böyle bir vurguya ihtiyaçları kalmadığı gibi dindar nesilden söz eder oldular. Bir de son on beş yılda baş örtüsü kullanım da gözle görülür artış olduğu saplaması yapılmalı. Bakın dindar sayısındaki artıştan söz etmiyorum, ekonomik siyasi ya da dini çekincelerin yanı sıra AKP'li yaşam tarzının bir göstergesi olan baş örtüsünden söz ediyorum. Daha vahimi bu tarzı  içselleştirmiş bir kitlenin sadece mevcut iktidar sempatizanları ile sınırlı kalmaması. 
Çok uzatılabilecek bu listeye,şehirli yaşam tarzının son on beş senede yok edildiğini ya da belirli alanlara sıkıştırıldığını ekleyerek son vereyim. 
Şimdi tüm bu saplamaların ardından eski tanıma uygun bir merkez sağ seçmenden söz edilebilir mi?Söz edilemez ise bu kitleye hitap etmesi umulan Merak Akşener hareketi mevcut iktidardan farklı olarak nasıl bir argüman üretecek? Örneğin; laiklik ve Atatürk vurgusu yapacak mı yaparsa hedef kitlesinin beklentilerini karşılayabilecek mi? Ekonomi politikaları ne olacak, tüketim ekonomisinden üretim ekonomisine evrilmeyi sağlaya bilecek mi? Bu vaadin, sözü edilen hedef kitle de karşılığı  var mı? Dış politika vs. konuları ya da eğitim sistemini mesela imam hatiplerin durumu ne olacağını, sormuyorum bile..
Amaç, AKP benzeri ancak AKP gibi kontrolden çıkmış bir parti ve lider yerine daha kontrol edilebilir üstelikte milliyetçi bir partinin kökleri üzerine temellendirilmiş yeni bir parti mi oluşturmak? Üstelik, bir taşla iki kuş vurulup hem mevcutlardan hem de milliyetçilerden kurtulmuş mu olunacak? MHP'ye oy verdiğini ifade eden birinin söylediği gibi milliyetçiler dernek olarak varlıklarını sürdürseler yeter mi? Tüm bunlar yeterliyse Ahmet Altan gibi liberallere neden kızılıyor? Sonuçta onlarında istediği bu değil miydi?
Bu sorgulamalar uzayıp gider. Akşener Hareketi henüz politikalarını açıklamadı. Başından bu yana bu işin içinde olanların yaklaşımları nasılını tartışmadan iktidar gelmek temelliydi. Şimdi yeni oluşuma milliyetçi-laik- Atatürkçü duruşu ile Ümit Özdağ katıldı. Bakalım, Hoca yeni neler söylecek? Aslında, bir çokları için mevcut iktidardan kurtulma umudu olan, en azından liberaller, CHP'liler ve umutsuz MHP liler için(Bekli bu üçlü ilk kez bu kadar yakınlaşmıştır.). Hedef kitle olan AKP seçmeninin ne düşündüğü,aslında hissettiği demek daha olur, hakkında bir fikrim yok. Bu parti gerçekten düşünüldüğü gibi bir işlev üstlene bilecek mi yoksa 2019 seçimlerinde hiç bekleyen bir yüze yer açmakla mı yetinecek?
Sadece yüksek sesle düşündüm. Ortada ne bir kurulmuş parti, ne parti programı ne de kapısına kilit vurulmuş bir MHP var. Tabii Ümit Özdağ'ın söyleyecekleri de mutlaka vardır. 


 

2 Temmuz 2017 Pazar

Türkiye’de Felsefe-Siyaset Çatışması




Vurun Kocasakal’a!

Son günlerde “Adalet Yürüyüşü” hakkında Ümit Kocasakal’a yöneltilen sosyal medya tepkileri dikkatimi çekti.

Bu tepkilerden bazıları onu, “haklı bir mücadeleyi eleştiren bir fırsatçı” olarak yargılıyor.

Kocasakal’ın konuyla ilgili iki yazısını okudum.

Bu yazıları okuyunca Türkiye’deki siyaset pratiğinin,  düşünme alışkanlığını ve yöntemini nasıl baltaladığını  daha açık anladım.

Öncelikle Kocasakal, “Adalet Yürüyüşü’ünün” meşruiyetini veya haklılığını sorgulamıyor. Fakat  siyasal somut bir eylemin sınırlılığına  dikkat çekiyor.

Siyasal eylemler, etkileri kısa vadeli ve sınırlı eylemlerdir. Genellikle kesin taraftarlık duygularını biler, keskinleştirir ve etkilerini toplumda yarattıkları istemli ya da istemsiz ayrışmayla gösterirler. Şurası bir gerçek ki siyasal eylemlerin yasamaya ait olan kısmı, ülkenin kaderi üzerine elbette kalıcı hasarlar yaratabilir. Buradaki “siyasal eylemden” kastımız, siyasal partilerin toplumsal tepkileri güdülemek için kullandıkları, miting, yürüyüş, toplantı gibi kısa süreli eylemlerdir.

“Adalet Yürüyüşü” özünde iyi niyetli bir eylemdir. Çarpıcı ve özet ifadeler barındıran, sloganik bir eylemdir.

Siyasetin bütün amacı iktidarı değiştirmektir. Demokratik ülkelerde bunun yolu halkın ikna edilmesidir.  Büyük kitlelerin iknaında kullanılabilecek en etkili yöntem ise slogandır. Sloganlar düşünceleri özetler, dillere pelesenk edilir, rahat yaygınlaşır ve taraftarlık duygularını güçlendirir.

Bunun yanında basit ve tekrarlanabilir hareketler de aynı işi görür. Haziran eylemlerindeki “Duran Adam” bunun tartışılmaz en iyi örneğidir.

Peki ama bir toplumun bütün  hayatı sloganlara ve basit eylemlere indirgenebilir mi? Ya da bir ulusun bütün hayatı siyasetten mi ibarettir?
Türkiye’nin makus talihi Atatürk’ten sonra ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi, genellikle popülist sağ siyasetçilerin karşı devrimciliğine bağlanır ve bunda  büyük haklılık payı vardır. Ama asıl sorun bu değildir.

Atatürk’ten kopan Türkiye, aslında felsefeden ve düşünceden kopmuştur. Türk merkezli bir düşünüş biçimini siyasete ve akademiyaya benimsetmek isteyen ve özgün bir Türk düşüncesi yaratmak isteyen Atatürk’ten sonra toplumun bütün hayatı, doğrudan doğruya siyasetçinin cahil keyfiliğine teslim edilmiştir ki asıl “karşı devrim” budur.

Bir çelişki gibi görünse de bütün bir hayatı politikadan ibaret hale getiren  “politizm”, kendisi dışındaki bütün örgütleri ve kurumları  etkisiz ve anlamsız bir hale getirmiştir. Böylece  Türk Ulusu’nun bütün hayatı, yasama ve yürütme erklerini ellerinde bulunduran insanların keyfi güç kullanımlarına terk edilmiştir.

Burada bir parantez açarak kıta Avarupası’nın  Germenik pozitif hukuk felsefesinin kabulüyle yargının , en nihayetinde kanun yapıcının esiri haline gelmesi durumunun ortaya çıktığını gördüğümüzde ki bugünkü durum açıkça budur, artık siyasetçinin müdahale edemediği hiçbir alanın kalmadığı da  görülmüştür. “Kanuna hapsedilmiş yargı”,  yasa yapıcı insanların kültürleri, bilgi düzeyleri ve inançlarıyla sınırlanmış yasa yapabilme kabiliyetlerinin lafzına, mutlak bağımlı olmak halini ifade eder.

Bu yapısal bağımlılık yargının bir müddet sonra yasama eliyle biçimlendirilip iktidara karşı tamamen etkisiz bir organ  haline gelmesine de sebep olabilir.

Konu dağılmış gibi görünse de aslında hayatı politikanın mutlak egemenliğine terk etmek anlamındaki “politizm”, en nihayetinde, yargıda lafız taassubunu ve esaretini getirdiği gibi toplumsal hayatta da “olgusal esareti” ortaya çıkarmıştır. “Olgusal esaret”  hayatı olgulardan ibaret yaşamak demektir. Olgusal esaret, hayvansal yaşama en yakın haldir.

Olgusal esaret, insanların ancak ve yalnız en yaşamsal somutluklarla ilgilenmesi halidir. Genellikle Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” ile meşrulaştırılır.

Bütün hayatı kapsayan ve bütün hayata hükmeden politika, insanların en nihayetinde ancak ve yalnız sloganlarla düşünecek ve sloganları anlayabilecek düşünsel seviyeye indirmek için elinden gelen her şeyi yapar.  Nazi Almanyası ve SSCB’de (ki SSCB’deki durumu kendi gözlerimle  gördüğüm için daha yakından biliyorum) her yerin sloganlarla ve propaganda afişleriyle doldurulmasının en büyük sebebi budur.
Peki ama politikanın bu mutlak egemenliği ve tasallutu nasıl engellenir? Bunun yolu hukuktan geçer.

Özellikle bizim gibi az gelişmiş ülkelerdeki temel sorun, hukukun, yargı uygulamalarından ibaret sayılmasıdır. Oysa hukuk, “hak ilişkilerine” ve “ temel menfaatlere(haklara) dair bitmeyen bir keşif sürecidir. Dolayısıyla hukuk, sloganik eylemin aksine çok daha fazla sözcüğe ve düşünceye ihtiyaç duyan fevkalâde zorlu bir çabadır.

Olgusal esaretin aksine hukuk, “ kavram egemenliğine” dayanır ve ihtiyaç duyar. Kavram egemenliği, hayatı  anlamlara dayalı biçimde korumağa yönelik bir çabadır. Kavram egemenliği, hayatı var eden  düşüncelerin en doğru, gerçeğe en yakın halini bulmak için anlamlar üzerinde düşünmek işidir. Kavram egemenliği, insan hayatına olguların değil de varoluşu sağlayan “anlamların” yön vermesi idealidir.

İşte Atatürk’ün Türk uygarlaşması hedefinin temeli, Türk Ulusu’nun yaşantısının kavram egemenliği içinde sürdürülmesi hedefidir.

Politizm, bu hedefi yıkarak Türk Ulusu’nun günlük yaşantısını asgari hayvansal ihtiyaçlarla güdülemek yönetimini benimsemiş ve ancak  hiç taşımadığı, asla sahip olamayacağı düşünsel yetkinlikle yönetilmesi gereken  son derece hassas yasama ve yürütme faaliyetlerini, en basit bir primat düşünsel seviyesinde ilkelleştirmiştir.

İşte Kocasakal- CHP sözde çatışmasının temeli bu çelişkili durumdur.

Kocasakal hiç bitmeyecek bir felsefî eylem ve kavram egemenliği ideali olarak gördüğü hukuksal çabanın sonucu olarak adaletin korunmasının gereğine işaret ederek kısa vadeli çarpıcı siyasi eylemlerin bu çabanın enerjisini  tüketebileceğine işaret etmiştir. Politizmin olgusal esaretinin doğal sonucu olarak da slogan bağımlısı kitlelerin tepkisine maruz kalmıştır.


Türkiye, kitap okumaktan aciz politikacıların Türkçe’nin felsefe dili olup olmadığına dair ahkâm kesebildiği geri bir ülkedir. Akıllı tahtaya Türkçe yazamayan politikacıların  slogan düzeyindeki  orta beyinlerinin, makarnanın olgusallığıyla insanları esir ettikleri ülkemde, Kocasakal’ın kavram egemenliğine dayalı hukuk ideali elbette anlaşılamıyor.

2 Haziran 2017 Cuma

Türkiye'de Türk Olamayan Sol


Bazen ne yazacağımı bilmiyorum ve basın imdadıma yetişiveriyor. Rakka operasyonu ile ilgili bir yazı popüler söylemle bir “muz orta” açtı.

Ender Helvacıoğlu “Rakka Operasyonu Kimin Operasyonu?” diye bir yazı yazmış. “Rakka operasyonu” ve  “kırmızı fularlı kız” arasında bir ilişki kurup kırmızı fularlı kızın aslında sosyalist falan olmadığını söylemiş. Neden böyle değilmiş? Çünkü Rakka operasyonu ABD’nin emperyalist operasyonuymuş ve hiç gerçekten sosyalist bir insan böyle bir operasyonda iş birliği yapar mıymış?

Yazının ana fikri “ Sosyalist doğuştan melektir!” Dolayısıyla sosyalistseniz zaten her şeyin en iyisini bilir, yapar ve asla kötü olamazsınız. Eh dünya da sosyalistler ve emperyalistler diye ikiye ayrıldığına göre bütün yapmanız gereken tarafınızı seçmektir.

Bu devirde, yani dünyanın aklı başında memleketlerinde   her şey aklın terazisine konabilirken  dünyanın böyle bölündüğüne inanan insanların var olabilmesi cidden inanılmaz.

Sevgili yazarımız dünyayı sosyalistler ve şeytan emperyalistler diye ikiye ayırırken  “ulus” denen şeyin varlığını unutmuş görünüyor.  Bu ne demek? Şu demek…

Suriye’ de Kürtler Kürdistan kurmak için terör   yapıyor, yani “sosyalist bir enternasyonalist adalet devleti” falan kurmağa çalışmıyorlar.

Suriye’de Kürtler, Irak Kürtleriyle beraber  bir  su ve petrol imparatorluğu kurmak için terör yapıyor.

Suriye’de Kürtler, Irak Kürtlerinin yaptıkları gibi “Türk’ten ve Arap’tan arındırılmış  bir Kürt  etnotopyası ” kurmak için terör yapıyor.

Suiye’de Kürtler dört ülkeyi birden bölerek toprak kazanmak için terör yapıyor ve sürekli insanlık suçu işliyorlar.

Ama  sevgili yazarımız bunları görmemiş bile. Yazı baştan aşağı sosyalizm güzellemesiyle dolu.

Yazının çıkarımı da şu: " Gerçek bir sosyalist, herhangi bir emperyaist operasyonuna katılmaz."  Bir  diğer çıkarım da şu:" Kürtler emperyalistlerle iş birliği ettikleri için yanlış yapıyorlar."

Bu yaklaşımı Aydınlık çizgisindeki  ulusalcılar da paylaşıyor.  Ama sorulmayan soru şu: Kürdistan kurulması için bizden toprak talep edilmesi veya kurulacak herhangi bir etnik Kürt devletinin sınırlarımız için tehdit olup olmayacağı yeterince önemli gözükmüyor mu?

Adları ulusalcı da olsa  sosyalistler, hâlâ aslında enternasyonalist ve “vatansız”. Onlar  hâlâ aslında Türk olmayan, Türk için düşünmeyi faşizm sayan “vatansız proleterler”…

Solcular, meşru bir devlete karşı yabancılarla işbirliği yapıp da ihanet eden,  Ortadoğu’daki Türk varlığını en büyük düşman sayan, açıkça etnik ırkçı, feodal , otoriter Kürt silahlanmasından hiç endişe etmeyip de köktenci Amerikan karşıtlığından ahlâk  damıtılabileceğini sanıyorlar.


Türkiye’de sol galiba aslında hiç değişmemiş. Yani birileri, “Amerikan /emperyalist karşıtı”  herhangi bir orduyla ülkemizi işgale falan kalksa muhtemelen bu abiler “ Yaşasın halkların kardeşliği!” diyerek Türk askerine silah çekerse şahsen hiç şaşmam.

26 Mayıs 2017 Cuma

Neo Liberalizm Ölüyor Mu?


 Sol  Neoplazik Pseudo Entelektüel Kitlede Kafa Karışıklığı

Soner Yalçın’a Kısa Bir Cevap

İktisadın ilginç görevi, insanlara,
 tasarlayabilecekleri şeyin hayali hakkında 
ne kadar az şey bildiklerini göstermektir.
Soner Yalçın “ Hayek’in neoliberalizmi ölüyor!” demiş. Hiçbir liberal de çıkıp “Aga sen neo liberalizm nedir, Hayek kimdir, bilir misin?” diye sormamış.

Bilmeyenler için azıcık açalım: Hayek bir neo liberal değildir. Hayek, hukuk, iktisat, sosyoloji gibi sosyal bilimlerin tamamının birbiriyle ilgisini savunarak bunların  bir tür sosyal  bilimler disiplini düşüncesi altında  beraberce  incelenmeleri gerektiğini söylemiş, Nobel Ödüllü bir iktisatçıdır.

Soner Yalçın,  har zamanki solcu savrukluğu ve sorumsuzluğuyla  muhtemelen hayatında tek bir kitabını bile okumadığı  bir iktisatçının “neoliberalizminden” dem vurabiliyor. Öncelikle onun bu sol ego şişkinliğine değinmekte fayda var. Bu , solun, sağlıksız büyüyüp gelişen “entellektüelimsi” ya da yalancı( pesudo) entelektüel  bilincinin bir arazıdır, belirtisidir.   Hemen hemen bütün solcularda olduğu gibi Sayın Yalçın’da da “ Marx her şeyi keşfetmişti. Dünyayı salt maddeye ve akla dayanarak açıklayabiliyoruz! Nihai çözüm  bulundu!” inancı,  bir “kendiliğinden entelektüel” olmak  yanılgısını yaratıyor, görebildiğimiz kadarıyla. Sözde materyalist ve akılcı olduğunu düşünülen bir düşünürün sözleri, ayetleştirilip bunlara iman edildiğinde, “entellektüeller gibi okuyup yobazlar gibi inanan bir  yalancı (pseudo) entellektüel büyümüş kitle” meydana geliyor ki. Bu kitle gerçek düşünceye ve entelektüel ahlaka yabancı olduğu için  adeta bir “neoplazi” haline geliyor.

Bu neoplazik yalancı(pseudo) entelektüel kitlenin Marx’tan ve onun "sahabesinden" ve "halifelerinden" başka hiçbir şeyi okumağa ihtiyaçları da kalmıyor. Hayatıi imanlarını doğrulayan örnekler olarak okuyup sürekli iman tazeliyorlar. Ama dünyada her şeye ilgi duyarak da entelektüel olduklarına kendilerini kandırmayı da seviyorlar.

Sayın Yalçın’a ve hayran kitlesine   Hayekle ilgili öğretmemiz gereken  ikinci ve daha özel bilgiler şunlar:

Hayek toplumsal bilimler disiplininde “ Kendiliğinden doğan toplumsal düzen” fikrini en ayrıntılı ve anlaşılabilir şekilde yerleştiren insandır.  Marx’ın sözde “akılcı” materyalizminin mantığını “kurucu rasyonalizm” olarak niteleyerek toplumsal düzenlerin nasıl bir evrimsel rasyonalizmle kendiliğinden meydana geldiğini Marx ve sonrası halife düşünürlerin hiç birinin aklının alamayacağı kadar vazıh bir biçimde ortaya koymuştur.

 Toplumsal felsefeleri, “ Evrimsel rasyonalist” ve “ Kurucu rasyonalist” diye sınıflandırarak, toplumsal düzenlerimizi etkileyen siyasetleri, nasıl tahlil etmemiz gerektiğine dair çok önemli bir  fikirsel  araç kutusu temin etmiştir. Peki meselâ Soner Yalçın ağzına geldiği gibi “neoliberal” diyerek hakaret ettiği Hayek hakkında bunları biliyor mu? Hiç sanmıyoruz.

Meselâ  Hayek’in 1995’te çevrilmiş “ Kanun, Yasama Faaliyeti Ve Özgürlük”(1. Cilt, İş Bankası Yayınları) adlı kitabının daha girişinde anayasacılığı nasıl incelediği  ve anayasal düzenleri muhtemel zaafları ile ilgili  yazdıkları hakkında, Soner Yalçın’ın veya herhangi bir solcu okumuşun bir fikri var mıdır? Hiç sanmıyoruz. Çünkü eğer bu kitabı okumuş olsalar bu gün yaşadığımız anayasa krizi hakkında Marx ve halifelerinin aklına bile gelmeyecek bir ferasetin ve derinliğin nasıl sergilendiğini görebilirlerdi.

Bir röportajda muhafazakâr olup olmadığı sorusuna,  kendisini bir Whig olarak tanımlayabileceğini söyleyerek cevap veren  Hayek’i, “neoliberal” diye nitelemek cehalet ötesi bir taassuba işaret ediyor. Whigler kısaca  İngiltere’de  19.YY’da meşrutiyetin güçlenmesini isteyen gruptur.

Sınırsız bir demokrasidense, hukuk devleti olan bir monarşiyi tercih ederim.”* sözünün altına, sahibini bilmese imza atacağını düşündüğüm Soner Yalçın’ın  Hayek’i neoliberal diye nitelemesi gerçekten çok ucuz kahramanlık gibi  görünüyor.

Bugün Türkiye’de  başımıza gelenlerin “sınırsız demokrasi” felaketi olduğunu idrak edebilecek tek bir Marksist düşünür bile yokken  Hayek’e neoliberal demek utanılası bir bilgisizliktir.

O halde neoliebralizmi de  Sayın Yalçın’a  ayrıca izah etmemiz icap ediyor. Neo liberalizm, Smitgil  serbest piyasa iktisadının fırında ısıtılması değildir. Neoliberalizm, liberalizmin, “üretim ve paylaşımla” ilgilenen daha kolektivist  koludur ki Soner Yalçın ve benzerlerinin içine dahil edilebileceği  “sosyal demokrasinin” neredeyse yapışık ikizidir. Neo liberaller  “ gerektiği hallerde” mülkiyete devlet müdahalesini mazur gören, gelirlerin daha adil paylaştırılması gerektiğini savunan ve özde liberal falan da olmayan bir sözde  liberal koldur.

Neoplasitk   yalancı entelektüel sol kitle, “piyasa”, “arz-talep”, “marjinal değer”, “ mukayeseli üstünlük”, “sübjektivite”, “ fayda”, “menfaat”, “ temel haklar”  gibi kavramları hiç bilmediği için toplumsal düzen denen şeyle hukukun ve iktisadın ilişkisini de anlayamıyor. Dolayısıyla Marx’tan mülhem  “ Devlet eline bir rende alıp bütün pürüzleri ortadan kaldırsa adalet yerini bulur…” tarzı bir hayalcilikle önlerine gelene, ağızlarına geleni savurmakta sakınca görmüyorlar.
Devletin daha fazla  planlar yapması,
 bireylerin planlamalarında daha çok zorlanmalarına yol açar.

Ama Sayın Yalçın’ı kırmayalım, kısa bir başka cevap verelim: Neoliberalizm ölmüyor! Aksine kollektivist  hümanist sömürünün elinde, günden güne temel haklara ( Bilmeyeceğini düşünerek onları da sayalım: Hayat, mülkiyet ve hürriyet) daha güçlü saldıracak bir şekilde semirtiliyor.

Sayın Yalçın’ın kemikleşmiş egosunu değiştirmemiz mümkün değil ama hayranı olan genç arkadaşlara Hayek’i, teleolojik(kasıtçı, erekçi, amaççı, amaç/faydacı) “devrimci” magazin  yazarlarının dedikodularıyla değil de kendi eserleriyle  tanımalarını salık veririz.









*Yanılmıyorsam “ Hukuk, Yasama Ve Özgürlük” 3. Cilt)






15 Mayıs 2017 Pazartesi

SESSİZ KALMA HAKKIMI KULLANIYORUM

İnancın kişisel bir kavram olduğunu düşünüyorum. Neye ve niçin inandığınız diğer insanları ilgilendirmezken nasıl inandığınız yani inanca ilişkin ritüeller ve davranışlarınıza yansıyan etkileri sizin dışınızdaki insanları hatta canlıları etkiler. İnanç söz konusu olduğunda din bazlı düşünülür ki bu çoğu kez doğru bir algıdır. Özellikle din konusuna radikal bir biçimde bağlı olan insanlar bir süre sonra yaşama ilişkin tüm kavram ve olguları din penceresinden görmeye başlar.



Bana göre toplumların ve devletlerin ortak inançları din kökenli olmamalıdır. Elbette insanların ortak idealler ve ortak bir geçmiş etrafında bir araya gelmesi ile toplumlar şekillenir ki belki dini inançlarda bu noktada belirleyici olabilir; ancak çağdaş dünya da yaşam tarzlarının korunması ve kişisel özgürlükler dini inanç kavramını da kapsayıcı bir kavramlar olarak ortaya çıkmıştır.




Yazık ki dini inançları adına terörist eylemlerin sıklıkla yapıldığı, insanların yaşama haklarının ellerinden alındığı ve din temelli toplumsal baskının fazlası ile hissedildiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu bölge tarih boyunca din ve mezhep savaşlarına sahne olmuş ve olmaya devam ediyor. Yapılan canilikleri inanca (Söz konusu hem dini inançlar ve bu bağlamda idealler) bağladıklarında toplumlar önünde haklılık paylarının artacağını düşünüyor olmalılar.


Başta ifade ettiğim gibi inanç kişisel olmalıdır ve artık inançla birlikte ahlak kavramı da sorgulanmalıdır. Evet, toplumların ya da toplulukların dini yoktur ancak ortak geliştirmek zorunda oldukları bir davranış biçimi vardır. Bu karşılıklı zararsızlık ve saygı hatta empati ile temellendirilmiş olmalıdır. Uygar toplumlarda yasalarla korunan kişisel özgürlükler ve kazanımlar, sözü edilen toplumsal değerler ile de korunmaktadır.



Orta Doğu coğrafyasında toplumsal davranış ve yaşayış biçimleri bile din bağlamında şekillenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, laik devlet anlayışını temel edinerek on yıllar boyu fark yarattı. Öyle ki insanların, dışarıdan bakıldığında inançları hakkında ön bilgi edinmek mümkün değildi. Bu gün, bu anlaşılır hale gelmiştir. Tabii, diğer taraftan kişisel özgürlükler adına kişilerin istedikleri gibi giyinme, örtünme ve inanma hakları vardır. Bu noktada kişilerin haklarını koruyan devlet mekanizmasının laik olması önemlidir. İnanç, inançsızlık ya da laiklik, bu kavramların koruyucusu yasalar olmalıdır. Ve bu yasaların uygulanışı, adalet, toplum baskısı ile değil, çağdaş dünyaya ait normlar ile gerçekleştirilmelidir.


Başkent Ankara, son yıllara kadar, din kökenli terörist saldırılara ve anti laik görüntülere hiç bu kadar maruz kalmamıştı. Çağdaş Türkiye’nin insanlarının varlığının göstergesi idi;  terörist saldırılar ve din kökenli mahalle baskı nedeniyle laik yaşam tarzına bir tehdit oluşabileceği hatta oluştuğu fikrinden dolayı kendimi huzursuz hissediyorum.   O yüzdendir ki artık, dini inançlarım sorulduğunda sessiz kalma hakkımı kullanıyorum. Dini adına işlenen cinayetler ve kısıtlamalar sona ermedikçe, sorgulamaya ve de bu şekilde davranmaya devam edeceğim.


12 Mayıs 2017 Cuma

Alışkanlıklarımız Tercihlerimizdir

Batıkent Carrefour'un kapanmasına ilişkin Sayın Çelik'in tespitlerine katılmamak ne mümkün..Söz konusu mağaza hipermarket formatında karma müşteri profiline hizmet vermek üzere üzere dizany edilmiştir. Hizmete girdiği dönemde ilgili lokasyonda teknik deyimi ile yerel market zincirlerinden, toptancı marketlerinden ve discount market zincirlerinden hemen hiç biri yoktu. Dolayısı ile rakibi yoktu. O lokasyon da bu nedenle tercih edilmişti.

Ülkemiz son çeyrek asırda üretim kalemlerini hızlıca tüketirken aynı hızda tüketim temelli bir ekonomik düzene geçti. Tüketim alışkanlığı o kadar ilginçtir ki sadece mal ve hizmeti değil, sahip olduğunuz değerleri de tüketir. Bir bakarsınız ki sizden geriye bir şey kalmamış..Carrefour'un kapanması da böyle bir şeydir.

Ürün çeşitliliği, kalitesi,sunulan hizmetin niteliği, fiziksel yeterlilikten tutun da bir çok etken ürün fiyatlarına yansır.Yanı başınızda benzer ürünü satan bir markette(Markadan söz etmiyorum.) daha az ödeyerek alışveriş yapabiliyorsa bir çok kişi için bu tercih nedenidir.Aslında bu kapanış, toplumdaki fakirleşmenin de bir kanıtıdır. Ekonomiye ilişkin bilimsel tanımın dışında bir de "Aşırı ve gereksiz harcamalardan sakınma, tutum." şeklinde bir tanım vardır. Parası olmayan ya da yeterince olmayan insanların hizmet kalitesi ile ilgili kaygıları da yazık ki olamıyor. 

Otomobil sahibi olmak, ekonomik bir gösterge olabilir. Ancak kişinin yaşam kalitesini doğru ifade eder mi, tartışılır.Otomobil hangi sıklıkla ve ne amaçla kullanılıyor irdelemek gerekir. Aile olarak eğlenmeyi hafta sonu avantajlı bulduğu marketten alışveriş yapmak varsa markete ait ya da AVM içindeki  fast food noktalarında bir şeyler atıştırmak olarak görüp ve bu amaçla hafta sonları otomobil kullanan bir bireyin sosyo-ekonomik durumu sanıldığı kadar iç açıcı değildir. 

Diğer yandan Ankara ölçeğinde, gelir seviyesinde artış sağlayan bireylerin hareketliliği de söz konusudur. Bundan on-beş yıl önce tercih edilmeyen Yaşamkent, Bağlıca, İncek ve Çukurambar gibi semtler yoğun olarak şehir bazında göç almaktadır. Dolayısı ile göçenlerin yerini daha mütevazi gelir ve yaşam koşullarına sahip bireyler almaktadır. Alışkanlıklarımız tercihlerimiz belirler.İçki  ya da jumbo karides tüketmek gibi bir alışkanlığı olmayan birinin bu tarz bir tüketimi de yoktur.

Gelelim girişte ifade ettiğim önermeme, tüketim alışkanlığına ilişkin..Başından beri kendinize ve topluma ilişkin bir değer üretmiyorsanız, sadece tüketiyorsanız içki içseniz ne içmeseniz ne..Günde beş vakiti katlıyarak ibadet etseniz ya da inanmasanız ne..Bir bakmışsınız kendinizden ve içinde yaşadığınız toplumdan geriye bir şey kalmamış. Alışkanlıklarınızın değiştirilmesi yönünde yapılan doğrudan ya da viral manipülasyonlar aslında tam da toplum mühendisliğidir. Fakirleştirilmek, belli bir kesimi zenginleştirmek yani ekonomi, din ve hamaset bir saç ayağın ayakları gibidir. Tüketim alışkanlıklarınızı değiştirilir sonra yaşam tarzınız ve en sonunda özgürlükleriniz.

11 Mayıs 2017 Perşembe

Şeriat Bu Gün Carrefour'u Kovdu

Sıra Kimde?

Ankara’da Batıkent Carrefour, alışveriş merkeziyle birlikte kapandı.

Üstelik sadece İstanbul Yolu üzerindeki AVMsini  kapatmadı, metro son durakta  henüz devraldığı bir başka mağazasını da kapattı.

Bu ne anlama geliyor?

En başta  Batıkent’in büyük bir merkezden yoksun kalması anlamına geliyor. Çünkü Carrefour  Batıkent ahalisine yalnızca market olarak hizmet vermiyordu, içindeki mağazalarıyla da büyük bir sosyal çeşitlilik sunuyordu.

Ülkemizin yaşadığı çok çarpıcı toplumsal dönüşümle Carrefour’un Batıkent’ten çekilmesinin bir ilgisi olabilir mi?

Bunun için sanalağda pek kısa süren bir araştırma yaptığımda, mesela İzmir  Carrefour’un da kapandığını gördüm.
Batıkent’e dönecek olursak…

Şunu belirtmekte fayda var ki Carrefour’un kapanmasıya birlikte alkollü içki satılan  büyük bir merkezin ortan kalktığını görmeliyiz. Yerel  büfelerde de alkol satışının çok keyfi şartlara bağlandığı, hatta büfe ruhsatlarının alkolsüz  satış şartına keyfi şekilde bağlandığı söyleniyor.

Böyle bakıldığında Batıkent’te alkollü içki satışının neredeyse ortadan kalktığını söyleyebiliriz.

Bazıları alkollü içkinin gerekip gerekmediğini sorabilir. Buradaki sorun, içkiyi kendince bir gereklilik olarak kabul edenlerin  artık var olup olamayacağıdır.

Laik bir toplumsal düzende insanların ilişkileri alışveriş alışkanlıkları vs dine göre sınırlandırılamaz.

Oysa bugün Ankara’nın  büyük bir  kesimi neredeyse alkolsüzleştirilmiş durumda..

Bunda Batıkent ahalisinin profili etkili midir? Evet, olabilir. Batıkent artık orta altı gelir sahiplerinin, emeklilerin yaşadığı bir yer haline gelmiştir ve bu kesimin alım gücü belki de Carrefour gibi bir alışveriş devini yaşatmağa yetmemiştir.
Ama bir başka sorun var ki o da alkolsüz içkiler  satan daha ziyade dindar kesime hitap eden zincir marketlerin Batıkent’te adeta viral bir hızla yayılması, serpilmesi ki bunlardan biri özellikle dini bayramlarda  iğne atsanız yere düşmeyecek denli kalabalık olabiliyor.

Bazıları bu dindar marketlerin, müşteriyi ücretsiz servislerle çektiğini söylüyor ki bu da şüphesiz bir cazibe sebebidir. Peki ama Carrefour da aynı hizmeti verirken neden aynı cazibeyi sürdürememişti?

Carrefour’a parası yetmeyen müşteri nasıl oluyordu da  dindar marketleri hınca hınç doldurabiliyordu?

Söz konusu olan dindar marketlerle veya perakendecilerle Carrefour arasındaki fark bir medeniyet farkıydı. Carrefour geniş bir ürün yelpazesi sunmakla kalmıyordu. Müşteri ilişkileriyle,  eğitimli personeliyle, sunumuyla “kurumsal bir batılılık” sunuyordu.

Oysa dindar perakendecilikte  ucuzluktan başka bir özelliği olmayan, ortaya atılmış malların, kapışma usulüyle satışı söz konusu. Bu dindar perakende mağazalarına girdiğinizde, insanların gerek müşteri gerekse personel olarak  tutumlarından, malların raflara yerleştirilmesine kadar her yerde bir ilkellik görüyorsunuz.

Şunu anlıyorsunuz ki bu  marketlere gelenler  fakirler değil, çünkü ilgili marketlerin otoparkları da alabildiğine dolu oluyor.

Kapitalizme  bir eleştiri olsun diye  yekten Marksist bakış açısıyla sorunu anlamak mümkün değil. Gerçi Marksizmle hiçbir şeyi anlamak mümkün değil ya…

O halde hemen hemen aynı malları birbirinden çok da farklı olmayan fiyatlarla sunan perakendecileri birbirinden ayıran neydi?  Sanıyorum ki bu müşteri tercihiydi. Ama bu tercih mallar ve fiyatlarıyla ilgili olmadı.

Burada etkili olan şey müşterini “uygarlık tercihi” oldu. Müşteri kitlesi, anlaşılan o ki  alkolsüz, tesettürlü kadın personel çalıştıran - ki artık yaygınlaşan dindar perakendecilikte  kadın personelin görece azlığı ve kadın personelin giyiminde yaygınlaşana kapalılık dikkat çekici- mağazalara yöneliyor.

Alım gücü yerinde bir kitle için artık görünen o ki  sunumun, çeşitliliğin, özgürlüğün ( alkol), kurumsallığın bir önemi kalmamış.

Carrefour kendi içinde bir  ayak üstü atıştırmalık bölümü  yapmıştı. Böylece müşteriler hem alış veriş edebiliyor hem de mağazayı “içselleştirebiliyordu”. Ama bunu yaparken kendilerini “seçkin” de hissediyorlardı. Batılı  bir kurumsallığın bir parçası oluyorlardı.

Batıkent’in dindar zincirlerinden biri de aynı hizmeti vermeğe başladığında ilgili marketin yemek bölümüne girmekten açıkça tiksinmiştim. Çünkü belli bir alışveriş yapana indirimli ya da bedava yemek dağıtılan o bölüm bir tür imarethane gibi çalışıyordu ve insanlar bu havaya uyarak kendilerini bedava yemeğe muhtaç fakirler gibi görüyorlardı.

Gerçek fakirler ortada yoktu ama az önce yüz liralık alışverişi rahatlıkla yapan müşteriler, bedava dağıtılan bir kap yemek için birbirinin üstüne çıkabiliyordu.

Carrefour müşterisinin birbirine ispat edeceği bir şeyi yoktu.  Kimisi bekâr işi ucuz bir alkol keyfi için bira  kimi de hatırlı misafirlerini ağırlamak için Kaliforniya şarabı alabiliyordu. Carrefour, kurumsal olarak, bireysel müşteriye hitap ediyordu.

Oysa dindar perakendecilik açıkça, sürü halinde yaşamak istediğini belli eden, birbirlerinin alışveriş sepetlerini sürekli kollayan, belli bir alış veriş ve hayat alışkanlığına sahip olduğunu birbirine sürekli göstermeğe çalışan bir kitlenin “ibadethanesi” gibi oldu. Böylece şeriat isteyen kitle bu ibadethanede ortak alışveriş alışkanlıklarını tekrarlayarak  kendi onayını kendisi geliştiriyor.

Özetle Carrefour’un gidişi, toplumsal şeriat saplantısının, müşteri tercihi yoluyla uygarlığı hayatımızdan kovuşu anlamına geliyor. Bunun bir adım ötesi yeni siyasi söylemle “talepten dolayı”  artık şeriatın resmileşmesi olabilir.

Bu arada, alkolsüz içecekler alarak birbirlerine Müslümanlıklarını kanıtlamak için debelenen kitlenin  marketinde, yılbaşında “uğurlu kırmızı kadın külotu” satılan reyonun dolu olduğunu da belirtelim.
 İlgili bağlantı:
http://www.batikentliyim.com/istanbul-yolu-carrefour-kapanmasi/


5 Mayıs 2017 Cuma

Sömürge Medyasına Karşı Türk’ü Savunmak

 Adına “Tartışma programı” ya da başka her neyse o denen programları ne zaman seyretsem derin bir çaresizliğe ve öfkeye kapılıyorum.

Çaresizliğimin ve öfkemin sebebi: Orada olup söylenen saçmalıkları,  yapılan yanlışlıkları ve edilen ihanetleri cevaplayamamak.

Bu tip programların özellikle teke tek yürütülen tiplerinde iki sorunun beni kızdırdığını fark ettim.

Sorunların birincisi, programın sunucusunun tarafsız bir dinleyici olmaması.  O  sürekli, “Değil mi?” “ Öyle değil mi?” sorularıyla  muhatabını  kendi normlarına göre sorgulayıp yargılaması.

İkincisi ise bu programlarda  görünmeyen başka iki tarafın çarpışması. O taraflardan biri, sorularıyla aslında bir yabancı gibi davranan program sunucusu ve onun  içine dahil olduğu, adına “küreselleşme” denen yeni sömürgeciler, diğeri ise  ile programın konseptine mahkûm edilmiş ulusal seyirci kitlesi.

Seyirciler için bu tip programlarda sunucu, devamlılığından dolayı, “orada olmayı hak eden”, adeta “Soruları ben sorarım!” diyen yargıç veya sorgucu konumundadır. Sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü seyirci, onların bu hiyerarşik konumlarının  , bu insanlara kendiliğinden, “doğal olarak” bir “adalet sağlayıcılığı” rolünü verdiğini en baştan kabul eder. Hal böyle olunca mesela kendisine Türk olup olmadığı sorulan sunucunun “ Solcunun Türk’ü mürkü olmaz!” demesi, mesela solcu seyircide, solculuğunun normunun bu olduğu kanaatini uyandırırken solcu olmayan seyircide de Türk kimliğinin vazgeçilebilir, reddedilebilir, ihmal edilebilir, zayıf ve geçersiz bir kimlik olduğu kanaatini uyandırır. Çünkü  o, ertesi gün söyledikleriyle seyirciye örnek, referans veya ölçü olacak “kalıcı imge oluşturucusudur”.

Türkiye’de “tarafsızlık” iddiasıyla yürütülen tartışma programlarında “tarafsızlık” şu tutuma dayanıyor. Program sunucusu, yani kalıcı imge oluşturucusu, programı herhangi bir batılı meslektaşı gibi sunuyor ve yönlendiriyor. Zaten televizyon yayıncılığımızın neredeyse tamamının batılı konseptlerle yürütüldüğü göz önüne alınırsa buna çok da şaşmamalıyız.  Ve işte asıl sorun da burada ortaya çıkıyor:

Kalıcı imge oluşturucusu sunucumuzun kendisine örnek aldığı “batılı” sunucu, bu tip programlarda saf bir tarafsızlıkla davranmadığı gibi böyle bir şeye de zaten inanmıyor. Herhangi bir Amerikan sunucusu karşısındakini sorgularken bunu bir Amerikan sunucusu olarak yapıyor,  kimliksiz bir objektif insanlık temsilcisi olarak yapmıyor.
Sanırım bir Alman söyleşi/komedi programında “kalıcı algı oluşturucusu” sunucu, referandumda, Almanlara tepki  göstererek “Evet” oyu veren çifte vatandaş   Türklere: “ Ama sevgili Türkler unuttuğunuz bir şey var: Biz Türkiye’de yaşamıyoruz, Almanya’da yaşıyoruz!” diyordu.

Atatürk’ü görmüş bir Yunanlı ile 70’li yıllarda Yunan televizyonunda yapılan bir söyleşide  program konuğu,  Atatürk’ten hayranlıkla bahsederken program sunucusu her seferinde “amalarla” onun sözlerini hafifletmeğe, alaya almağa çalışıyordu. Yani hiç de tarafsız ve objektif davranmağa gayret falan etmiyordu.

Bu ne anlama geliyor? Türkiye  özelinde, Attila İlhan merhumun “Türkiye’de basın Türk değildir!” tespitini doğrular şekilde basın, Türk dışı bir bilinci benimsemiş , sömürgelik ruhunu içselleştirmiş ve adeta köpekleşmiştir.

Ne yapılmalıdır? Bu tip programlara “konuk edilen” Türkler,( Çünkü artık ülkede, basın destekli etnik ve dini saldırılara karşı kendisini savunmak zorunda bırakılan Türkler olarak yaşıyoruz) sorgucu rolünün sunucuda olmasına izin vermemeli, sunucuya “normların” başka bir yerde olduğunu hatırlatacak sorular sorarak seyirci karşısındaki sözde kategorik üstünlüğünü sarsmalıdırlar. Şunu unutmamalıyız: Televizyondaki programların zaten hemen hepsi, Türk karşıtı biçiminde, Kürtçülük  veya şeriatçılık söyleminin algı ve tarih oluşturucusu olmak üzere yapılıyor.

Türk evlâdı, bu tip algı savaşlarına felsefi bir derinlikle hazırlanmalı ve   seyirciye kimin hangi bilinçle konuştuğunu göstermelidir.  “Tarafsızlığın” herhangi bir yabancı gibi konuşmak olmadığı seyirciye gösterilmelidir. Çünkü Türk ulusu sadece vatanını tehdit eden silahlı Kürtçü teröristlere ve şeriatçı şiddete karşı savaşmıyor. Ayrıca kendisini sürekli  aşağılayan ve reddeden bir algı oluşturucu medya örgütlenmesine karşı da mücadele ediyor.

Ne mutlu Türküm diyene!



2 Mayıs 2017 Salı

Akla Karşı Din

Akıl ve din ilişkisini bunların doğalarına göre incelemek en bilinen yöntemdir.

Gene de bu yöntemi şöyle bir hatırlamakta fayda var.

Akıl, insanın varoluşunun yegâne aracıdır. Akıl insanın anlamlandırma (keşif) ve inşa aracıdır. İnsan önce yaşadığı dünyayı tutarlı bir bütünlük içinde tanımağa çalışır, sonra bu tanımlamasına/ anlamlandırmasına bağlı tutarlı bir inşaa işine girişir. Bu inşa toplumsal düzenle ilgili kurumlar ve somut araçlar ve yapılar olarak ortaya çıkar.

Din ise kitap, peygamberlik, şeriat ve ruhbanlık/ kilise unsurlarından oluşan bir siyasal rejimdir. Onun siyasal bir rejim olması, Allah'ın iradesinin bütün dünyaya egemen kılınması için bir devletleşme hedefiyle belirir. Dolayısıyla dinin var oluşu insanla ilgili değildir,  Tanrısal otorite ile ilgilidir.

Birey ahlâkın varoluşsal gerekliliğine akıl yoluyla ulaşırken, din ahlâka bir iktidar aklayıcısı veya aklileştiricisi olarak bakar.

Dolayısıyla daha en başta akıl ve din, insanı bambaşka yollarla tanımlayıp o yollara göre de şekillendirir.

Konunun daha güncel yönü ise asıl inceleyeceğimiz şey: Dinin akla müdahalesi.

Din bir siyasal rejim olduğu içindir ki toptancı ve  zor kullanıcıdır. Böyle bir yapının diğer rejimlerden farkı kendisini,Tanrı'ya dayandırarak eleştirilmez ve yanlışlanamaz kılmasıdır.

Bu yüzden dinin var olabilmek için ortadan kaldırması gereken ilk düşmanı akıldır.

Peki ama din bunu nasıl yapar?

Din insanı akıldan iki yolla uzaklaştırır.:

Öncelikle duyuları, ibadetlerin yol açtığı endorfin bağımlılığıyla uyuşturur.

Bu yöntem düşünmekten kaçınan kitleler arasında en hızlı yayılan yöntemdir.

Diğer yöntem ise aklı çarpıtmak ve susturmaktır Bu yöntemde ya insanların menfaatleri hedeflenir ya da ahlâkî değerleri söndürülür.

İkinci yöntem daha nadir kullanılır çünkü eylemlerini akla dayandıran insanlar pek azdır.

İkinci yöntem özellikle bilim verilerini tartışılmaz Tanrı otoritesiyle bağdaştırma teşebbüslerinde görülür. Nurculuk tabir edilen sapkın öğretinin ana akım kolları bu yöntemi benimsemiştir.

Aklı çarpıtmak onun yorumlama yeteceğini kısıtlamakla yapılır. Bireye neyi nasıl düşünmesi gerektiğine dair mantık ölçüleri vermek yerine dini endişeler telkin etmek, onu artık din otoritelerinin aklına uymağa şartlar.

Çünkü Allah'ı kızdırmak ve imanı kaybetmek korkuları, daha en başta insanın düşünme yeteneğini kısıtlar. Böylece " doğru", bireyin kendi aklı ile keşfettiği bir gerçeklik parçası değildir artık. Dindar için "doğru", ancak düşünmeye yetkili kılınmış ruhbanın buyurduklarıdır. Din insana dinin kaynaklarına inerek doğruyu bulmak yetkisi vermez.

Aklın yönü bir kez din otoritesinin eline bırakıldı mı artık onu susturmak da kolaylaşır.

 Böylece mesela büyük bir günah sayılan intiharın, Allah rızasıyla ilişkilendirilebilmesi mümkün olur. 

Yazıda dinin ele alınmasını eleştirecek okurlara belki de şunu göstermeliyiz: İlgili unsurlarıyla dinin yerini alabilen her öğretinin akılla ilişkisi aynen dinin akılla ilişkisi gibidir. Birisi " Kamikazeler Müslüman  mıydı?" diye sorarsa ona böyle cevap verebiliriz.


30 Nisan 2017 Pazar

Sömürgecilik Sonrası Bilişsel Zemin Kayması

Üçüncü Bin Yılda  Yeni Din Ülkesi: Morfinotopia

Son yıllarda, sanalağda , Müslüman ülkelerin eski durumlarını gösterir fotoğraflar sıklıkla paylaşılıyor. Bu fotoğraflara baktığımızda, her birinde, alışılmış bir batı ülkesi görüyoruz. 

Yaygın kanaat, bu fotoğrafların o ülkelerin sömürge oldukları zamana ait olduklarıdır. O ülkelerde belki insanlar batılı gibi görünmektedirler ama buna karşılık ikinci sınıf insan sayılmışlardır. Madem insan sayılmamışlardır sömürgeciliğin bitmesiyle artık daha şerefli bir mevkie erişmişlerdir.

Ortadoğu'da "Ulusal bir çağdaşlaşma" anlayışını geliştirebilen, sadece Türkler olmuştur. Bu anlayış, bağımsızlığı temel alarak siyasi tesirlerden uzak kalmayı ve kendi bilinçlenmesine tutunarak özgürleşmeyi esas almıştır.  Böylece batılı fakat kendi başına ve kendisi olarak yaşayan bir ulus olmak hedeflenmiştir. Atatürk büyük bir ileri görüşlülükle uluslaşmanın uygarlaşmayla ilgisini kurmuş ve bu ilişkinin her zaman gözetilmesini istemiştir. Bu açıdan Türkiye, bir Ortadoğu ülkesi sayılamayacak kadar uygar ve müreffeh bir ülke olmuştur.

Peki ama diğer ülkelere ne olmuştur? Asıl sorun budur. 
Ortadoğu'da bağımsızlık, kendi başına, ülkelerdeki sorunları çözmemiş, aksine arttırmıştır. Peki ama bir ülkenin kurucu çoğunluğunun kendi kaderini tayin edebilmesi neden sorunları çözmeğe yetmemiştir?

Bunun birinci sebebi, sömürgeciliğin sağladığı ulusal egemenlik birliğinin ortadan kalkmasıdır. Bu birlik elbette sömürgeci ulusun dili ve kültürünün egemenliği anlamına geliyordu. İngiliz veya Fransız sömürgesi olarak hepsi İngilizce/ Fransızca konuşmağa mecbur edilmiş aşiretler için adaletin ve emniyetin sağlayıcısı, baş edilmesi mümkün olmayan Tanrısal ( Gandi : " Atatürk İngilizleri yenene kadar Tanrı'nın İngiliz olduğunu sanırdım...) güce itaat etmek, mülkiyet kavgalarından evliliklere kadar her sorunun çözülmesini sağlıyordu.

İlkel kabileler kendi ilkelliklerini örten , yok sayan ve herkesi kılıcı önünde eşit sayan  batılı adalet sistemini, menfaatleri gereği kabul ediyorlardı. O halde sorun neydi? 

20. Yüzyılın son çeyreğine mini etekler, otomobiller ve çağdaş üniversitelerle girmiş Müslüman ülkeler üstelik de uygar batının  bilgilerine bu denli aşinayken nasıl olmuş da çarşaflı, burkalı, sakallı bir şeriat ilkelliğine yuvarlanıvermişti? Eğer telefon hatları işletilecek, nüfus kayıtları düzgün tutulacak, mülkiyet korunacak, kadınlar rahatça çalışabilecekse bütün yapılması gereken, eski sömürgecilerin geride bıraktıkları toplumsal düzeni, kullanım kılavuzuna bakarak çalıştırmak, değil miydi?

Ne yazık ki bu kadar kolay değildi. Öncelikle Müslüman ülkeler, gerçek birer ulusal devlet olamamıştı. Kurucu çoğunluklara sahip olmakla beraber içlerindeki ulus altı yapıları uluslaşmaya dahil edecek bilinçten ve toplumsal düzenden yoksundular. Bu onları bir arada tutacak ortak mitler ve ülküler geliştirmek yeteceğinden yoksun bırakıyordu Belki de asıl sorun zaten bölgede bu tip ortak değerler geliştirme yeteceğine, Türkler dışında hiç bir toplumun sahip olmamasıydı.

Fakat görünen o ki asıl sorun daha derindeydi. Bu sorun , modern devletin bu bölgede ortaya çıkışından önce bile var olan dindi. Din sadece mensubiyet kampları yaratmak yoluyla siyasi çatışmaya yol açmıyordu. Dinin asıl zehirleyici etkisi insanların bilişsel yeteneklerini köreltmesiydi.

Dinin böyle bir etkisi varsa bu nasıl ortaya çıkıyordu?

Öncelikle din insanlara, onları vecde getiren ritüeller sunuyordu. Değerli  bir akademisyen dostum ( ki adını vermek onun için sakıncalı olabilir) öteden beri bildiğimiz bir vücut kimyasalını hatırlattığında, olaylar kafamızda daha bir aydınlandı.

İnsan vücudu "endojen morfin" denen , endorfin isimli bir hormon salgılar. Endorfin özellikle yoğun fiziki faaliyet sırasında salgılanır. Endorfin, vücudun doğal ağrı kesicisi ve " keyif vericisidir". Ona "endojen morfin" denmesinin sebebi budur. Endorfin henüz keşfedilmeden, morfinin, moleküler benzerlikten dolayı, endorfinin reseptörlerine bağlanarak etki ettiği keşfedilmiştir. Bundan dolayı endorfin reseptörleri bir müddet " morfin reseptörleri" olarak bilinmiştir. Endorfinle ilgili sorun bir müddet sonra aynen morfin gibi bir bağımlılık meydana getirmesidir. Yakın geçmişte batı ülkeler ini saran düşük tempolu koşunun  (jogging) endorfin bağımlılığına yol açtığı ortaya çıkmıştı.

Endojen morfin ( iç morfin) salgılanmasının mekanizması anlaşılınca dini ritüellerin vücut kimyasına etkileri de anlaşılmıştır.  Namazın, toplu zikirlerin insanlarda yarattığı vecd ve mutluluk artık daha rahat anlaşılabiliyordu.  Bu ritüeller sırasında beyin herhangi bir üretken faaliyette bulunmaz. Bütün dikkat ritüelin şekil şartlarına yöneltilir.  ( Farz olan namazların aslen kısa olmalarına karşın çeşitli yorumlarla namaz rekatlarının arttırılmış olması da endorfin bağımlılığın bir sonucu olabilir)

Böylece Ortadoğu din yoluyla bütünüyle bir endojen morfin havuzu haline getirilmişti. Hayatını bir endojen morfin bağımlılığı olarak yaşayan toplumların  sürekli uyanık yaşanması gereken batılı sanayii toplumu hayatını sürdürmesi mümkün olmadı.

Dinin ikinci zehirli etkisi insanların düşünmekten gönüllü biçimde vazgeçmelerine yol açmasıydı. Müslümanların büyük çoğunluğu kurumlaşmaya ve soyut kurallı hayata yabancı ulusaltı topluluklar halinde yaşıyorlardı. Dolayısıyla içlerinde bireysel var oluşa uygun bir hayatları zaten yoktu.  Onlar akıllarını büyüklerine, vicdanlarını aşiretlerine/ kollektivitelerine teslim etmiş insanlardı. (Bu geçmişte kalmış bir durum değildir. Ulusal güvenliğimizi tehdit eden Kürt silahlanmasının sınırlarımızdaki örgütlenme biçiminin ve toplumsal düzeninin ta kendisidir ).

Ayrıca dinin yarattığı hiyerarşik bilinçlenmede, Tanrı'nın , peygamberin, sahabenin, ulemanın bilgilerinden sonra insanın bireysel aklının nerdeyse hiç önemi yoktur. Üstelik bu önemsizlik imanla ilişkilendirilerek kutsanır. İntihar bombacılarının akıllarını tahrip etmeleri gerektiğine inandırılmaları, bunun doğrudan imanın gereği olduğuna ikna edilmelerindendir.

Aklını kullanmaktan bir kere vazgeçip de bundan uhrevi bir zevk almak bağımlılığı geliştiren insanın, hayatını sürekli akılcı kararlarla yönlendiren ve vicdani bir uyanıklığı idealleştiren uygar insanla aynı zeminde hareket edebilmesi böylece zorlaşıyordu.

Bu bir bilişsel zemin kaymasıydı.

Artık dünyada, aynı zaman diliminde, iki farklı zeminde yaşayan, iki farklı insan türü var.

Bu bilişsel zemin kayması insanlar arasındaki ortak zaman algısını da ortadan kaldırıyor. Müslümanların hemen hepsi kendilerinin gerçekten asr-ı saadette yaşadığını veya o devri tekrar yaşayabileceğini sanıyor.

Uyuşturucu bağımlılığı bireysel yaratıcılık için zengin bir hayal gücü kaynağı olabilir. Ama bir morfinotopia kulağa hiç de hoş gelmiyor.

Not: Baz morfin afyondan elde edilir.











27 Nisan 2017 Perşembe

Bilinçli Geri Evrim Ya da Kendi Ayağımıza Sıkmanın Bilimcesi


Bilişsel evrim diye bir şey olabilir mi?

Dün kızımla bu konuyu konuşuyorduk Birdenbire Lamarckçı bir yaklaşıma kapılıp kapılmadığımı düşünmeğe başladım.

Ama şu an bir şeyi fark ediyorum ki  evrime salt kalıtsal açıdan bakmak artık daha dar bir paradigma gibi görünüyor. Çünkü işin içine insan girdiğinde  bilinci göz önüne almaksızın yaşanan toplumsal çatışmaları açıklamak zorlaşıyor.

Peki ama buna mecbur muyuz? Evet mecburuz, çünkü artık insan nüfusu, gezegeni bir takım geri dönülmez eşiklere getirmek üzere veya getirdi bile.

Ayrıca ulusal devletlere yöneltilen dinci ve etnik saldırılar, Ortadoğu’yu kana bulamakla kalmayıp Orta Asya’yı bile tehdit eden etnik Kürt silahlanması gibi konuların hepsinin temelinde bu yaygın bozulma yatıyor.

Bilişsel evrim ne olabilir? Bilişsel evrim, bilimsel  eşikten sonra  insanın diğer canlılardan ayrılan kendine özgü evrimidir. İnsanın kalıtsal içeriği doğanın diğer unsurlarıyla beraber evriliyor olabilir ama beyni kesinlikle diğer canlılara emreden kanunlardan ayrılmıştır. Çünkü insan öğrenmek ister ve ne öğrenmek istediğini ve hatta öğrenmek istememeyi de seçebilir. Burada anahtar kelime, ortalıkta görünmeyen “irade”dir.

İrade insanın gerek düşüncelerinin gerekse eylemlerinin yönünü belirler. İnsan bir şeyi düşünmek istemediğinde, onunla ilgili imgeler ve sözcükler üretmeyi durdurur. “Düşünmemeyi tercih” etmek beyni durdurur. Beynin durması ne anlama gelir? Beynin durması insan evriminin hayvansal  kökenine geri dönmesi anlamına gelir. Beyni durdurduğumuzda insan, artık neyin iyi neyin kötü olduğunu  muhakeme edemiyor demektir. Böyle bir durumda insan hayatta kalmak ve üremek için asgari içgüdülere,  bir arada yaşayabilmek için de sürü psikolojisine ve güdülmeğe gereksiniyor demektir. Çünkü insan dışındaki canlıların üremek ve hayatta kalmak  dışında  bir gereksinimleri yoktur.

İnsan ihtiyaçlarını belirleyebilen tek canlı türü.

İradesinin ortaya çıkışıyla birlikte insan doğayı ve kendisini değiştirmeğe başladı. Üremek ve hayatta kalmak için gereken besin stoğunun dışında bir tüketim belirince  doğanın dengesi alt üst oldu.  Maymunların rönesansa ihtiyacı yoktu ama insan onun varlığına ihtiyaç duydu. İnsanlar roman yazmadan da üreyebiliyorlardı ama  hayatlarında bir anlam olmaksızın yaşamak, insanları en nihayetinde intihara sürüklüyordu.

İnsan bir ölçüde genlerin/kalıtımın kaprisinden kurtulmuştu. Fakat bu kez önünde daha tehlikeli bir yol vardı: İradenin yolu. İnsan bir kere ateşlediği düşünme eylemini  sürdürecek miydi, sürdürmeyecek miydi?

Birkaç zeki insanın icatlarıyla dünya çok değişti. Öyle ki artık en aptalımızın bile kullanabildiği akıllı telefonlara sahibiz. Artık düşünmek ve seçmek işini bizim için yapabilecek yapay zekâya neredeyse sahibiz. Arama motorları, son aradığınız şeyi göz önüne alarak size benzer şeylerin reklâmlarını sunup duruyor.

O halde belki de gelecekte düşünmeğe gerek kalmayacak. Acaba öyle mi? İnsanlar düşünmekten vazgeçtiklerinde yapay zekâlar onlar için kitaplar yazmağa, resimler, besteler yapmağa devam edecek mi? Peki ama insanların bilişsel ürünleri eskisi gibi devam edebilecek mi? Yapay zekâ bize belki sayısız eğlence  ve beslenme imkânı sunacak ama biz artık resim yapabilecek kadar zeki olabilecek miyiz?

Kalıtsal evrim,  genlerimizin sürekliliğine dayanırken bilişsel evrim bizim seçimlerimize bağlı olacak. Düşünmeyi isteyip istememek, evrimimizin yönünü belirleyecek.

Bu evrimin tehlikeli yönü şu: Genlerin varlığının sürdürülmesi, hayatta kalmamızı sağlıyordu.  Bu  rastlantısaldı.

Oysa düşünmekten vazgeçtiğimizde ve daha kötüsü bunu bir alışkanlık haline getirdiğimizde, elimizdeki bütün imkânlarla düşünmekten kaçınıyoruz. Bu alışkanlığı kuşaktan kuşağa, elimizde git gide  artan teknolojik eğlence imkânlarıyla aktarabiliyoruz.  Artık insanın zevk alacağı şeyleri kendisinin üretmesi gerekmiyor. Artık  bir çocuğun güzel bir resim yaparak övünmesi gerekmiyor. Artık güzel şeyler yazarak övülmek bir çocuğu ilgilendirmiyor. Artık güzel piyano çalmaktan zevk alanların sayısı günden güne azalıyor. Oysa teknoloji bize, akıllı telefonlarda bile kullanılabilen  yazı programları sunuyor, el kadar tabletlerde resim yapabiliyoruz . Peki bunları kullanıyor muyuz? Ne kadar kullanıyoruz? Sanal ağ bize herkesle paylaşabileceğimiz  bedava günlük alanları sunuyor. Ne yapıyoruz?

Einstein, “İnsan zekâsı zorlanmadıkça gelişmez.” Demiş. Bunun tam tersi de ne yazık ki gerçekleşiyor. Yani “Kullanılmayan zekâ köreliyor…” Peki ama zekânın körelmesinin organik bir etkisi ya da kökeni yok mu? Muhtemelen var. Çünkü insan zekâsının üstünde işlediği donanım, insan beyni. Biz zekâmızı ne kadar az kullanırsak beynimize o kadar az uyaran yolluyoruz. Bu durum beyindeki kıvrımların artmamasına yol açtığı gibi  daha kötüsü o kıvrımların azalmasına yol açıyor olabilir.

Biz düşünmek işini yapay zekâya terk ettiğimizde veya eğlence dışında üretken bir iş yapmaktan  gönüllü vazgeçtiğimizde, aslında  beynimizin   durmasını veya gerilemesini seçmiş oluyoruz. Bunu kuşaktan kuşağa   aktarılan bir alışkanlık haline getirdiğimizde, kuşaktan kuşağa aktarılan bir beyin gerilemesini yaratıyoruz. Belki bir sonraki kuşak daha fazla şey biliyor gibi görünüyor ama  fikir ve yaratıcılık  kapasitesi ciddi anlamda düşebiliyor. Bu, gelişmiş ülkeler için  çok ciddi bir sorun olmayabilir ama bizim gibi gelişmiş ülkelerin ürünlerine  muhtaç  geri kalmış ülkeler için hele de ortalama zekâ açısından yaşanan gerilik düşünüldüğünde, çok ciddi bir sorun.

Peki beyin kıvrımlarımız azalırsa ne olur?

Evrim biyologları insanın beyin katmanlarına baktıklarında onun sürüngen, memli/fare ve primat /insan beyni olarak üç tabakaya ayrılabileceğini görmüşler. Omurga düzeyindeki hayatımız sürüngen beynimizle yaşarken içgüdülere  ve hormonlara dayanan hipocampus düzeyinde bir memeli/

fare gibi yaşıyoruz. Gri maddenin oluşturduğu kitlenin kabuğunda ise romanları yazan insan yaşıyor. Bu üç düzeyin de  kıvrımsal açıdan gelişmişlikleri farklı.

Biz düşünmekten vazgeçtiğimizde  aslında fareye veya sürüngenlere daha çok yaklaşıyoruz. Bu tercih beynimize muhtemelen “ Çok çalışmana gerek yok, fareler kadar zeki olsak yeter!” mesajını veriyor. Peki ama bunun günlük hayatta ne gibi sonuçları oluyor? Aslında günden güne artan cinayetler, tecavüzler, öfke nöbetleri, kitlesel şiddetin artışı, etnik terörün yükselmesi gibi olayların Einstein’ın yaşadığı dünyada meydana gelebilmesi bu yüzden olamaz mı?

Meselâ Kürtler etnisitelerine bakılmaksızın Türkiye’de  uluslaşmaya dahil edilip egemenliği ayrımsız kullanırken onları Türk adından körce nefret etmeğe iten,  düşünmekten bu gönüllü vazgeçiştir. Doğuşundan bu yana bütün kaynakları ulaşılabilir hale gelmişken İslâm dinin mensuplarının yaşadıkları her yerde şekilci ve vahşi bir şeriattan yana olmalarının sebebi de bu vazgeçiştir.

Düşünmekten vazgeçmek geçici bir  durum değil. Bu, sebep sonuç ilişkilerini kurabilmek yeteneğinin  tamamen kaybedilmesine yol açabilir. Bu durumda meselâ  Barzani’nin kravat takan silahlı etnik  sürüsünün, karıncayı incitmekten sakınan, okuyan, yazan ve bunların ancak ulusal egemenliğe dayalı bir hukuk devletinde var edilebileceğini anlamış çağdaş Türk insanıyla aynı coğrafyada yan yana yaşayabilmesi mümkün olabilecek midir? Kürt etnikçiliği “ikna edebilmek veya ikna olabilmek” yeteneğine sahip  olabilecek midir? Bugün yaşadığımız sorun, beynini kullanmak yerine yalnızca isteyen,  yalnızca talep eden ve  herkesi, kendi hayatına hizmet etmek için borçlu sayan, buna karşılık ona bu hayatı verenlerin düşünce dünyalarına da hükmetmek isteyen geri evrim militanlarının  hayvansal korku egemenliğidir.

Onlar  daha az kıvrımla da hayatta kalınabileceğini sezen ama bu imkânı onlara verenin modern Homo sapiens olduğunu anlamamakta da ısrar eden Homo simplexlerdir. Aslına bakılırsa gönüllü bir geri evrimle meydana gelen bu türün bir Homo türü bile olup olmadığı yakın gelecekte araştırılmalıdır.

Demokrasiyi, salt kitlesel bir tercih oyunu olarak gördüğümüzde, ülkelerin kaderlerini, yani modern H. sapienslerin “zararsızlık” idealiyle kurdukları bütün kural inşaalarını, ulusal bilişsel inşaaları,  ikna edilmesi mümkün olmayan, düşünmekten kör inançlar uğruna vazgeçmiş çeşitli geri evrimsel kitlelere teslim ediyoruz.

Böylece  beyinleri kendi istekleriyle  fareleşmiş veya yılanlaşmış  bir başka türün, sırf  “konuşabildiği” için artan nüfusuyla bizi nerelere sürükleyebileceğini ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor.






25 Nisan 2017 Salı

Huntington Yanılgısı: Primatlar Çatışması

Huntington yanılıyordu.

Dünyada artık bir medeniyetler çatışması yok.

Çünkü bir medeniyetler çatışması olabilmesi için medeniyet yaratan  özdeş  varlıkların çatışması gerekirdi.

Yani sorun El Hamra’yı, Taj Mahal’i, Süleymaniye’yi yaratan canlılarla Eyfel’i yaratan canlıların çatışması değil.

Göz ardı edilen nokta, Süleymaniye’yi yaratan canlılarla onların torunlarının artık aynı canlılar olmamaları ihtimali.

Yani biz artık Mimar Sinan’ın, Kanuni’nin, Barbaros’un vs torunları olmayabiliriz.

Soyu doğrudan  kalıtsal aynılığa bağlayan ilkel kabilecilikle  açıkladığımızda bile   bu böyle olmayabilir. Fakat soyun, bir şuurun  sürdürülmesi olarak açıklaması düşünülürse; durum daha da karışık ve üzücü bir hale gelebilir.

Şimdilerde “Sapiens’le” moda haline gelen “ hayali gerçek” kavramı bize gösteriyor ki aslında insana dair söylediğimiz hiçbir şey, onu anlamlandırma çabasından ileri gitmiyor. Peki bu, anlamsız olduğumuzu mu gösterir?

Veya şu andan itibaren aslında bir virüs türü olduğumuzu düşünerek soyumuzu kendi elimizle kazısak daha mı yararlı bir iş yapardık? Elbette çocuklarımıza bunu yapacak değiliz.

O halde bizi biz eden şey, sadece zevkli anların sonunda  elde ettiğimiz bir kalıtsal miras olmamalı. “Bizi” var eden şey ortaklaşa kabul ettiğimiz bir takım varlıklar ve anlamlar. Bu ortak  anlamların en soyut ve nihai olanı da millet.

Fakat ya toplumun genelinde  bir anlam yitimi/kaybı meydana gelirse ne olur?
Şimdiye kadarki bütün materyalist ve kollektivist görüşler, insanın her halükârda “insan” olarak kalacağını düşünüyordu.

Genlerimiz belki de Dawkns’in dediği gibi bizden ayrı şekilde var olmaya çalışan moleküllerden ibarettir. Bu görüş bizi genlerimizin bir tür esiri veya konakçısı haline getiriyordu. Ne olursa olsun “Varım!” diyen canlılar olarak genlerimizden fazlası olduğumuzu gösterdik. İşte bu noktada da Harari’nin arkaik sapiensleri olmaktan çıktık.

 Belki H. sapiens’i, diğer insan türlerine üstün kılan şey, gerçekten varoluş bilincine sahip tek primat olmasıydı. Belki “sapiens” öylesine sarf edilmiş bir sıfat değildi.

Belki de fark edemediğimiz şey, H.sapiens’in yaşadığı her devrimle git gide daha farklı bir alt türe veya varyetelere (daha da küçük) doğru evrildiğiydi. (Alt tür, hiyerarşik bir tanımlama değildir. Bu kategorik bir tanımlamadır, bir türün birbirinden küçük farklarla ayrılan birimlerini ifade eder).

Artık iş sadece “varım” demekten ibaret değildi. Doğadaki diğer canlılarla varoluşu paylaşmak ve  dünyada, hayatı bir bütün olarak görmek bilincine varmak, H.sapiens’i, Neanderthalleri yok eden bencil primatlardan öteye taşımış olamaz mıydı?

Peki  ama ya bütün sapiensler aynı yolu izlemiyor idiyseler? Bazı topluluklar bilinçli olarak zarar verici, yıkıcı, yok edici oluyor idiyseler? Onlara hâlâ “sapiens” diyebilecek miydik?

Basit bir PCR analiziyle  IŞİDçilerin de sapiens oldukları söylenebilir elbette. Ya organik değişim DNA’ya kör bir şekilde gerçekleşiyor idiyse?  Aynı DNA’yı taşımakla birlikte Alzheirmerlı ve normal beyin arasında  ciddi bilişsel fark olduğu ortadadır.

Bu durum bize  insan evriminin salt genetik mutasyonlardan başka bir şey olduğunu düşündürmez miydi?

Belki de insan evrimi artık üzerinde çok konuşulan hayvansal evrimin ötesine geçmişti? Belki de insan artık bilişsel aşamalarla tanımlanan bir evrim yaşamaktaydı. Bu evrim gözle görülür farklar yaratmayabilir ama derin bir yaşayış farkıyla kendisini gösterecektir. İnsanın nasıl yaşamak istediğine dair tercihleri onun bilincini yapılandıracaktır.
Ve bu noktada yalnızca “var olduğunu bilmek”  ya da sapiens olmak , insan olmak için yeterli sayılmayabilecektir.

Belki de şu anda sapiensi, diğer maymunların arasına yolluyor ve evrimde bir üst aşamaya geçiyoruzdur.
Böylesi bir düşünceye nasıl varabiliyoruz?

İnsanlar arasındaki teknolojik gelişmişlik farkı muhtemelen hiç bu kadar belirgin olmamıştı. Çünkü sömürge çağında sömürgeciler teknolojilerini dünyanın her yanına götürmüştü. Bu teknolojik yayılma, bilişsel bir türdeşlik/homojenite yaratıyordu. Sömürgelerdeki bağımsızlık fikirleri bu  bilişsel türdeşliğin sonucudur. Bir Cezayirli sömürgeciliğin teknolojik imkânlarının yarattığı türdeşlikle bir kahvede Fransızca “özgürlük” nutukları atabiliyordu. Bilişsel anlamda  Fransızdı ama bunun farkında değildi.

Sömürgeciliğin bitmesiyle birlikte sömürgelerin, insanlarını bilişsel olarak besleyen bütün uygarlık kanalları yıkıldı. Eskiden Cezayir’e gelen Fransız dergileri ve kitapları ya  artık yoklardı ya da eskisi kadar bol değillerdi. Afganistan, Hindistan,  beş çaylarını içen İngilizlerden belki kurtulmuşlardı ama onların, ülkelerine getirdikleri “kural egemenliği” fikrinden artık mahrumdular.

Dünyaya,  “var olduğundan haberdar” olan primatlar  egemendi ama “nasıl” ve “neden” soruların soracak düzeyde bilişsel gelişmişlik gösterenler azdı. “Bilim” denen şeyi onlar geliştirdi.  Dünyanın geri kalanı,  hâlâ avlanan hayvanın biraz gelişmiş halinde yaşayan primatlardan ibaretti.

Bugün bu fark artık inkâr edilemez bir düzeyde ortada.

Sorun, artık insanın her halükârda yaşaması veya hayatta kalması değil. Çünkü en nihayetinde Taliban egemenliğinde de insanlar avcı toplayıcı kültüründe yaşayabiliyor. Veya Kuzey Irak’ın Kürt kabileleri, kravat takmış bir takım kabile önderlerine biat ederek betonarme yapılarda yaşayıp kaçak petrol satabiliyor.

Artık  herkes manuel vitesli bir araba kullanabilecek  primat aşamasına ulaşabilmiş durumda.  Oysa her topluluk mesela ulusları oluşturan soyut değerler ve kurallı beraberlik aşamasına ulaşabilmiş değil. Bu sözler pek çoğuna göre ırkçılık gibi görünebilir ama sorun şu ki bu aşamaya gelememiş primatları modern Homo sapiensler olarak görmek de “bize özgü” bir  değer.

Afganistan’daki Talibanların da yaralandıklarında tedavi edilmeleri gerektiğini düşünen bir doktorun “insan” algısıyla Kuzey Irak’ta petrol hırsızlığı yaparak, çevre ülkelerdeki etnik terörden medet umarak bağımsızlık kazanmağa çalışan  etnik vahşetin insan algısı aynı değil. Ya da iç savaşın ancak ulusal bir bütünlükle ve buna bağlı kurallı davranışla engelleneceğini bilen çağdaş Türk insanının, ülkesindeki herkesi kendisinden bilen insanlık düzeyiyle onu kendinden bilmemeyi bir tür “ulusal” onur sayan etnik ırkçı Kürt bilincinin “insanlığı” aynı şey değil.

Biz artık insanı algılamakta zorlanan, insanı  iki ayak üstünde yürüyen bir maymunsu olarak yaşayan alt türle  modern Homo sapiensin bir arada nasıl yaşayacağı sorunuyla karşı karşıyayız. Bu noktada Homo sapiens’ten çok daha ilkel bir primat formu, iradi olarak ve bilişsel bağlamda ortaya çıkmış gibi görünüyor: “Homo simplex”.

Dolayısıyla dünyada bir çatışma ortamı meydana gelmişse bunun salt siyasal bağlamın ötesinde evrimsel bir çatışma ortamı olarak belirme ihtimali var.

Dünyadaki az sayıda ulusal devletin varlığını korumağa çalıştığı, en azından kendi içinde çatışmasız ve kural egemen devlet anlayışının her kıtadaki etnik kabile devletlerinin sahibi insanlar tarafından tehdit edilmesi söz konusu.

Buradaki  muhtemel çatışma sebebi gelişmişlik farkları olmayabilir. Nitekim Ermenistan gibi bir ülkenin ortalama teknolojk düzeyi fena olmamakla beraber bu ülkenin bilişsel seviyesi ne yazık ki diasporasının yaşadığı ülkelerin çok gerisindedir. Veya eski Yugoslavya’nın Hristiyan slavyen toplulukları bir medeniyet havuzunun ortasındaki yabancı cisimler gibi durmaktadırlar. Aynı şey ekonomisini her türlü desteğe rağmen bir türlü düzeltemeyen Yunanistan için de geçerlidir.

Ulusal devletler dışındaki devletler toplumsal gelişmişlik düzeyi açısından ya da  İskender Öksüz’ün belirttiği gibi “toplumsal sermaye” açısından son derece fakir ülkelerdir.

Can yakıcı sorun, bu ülkelerin vatandaşlarının gönüllü bir toplumsal fakirlik yaşıyor olmalarıdır. Bu durumun birikimliliği, bu toplulukların zaman içinde bilişsel düzeyde Homo sapiens’in gerisine düşmeleri olabilir ve  muhtemelen olmaktadır da. Toplumsal süreçleri meydana gelirken yakalamak zor olabilir ama imkânsız değildir.  Günümüz teknolojisi bize bu farkı görebileceğimiz kayıt imkânları sunmaktadır.

Evet… Sanırım Huntington yanılmaktaydı.  Çünkü o, “aynı bilişsel düzeydeki primatların” arasındaki algılama farkının  çatışmalara sebebiyet vereceğini düşünüyordu. Ona göre herkes birbirini “insan” olarak görüyordu.

Ama sorun, istemli ilkelliğin yol açtığı toplumsal kopuş, toplumsal sermaye kaybı ile  beslenen bir bilişsel- ervimsel gerileme. Bu evrimsel gerileme ile kural izleyemeyen, sebep sonuç ilişkisi kuramayan ama oy veren, intikam alan, şehvet duyan, açlık çeken, araba kullanan ama araba üretemeyen, mesaj yazabilen ama öykü kurgulayamayan, şarkı söyleyen ama şiirden habersiz olmakla övünen bir tür meydana geldi. Bunun bir alt tür değil de ayrı bir tür olmak ihtimali bana göre son derece fazla.

Şimdiye kadar hep ulusal silah savaşlarına şahit olduk. Oysa asıl büyük savaş her birimizin ülkesinde, insanlığın varoluşuna yabancılaşmış Homo simplexle aramızda yaşanacak gibi görünüyor.