31 Mart 2015 Salı

Sür’at İyi De…

Sen onayladıysan, tamamdır başkan!

Cumhurbaşkanı, “ Bize sür’at lâzım!” diyordu son konuşmasında.

“Başkanlık” sistemi gelirse işlerin hızlı yürütüleceğini anlayacağız bundan.

Tamam da “hangi başkanlık sitemi?” diye sormak lâzım o zaman da.

Amerikan tipi başkanlık siteminde işler o kadar da “sür’atli” falan olmuyor. Başkan,  temsilciler meclisi’nin ve senatonun onayı olmaksızın hiçbir iş yapamıyor. 

Rus tipi başkanlık sistemi ise göstermelik bir  demokrasiden ibaret. Anlaşıldığı kadarıyla Rusya’da”  Başkan” modern bir çardan başka bir şey değil. Gene de seçimle uzaklaştırılabilmesi mümkün görünüyor.

Peki dinci partimizin aklından geçen başkanlık sitemi nasıl? Herhalde bu tam da  eski başbakanımızın eş başkanı olduğu “demokrasiyi yayma cemiyetinin”  Arap ülkelerini kana bulayarak yıktıkları “başkanlık “ sitemleri gibi bir şey. Liberalizm sömürücüsü düzenin öz uzman aydınları yıllarca  Atatürkçülüğü ve milliyetçiliği “BAASçılık” olarak karalarken  acaba yaranmaya çalıştıkları dincilerin aklından  buna benzer bir yönetim biçiminin geçtiğini hiç düşünmüşler miydi?

Başkanlıktan murat yargı ve yasama denetimi olmaksızın işleyen bir yürütme  diktatörlüğü. Zaten zamanında dememiş miydi: “Kuvvetler ayrılığı ayağımıza dolanıyor!” diye? Oysa “kuvvetler ayrılığı”, herhangi bir hukuk devletinin teminatı olan ve  baş tacı edilmesi gereken bir değerdi.

Kendileri için  yargı ve yasama denetiminden uzak bir hükümranlık hayalleri kuranlar, ebediyen başta kalacaklarına öyle inanıyorlar ki. “Halk” denen kitle nasıl olsa dinle vicdanından , makarna vs iyane ile midesinden bağımlı hale getirildikten sonra  seçimle iktidardan edilmek mümkün müdür?

Eh  hukuksuz uygulamaları “kanuna” uydurmak da mümkün olacağına göre  dinci partimizin önünde “sür’at yapmak” için hiçbir engel kalmayacaktır.

Sür’at, ancak gerektiğinde engellenebilirse bir avantajdır. Oysa cumhurbaşkanı sür’ati engelleyen bütün emniyet donanımlarının  kaldırılmasını arzuluyor. Ülkenin her yeri otoyol olsa belki  arzusu makul görünebilir ama Türkiye dağlık bir ülke. Böyle bir ülkede  derin uçurumlar da var. Dolayısıyla AKP seçmeni, kullandığı demokrasi arabasını nereye, hangi sür’atle  gittiğini denetlemezse  hepimiz birden etnik ve  şer’i  bir cehenneme yuvarlanabiliriz

Aman emniyet!.





30 Mart 2015 Pazartesi

Solda Cemaat Yapısı


Türkiye’de sol, ideolojik partileşme ile örgütlenmiştir. Bu da gayet doğru bir şey. Çünkü en nihayetinde siyase,t belirli ideolojiler ile şekillenmesi gereken bir  iş.

Solun belli başlı en  yıpratıcı hastalığı ise  bu örgütlenme biçiminin  bir “cemaatçi” bilinçle yürütülmesi. “Cemaati” sosyolojik anlamda kullandığımı, bunun, aktüel anlamdaki “dinî cemaatleşmeyle” ilgisinin olmadığını hatırlatmalıyım.

Elbette ideolojik birlik, benzeşmeden kaynaklanan  bir tür “cemaat” yapısı ortaya çıkarıyor. Ama sorun işte asıl burada başlıyor, özellikle Türkiye için.

Cemaat seçimle iş başına  gelmemiş ve seçimle de iş başından ayrılmayan lidere sahip bir kapalı  toplumsal yapı.

Türkiye’de “ilerici”, “aydın”, “lâik” olduğu iddiasıyla siyaset yapan sol da tam da bu noktada, kınadığı , büyük ölçüde  teokratik “sağ” siyaset yapılanmasına uyuyor, onun gibi davranıyor.

Solun en büyük ve tek geçerli oluşumu CHP “Bir kere seçildikten sonra asla seçimle gönderilemeyen” liderleriyle sağ siyaset davranış kalıplarına aynen uyan bir  örgütlenme gösteriyor.  “Disiplin” bir örgüt içinde  ahlâkî birliğin sağlanmasında şüphesiz tartışılmaz bir unsurdur ama “cemaat” yapılanmalarında güce tapınmanın ölçüsü olarak kendini belli eder. İşte tam da  bu şekilde   sol siyasette de “disiplin” , lidere itaatin ölçüsü olarak benimseniyor. Bundan dolayı da  insanların en  meşru ve doğal  şekilde parti içinde  bir muhalefet teşkil etmeleri derhal “hizipçilik” vs diye kınanıyor, kötüleniyor.

Burada “Liderin yanılmayacağı” kanaati partililere dayatılıyor. Oysa bugün herkes  meselâ CHP’nin tarihindeki belki en kötü liderle yönetildiğini, partinin, Stalinist Kürtçü taklidi , etnikçi, mezhepçi  bir ayrışma siyaseti güttüğünü bal gibi biliyor.

Türkiye’de sağ sol ayrışmasının  ideolojik bir liberal- sosyalist ayrışmasından ziyade, dinci – lâik ayrışması   şeklinde ortaya çıktığı düşünülürse; sağın muhtemel  lâik oylarının, sadece  bu Stalinist etnikçi siyasetinden dolayı CHP’den uzaklaştığı da  göz önüne alınması gereken bir başka hakikat.

CHP ya da herhangi bir sol parti bu ülkenin ekonomik  sorunlarına çare olabilir mi?  Hiç sanmıyorum, çünkü CHP’nin ideolojisinin ekonominin   gerçekleriyle uzaktan yakından ilgisi yok.

CHP ancak kurulmuş yarı liberal ekonomiyi berbat etmeyecek kadar müdahale ederse bile yeter.

CHP’nin  asıl sorunu, örgüt içinde olduğu kadar  tabanındaki kapalı  cemaat yapısının etnik ırkçılıkla neredeyse birebir örtüşen   güdülenmesi. Bu açıdan bakıldığında, CHP AKP’ye göre bir “dinsizler cemaati” olmaktan öteye gidemiyor.

Zaten tabanı da belirli  ezberlerin ve idollerin dışında, ne bir estetik zevke ne de okuma bilincine sahip. Bu yüzden de örgüte “ sağdan” yeni katılıma son derece kapalı, bürokratik, abus ve itici bir izlenim yaratıyor. “Sağdan bir şey beklemiyoruz!” hırçınlığı, lâiklik ve çağdaşlık söylemiyle  yakınlaşabilecek sağ seçmeni de kahrettirerek kendinden uzaklaştırıyor.

CHP ile temsil edilen solun  ikinci seçeneği olan Vatan Partisi de bir nebze “ulusal” bir görünüm sergilese de  partinin omurgasını teşkil eden Maocu/Stalinist Perinçekçi alt yapının lider tapınıcı cemaat yapısı,    Rusya Komünist Partisinin “nomenklaturasını” hatırlatıyor. Kaldı ki bu yapının herhangi bir iç savaşta tekrar PKK yandaşı olup olmayacağının hiçbir güvencesi yok.

Sol,  CHPsi ile VatanPartisi ile  köktenci ve tutucu ideolojik cemaat görünümüyle  tutucu olmayan  ve büyük ölçüde boşta kalmış kararsız sağ seçmeni de dinciliğin kucağına itiyor.

Sol bu ülke için ideolojik cehaletinden dolayı değil ama sağa özenen cemaat yapısından dolayı  bir yük haline geliyor. Ne yazık ki bunun farkında değil…






28 Mart 2015 Cumartesi

Menfaate Dayalı Siyaset Yanlışı

Politika tanımında menfaat grupları kavramanın göz önüne alınması acaba ne kadar gerçekçidir?


Politikada menfaat merkezli bir yaklaşımen başta , toplumu geçici bir cemaatler koalisyonu olarak görmek hatasını doğurur.


Bu da belli cemaatlerin belli ve objektif menfaatlere sahi olduğunu, bu menfaatlerin sabit ve dahası bilinebilir şeyler olduğunu düşünmek demektir.

Peki ama "ortak menfaatlerin" sahipleri kimlerdir? Meselâ doktorların ne gibi bir ortak menfaati olabilir?

"Ortak menfaat" düşüncesi ancak cemaatler halinde bölünmüş ve mülkiyetleri tam bir kontrol altında tutulan insanların toplumunda bir anlam ifade eder.

Temel haklar (Hayat, mülkiyet ve hürriyet) dışında herkesin üstünde kendiliğinden anlaştığı menfaat yoktur.

Bireyin bir değer olduğu toplumlarda menfaat, bireyin kendi başına belirlediği bir fayda mülahazasıdır.

Bu hal her bireyin menfaat kabulü üzerinde kaçınılmaz bir cehalet örtüsü yaratır.

Oysa siyasetin genel tanımı bu cehalet perdesini yok saymayı gerektirir.


Böylece herhangi bir demokraside partiler bütün ideolojik görünümlerine rağmen birer menfaat kabilesinden İleri gidemezler.

Menfaatlerin belirlenmesi ancak bir "emir" kipinde mümkündür.

Ama bundan ayrı olarak menfaate dayalı siyaset anlayışı, toplumdaki etnik ve inançsal bölünmeleri anlamakta ve önlemekte yetersizdir. Çünkü menfaatler ancak bireyin kendine özgü fayda algısından ibarettir. Oysa beraberliğin kimliklendirilmesi kültürel bir iştir. Kültür kolektif bir değerdir.Kültürün yaratılması ve paylaşılması toplumun kimlik oluşumunu vebireyin en kolay iş birliği yapabileceği bir beraberlik elde etmesini sağlar.

Oysa menfaatin bireysel olması onun aynı zamanda geçici olması demektir.

Dolayısıyla bütün bir toplumun kaderiyle ilgili bir işin böylesi bilinmez vegeçici bir kabulle ilişkilendirilmesi yasama ve yürütmenin, toplumsal bölünmeler karşısında çaresiz kalmasına yol açabilir. Ama daha kötüsü, bu menfaat algısı siyasetçilerde bölünmeden yararlanma alışkanlığının yerleşmesine yol açabilir.

Türk demokrasisini tahrip eden en büyük kötülük, bu yüzden, "menfaate dayalı" yapılan siyasettir.


24 Mart 2015 Salı

Kürtçü Kültür Sömürüsü Ve Türk Egemenliği


Demokrasi tartışmalarında durmaksızın tekrarlanan kutsal argüman/ her kültürün yaşamaya hakkı olduğu.

Bu öyle tartışılamaz bir ayet olarak kabul  ediliyor ki "Ama nasıl?” Sorusunu sormaya cesaret   bile              edemiyoruz.

Bir (alt) kültür büyük kültür içinde nasıl yaşar veya "yaşamalı"?

Sorun bir kültürün yaşanmasına tarafların nasıl baktığıyla değişir.

Türkiye özelinde Kürt alt-kültürünün yaşamasına dair sözde-liberal hümanist söylem konuyu aynen etnik Irkçı-liberal hümanist söylem konuyu aynen etnik Irkçı terörün anladığı biçimde bir egemenlik sorunu olarak ortaya kor. Buna göre Kürt kültürünün yaşayabilmesi için egemen bir Kürt devleti kurulmalı, Türk egemenliğine    son verilmelidir,

Ama meselâ kimse Kürt egemenliğinin Kürt diline toplumsal yapısının, kalan herkese dayatılması olacağını görmeye yanaşmıyor. Yani Kürtler kendileri için arzuladıkları  ifade özgürlüğünün diğerleri için anlamsız olacağını söylemiyor.

O halde kültürün yaşanması, ancak bütün uluslar en küçük etnik birime kadar siyasi olarak parçalandığında mı mümkün olabilecektir?

Ya da açıkça işgalci olmayan uluslar ifade hürriyeti uğruna her canı çeken alt-kültür grubunun, kanunlardan  bağışık olmasına izin mi verecekti?

Bu mümkün değildir.

Çünkü bir hürriyetin yaşanabilmesi, ancak onun, her türlü zorbalık ve ayrımcılıktan kanuna bileceği yeknesak bir hukuk birliğinde var olmasıyla mümkündür. Öyle ki kültür mensubu herkes ve   her zaman geçerli kuralların varlığından emin olursa kendini özgür hisseder.

Peki aile-kan-aşiret bağının dayanan etnik bir devletin bu ölçüleri sağlayabilmesi mümkün müdür? Etnik bir devletin o etinisiteye mensup olmayanlara herhangi bir ayrımsız hukuk egemenliği ve ifade hürriyeti sağlayabilmesi mümkün değildir.

Bu yüzdendir ki insanların göçmenlik için yanıp tutuştukları gelişmiş bütün devletler genellikle  ulusal devletlerdir.

Ulusal bir devlet size kültürel bir ifade hürriyetini tanıdığında bunu ancak sizin hürriyetinizi, bir ulusun kanun koyucu egemenliğinin meşru yetki ve sorumluluğuna dayanarak yapar. Bunu sizi egemenliğin yeknesak/ ulusal kitlesinden biri olarak görürse yapabilir. Devletin sizi ulusun parçası sayması size baskı yapması için şart değildir. Ama eylemlerin sorumluluğunu belirlerken ve        yargılama yaparken tam anlamıyla tarafsız olabilmesi için   şarttır ki egemenliğin             meşrulaştırıcı özü budur.

Kültürel bir ifade hürriyeti için bunu yıkmak asla özgürlük getiremez.

Egemenliğin doğru anlaşılması biraz da alt kültür üyelerinin egemenlikle ilişkilerini ve bu        ilişkiden elde ettikleri menfaatleri dürüstçe düşünmelerine bağlıdır.

Eşit yargılanma ve fayda elde etme haklarını ulusal devlet içinde elde etmiş olanların, ifade      hürriyeti        içindeki kültürel haklarına dayanarak egemenliği tartışmaya hakları yoktur. Bugün Kürtlerin anlayamadığı    şey , kültür üzerinden yürütülen egemenlik paylaşımı iddialarının  toplumu  geri dönülemez bir ayrışmaya ve ülkeyi topyekûn ve kaçınılmaz  bir iç savaşa sürükleyecek olması.



23 Mart 2015 Pazartesi

Anlaşılan Her Şey Ve Biz

Oscar Wilde "Anlaşılan her şey doğrudur."demiş.

Bugünün batılılaşmış ortalama entelektüelleri için makul bir söz.

Sorun ortalama öğrenim düzeyi dipte, İdraki daha da dipte Müslüman toplumlara gelince başlıyor.


"Anlaşılan Şey" bir zihinsel çaba ile kavranan ve tutarlılığı konusunda tam bir gönül rahatlığına ulaştığımız kavramları ifade ediyor.

Zımnen taşıdığı kavram, "anlamak iradesi". Yani Wilde için insan, zaten her şeyi anlamak için uğraşan, bu iş için irade gösteren canlı.

Kimse kızmasın ama bu, batılı bir kültürel kabulden başka bir şey değil.

Özellikle Müslüman doğu  toplumlarında böyle bir iradeye rastlayamıyoruz.

Çünkü İslâm, salt bir toplumsal desen olarak kalmıyor.  Doğrudan doğruya siyasi bir silâh haline geliyor, getiriliyor.

Bu neye yol açıyor? Bu, inanmanın düşünmekten daha kutsal ve önemli olduğu kanaatinin toplumu biçimlendirmesine yol açıyor.

İnanmanın düşünmekten farkı ne?

İnanmak bir seferlik bir iş. Bir kere yapıldı mı? Bir daha üzerinde düşünülmesine gerek yok.

İnanmak daha kolay gösterilen .ve bundan dolayı da pek çok kişinin, yakasında taşıyabileceği yeknesak bir rozet, etiket.

Oysa düşünmek bireysel bir sorumluluk ve aynı düşünceye sahip i bile e kadar tekdüze bulunamayabiliyorlar.

Düşüncenin daha çok bireysel olması ve bundan dolayı  değişebilmek ihtimali Onun siyasi veya dini bir itici olmasını engelliyor . Bu yüzden genellikle siyasetin kullandığı her fikir mutlaka "dinleştiriliyor". Sosyalistler birbirlerini eleştirirken bunu tipik mümin tutuculuğuyla yaparlar. Önlerine Kapital'i kor ve kimin saptığına, Marx'a göre karar verirler.

Ve fakat işler ideolojik isler dini olsun her inanma eylemi akılcı yargılamayı mutlaka bir kenara atar.

Akılcı yargılamayı bir kenara atmak bir seçimdir ama bunun kaçınılmaz sonucu doğruluğun kaybıdır.

Müslüman ülkelerde dinci siyaset, dini siyasi bir şartlama aracı olarak kullandığında seçmenlerin doğruyu bulmalarını sağlayan düşünme eylemini tahrip etmiştir.

Böylece "Müslüman seçmen" (ki halihazırda gülünesi bir tezat gibidir bu tamlama)"anlamadığı doğruları" kabul eden kör inançlı bir köleye dönmüştür.

Doğruyu bulmak için uğraşmayan hiç bir toplum gerçek anlamda hiçbir anlayış geliştiremez.

İçinde debelendiğimiz tezek yığını işte budur.





21 Mart 2015 Cumartesi

Stalin’in Aklıyla Türk Olunabilir Mi?


Ulusalcı sol için söylediğimiz Stalinist nitelemesi belki bazılarına  sert ve insafsız gelecektir.

Çünkü ulusalcı sol içinde, meselâ Banu Avar gibi Türk olmaktan gocunmayan veya bundan tereddüt etmeyen birkaç kişi de var.

Ama bu bilinçli insanlar ne yazık ki Türk solunun içinde pek az. “Türk Solu” adlı  süreli yayının niteliği ise pek tartışmalı. Onun kışkırtma amaçlı çıktığına dair yaygın bir “söylenti” var. (Gerçi MHP’nin dahi İslâmcılık afyonuyla kerhen “Türk” dediği bir devirde “Türk Solu”  bayağı ilginç şeyler söylemiyor da değil…)

Ulusalcılığın Stalinizmi, onun totalitarizm özentisinden gelmiyor. Aksine ulusalcıların ifade hürriyetine bakışları basbayağı liberal.  Zaten Türkiye’de ideolojik siyasetin en temel sorunlarından biri, savunulan görüşlerin köken analizi yapılmaksızın  etiketler altında eklektik  bir biçimde sunulması.

Ulusalcığın Stalinizmi, onun ulusa bakışından  anlaşılıyor. Oysa Stalin’in bir tür amentü haline gelmiş Ulusal Sorun argümanıyla ne dünyada silinmez izler bırakmış şerefli Türk Ulusu’nun uluslaşma macerası anlaşılabiliyor ne de değişmeden bu güne ulaşmış ve üstüne üstlük PKK ile   katliamcı ve sınır tanımaz bir şiddet şirketine dönüşmüş Kürt etnik bilinci…

Meselâ totaliter sosyalizme bel bağlayan  bazı ulusalcılar ki bunların başında Perinçekçiler geliyor, bir yandan bireylerin ifade hürriyetini kıyasıya savunup bireysel gelişmenin özgürlükle ilişkisini durmadan tekrarlıyor ama bunun Marxla olamayacağını veya bu amaca ulaşmak arzusunun liberal bir arzu olduğunu bir türlü fark edemiyor.

Türk Solu’nun Türk gerçeğiyle  barışabilmesi ancak Türk adının tarihi şerefine kesin ve tartışmasız bir saygı duyması ile mümkün. Stalin’in kastî/teleolojik “Ulusal Sorun” safsatasıyla  ne toplumsal barış sağlanabilir ne de  Türk ulusal egemenliği sürdürülebilir.

Umalım ki sol neyi niçin ve kimin için arzuladığını artık “kendi aklıyla” düşünmeye başlasın.





Ulus Hakkında Ulusalcı Cehalet ve Yetersizlik

Ulusalcılık, ulusal kaynakların kolektifleştirilmesi anlamına geliyor.

Ulusalcılık ayrıca tam bağımsızlıkçılık ve emperyalizm karşıtlığı olarak ortaya konuyor.

Buraya kadar sorun yok.

Ulusalcılığın bu üç ayağı da enternasyonalist ve Stalinist sosyalist pratiğin etkisi altında.

Peki bunun anlamı ne?

Bugün vatansever bir söylemle ortaya çıkan ulusalcı solun etnik ırkçı terör karşısında hiç bir çözüm önermiyor.

"Türküyle Kürtüyle..." romantizmi dışında söyleyebildiği hiç bir şey yok.

Çünkü ulusalcıların " ulusu" ile Türk Ulusu birbirine hiç benzemiyor.

Ulusalcıların "ulusu", bir coğrafyada belirli ekonomik faktörlerin kolektif sahibinden başka bir şey değil.

Dolayısıyla adı konulmamış bir yığını, sırf bir şeylerin ortak sahibi olduğu için sevmek hiçbir şeyi çözmüyor.


Ulusalcı solun ulus sorununa Stalinist yaklaşımı Türk uluslaşmasını açıklayamadığı gibi Kürt etnik ırkçılığını da açıklayamıyor.


Dahası bu konuda PKK ile aynı ideolojik temele dayandıkları için onu akılcı ve etik planlarda da eleştirmeleri zorlaşıyor.

Ulusalcılık daha Türk adının gerçekliğini idrak edemeden, milliyetçilikten daha akılcı ve daha kapsayıcı olduğunu iddia ediyor.

Ulusalcılar Türk kimliğinin Kürt kimliğiyle mukayese edilemeyecek kadar büyük ve kapsayıcı olduğunu anlayamadıkları gibi bunu düşünmeyi bile ırkçılık sanıyorlar.

Ulusalcılar ulusun ne olduğunu idrak edemeden, Türklüğün hümanizm için vazgeçilebilecek basit bir etnik /ırksal kimlik olduğunu düşünüyorlar .

Elbette bu satırları fazlasıyla sert ve insafsız bulanlar olacaktır. Onlara Y-CHP'nin kendine çizdiği yolu hatırlatmak isterim.

Nede olsa solun ana akımını CHP temsil ediyor.

Sol maalesef içinde barındırdığı ulusal damara rağmen Türkiye'nin etnik bölünme sürecinde, Türk ulusal egemenliği'nin meşruiyetini savunmaktan aciz.

Çünkü ideolojisi Türk kimliğini tanımasına ve bu kimliğin meşru egemenliğini anlamasına imkân vermiyor.

14 Mart 2015 Cumartesi

Düzenin Öz Uzman Aydını Alatlı

"Düzenin öz uzman aydınları" terimini o icat etti.

Böylece bilginin, yetkinliğin, uzmanlığın, iktidara nasıl satıldığını öğrendik.

Uzmanlığın saygınlığının nasıl istismar edildiğini otobiyografik bir netlikte gösterdi.

Amerika'da "bilim tanrılarının" elinden alınmış, değerleri inkâr edilemez doktorlarla süsledi kitaplarını.

Amerikan menşeli saygınlığı o kadar büyüktü ki  kollektivizmi, otoriterizmi, savunduğunda, kimsenin aklına, itiraz etmek bile gelmedi.

Bilginin saygınlığını, kapitalist seri üretimine ve fikir mülkiyetine borçlu olduğunu ya fark etmiyor ya da görmezden geliyordu.

Gene de kitaplarında çizdiği "vicdanlı Türk" portresi ile sağdan ve soldan pek çok okur kazandı.

Türk adının ahlaksızca reddedildiği bir zamanda onu cesaretle savundu.

PKKlı bir hain olmanın kutsandığı bir zamanda "namuslu bir Kürt" olmanın tarifini yaptı.

"Türk" bir entelektüel olunabileceğini bize gösterdi.

Ancak... Belki Yaşar Kemal'in başına gelen, onun da başına geldi. Övülmek arzusu, ikbal beklentisi, ebeveyn endişesi vs. fikir namusunun taşkın kapaklarından taşıverdi. 

Alatlı örneği bize ne anlattı?Alatlı'nın AKP'ye biatı, fikir namusunun, sözün değerinin aslında birer hiç olduğunun ikrarıydı.

Alatlı bize bilenle bilmeyen arasında aslında fark olmadığını, insanlar arasındaki farkın güçten / iktidardan kaynaklandığını gösterdi.

Kendi bilgisinin onda birine sahip olmayan gün sahiplerine bilgisini peşkeş çekti. Bilgisinin masumiyetinin ve namusunun kötü niyetli cahillerin şehvetince kirletilmesine razı oldu.

Ama böylece biat ettiğinde cehalete ve zorbalığa karşı hak vehakikat ile karşı çıkmak imkânımızı yok etti, İnsanlığımıza ve ulusumuza ihanet etti.

İhanetin kökeninde mutlaka belli zaaflar vardır. Gene de ihanet ihanettir.

Aatlı "aydın" veya "entelektüel" sayılmanın sebebi olan "ilkesel ahlakı" hiçe saydı. Böylece kamu vicdanının savunucusu olmak sorumluluğunun aslında anlamsız olduğunu söylemiş oldu.

Bir entelektüelin kişisel ahlaki zaafları olabilir. Nitekim tarih bu tip insanlarla doludur. Ama biz onları zorbalığa, ihanete ve yalana karşı tavizsiz tutumlarıyla anarız.

Ne var ki bazıları entelektüel itibarlarını suiistimal eder ve bunun, düşmanlarca kullanılmasına da izin verir. Nobel tutkusuyla Türk düşmanlığı yapmakta beis görmeyen Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk, tipik örneklerdir.

Alev Alatlı da bu kervana katılmıştır. Bu bir ihanet tayfasıdır. Bu tayfa sadece uluslarına ihanet etmez. Bu tayfa asıl hakka ve hakikate ihanet eder.

Dolayısıyla yarattıkları birtakım estetik ürünlerin hiçbir insani değeri ve anlamı kalmaz.

Ağa zorbalığına karşı çıktığı iddia edilen Yaşar Kemal'in, çocuk katili ve tecavüzcüsü/ vatan haini,bölücü , hırsız , yağmacı, etnikçi Kürt ırkçılarının feodal ilkelliğini savunurken nasıl bir alçaklığa çanak  tuttuğuna nedense kimse dikkat etmez.

Ya da çağdaş bir ülkede Türkçe yazarak ün kazanmasını sağlayan, bunun bedelini de sayısız evlâdının kanıyla elde etmiş Türk Ulusu'nu Ermeni ve Kürt katili diye itham eden Orhan Pamuk'un soysuzluğu, artık Alatlı'nın biatıyla meşrulaştı.

Bundan sonra Alev Alatlı'nın eserlerinin hiçbir fikri değerinden bahsedemeyiz. Çünkü o da Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk gibi egemen batının sözcüsü bir "öz uzman aydın" olmayı seçmiştir.

Böylece zaten eserlerinin fikri sorumluluğundan feragat etmiştir.

Alatlı, güç karşısında insanlığı,ulusu,hakkı ve hakikati savunmaktan vazgeçti. Zorbalığın nasıl kazandığını merak ediyorsanız Alatlı 'nın ulusuna  ihanetiyle  tarihe tanıklık ediyorsunuz.





7 Mart 2015 Cumartesi

Kürt Etnik Yapısı ve Egemenlik İddiası Üzerine

Kürt etnik ırkçılığının en büyük iddiası Kürtlerin vatansız bir ulus olduğudur. Dolayısıyla da Kürt ulusu "işgal edilmiş" topraklarını geri almalıdır.

Kürtçüler, Ortadoğu'da kendilerini ulusal azınlık olarak görüyor.

Gerçek böyle mi?

Kürtlerin nüfus açısından azınlık oldukları doğru ama sorun, onların"ulusal "denebilecek bir azınlık teşkil etmemeleri.

Kürtlerin ve diğer bazı ulus altı toplumsal oluşumların ulusal devletler açısından durumları nedir?

Her şeyden önce Kürtler bir ulus değildir ve uluslaşmaları da mümkün değildir.

Bunun biri kültürel diğeri siyasi olarak iki sebebi var.

Kürtler ulus altı bir topluluk.

Kürt kültürü ki kendisinden bu şekilde bahsedilebilecek bağımsız ve özgün bir kültür yoktur, tarihi, kapsayıcılığı, dönüştürücülüğü olan bir yapı değil.Şu saatten sonra da başka kültürlerle etkileşip özgür bir yapı ortaya çıkarabilecek bir güce erişmesi de mümkün değil.

Siyasi anlamda Kürtlerin tarih boyunca"devlet" denebilecek bir egemenlik aygıtı oluşturamadıkları da ortada.

Kendilerince "devlet" saydıkları bütün derebeylikleri bir şekilde ulusal devletlerin egemenliği altında yaşayıp bu devletlerce kullanılmış bağımlı ve muhtaç yerel birlikler.


Bu iki sebep

 Kürtleri, uluslaşmış toplumlara göre "etnik" bir statüye koyuyor.

Dolayısıyla Kürtlerin siyasi anlamda bağımsızlık iddia ve taleplerinin hiçbir gerçek dayanağı kalmıyor.


Dünyanın her yerinde azınlıklar var. Fakat bunların bir kısmı,bağımsız ulusal devletlerin soydaşlarından oluşan ve hakları bu ulusal devletlerle yapılan anlaşmalara dayanan ulusal bakiyeler.Hatta bazıları, idil-Ural ve Sibirya Türk toplulukları gibi bölgelerinin eski egemenleri.


Oysa Kürtler bu şartları haiz bir nüfus azınlığı değil.


Dolayısıyla Kürtlerin, "gasp edilmiş " bir ülkeleri yok!


Kaldı ki bu ulus altı topluluğa her devletin ve ulusun bakışı farklı.


Araplar ve Farslar onları ikinci sınıf bir azınlık olarak görürken sadece Türkler onları Türk uluslaşmasına dahil etmiş.



Gerçek ne olursa olsun görünen o ki Kürtçüler meşru Türk ulusal egemenliğini inkâr ederek bir ulusal devlet kurabileceklerini sanıyorlar.


Bilmedikleri şey şu: Bugün uluslaşmış Türk toplumunun sağladığı kurumların güvenlik ve hukuk şemsiyesi altında akıl dışı iddialar öne sürebiliyorlar.


Türk uluslaşmasından koptuklarında, bir başlarına kalıp da bağımsız ve özgün kültürlü bir devlette yaşayabileceklerini sanıyorlar.

Kürt etnikçiliği, istediğine kavuşabilmek için şimdiye kadar görmediği ve hayal dahi edemeyeceği bir büyük savaş vermek zorundadır ki dün maceracılığın bedelini Kürt topluluğu asla ödeyemez.

2 Mart 2015 Pazartesi

Yakarış


Sevgili Allah'ım!

Varlığına ve birliğine iman ediyoruz.

Onlar da iman ettiklerini söylüyorlar.

Vatanımız ve milletimiz  bölünürse iki imandan hangisi geçerli olacak acaba?

Vatanımız ve milletimiz bölündükten, Türk adı tarihten silindikten sonra ahirette hesap sorulacağına güvenip de ölmeye yatmamız senin merhametine sığar mı?

Hepimizi Arap etmek midir muradın? Kusura bakmayasın, benim Arap olmaya niyetim yoktur.

Şayet bu işlerle hiç ilgilenmiyorsan bilesin ki sıralı tabutlarda babalarını arayan çocuklar, vatan ve millet için ölmeyi, senin için ölmek bilenlerin çocuklarıdır.

Senin “kahhar” adınla bizi kahrediyorlar.

Senin “vekil” adınla vekâletlerini istismar ediyorlar.

Senin Rezzak adınla bizi fakirlikle korkutuyorlar.

Bunlar “Arap”, “makbul”,ve “Müslümansa”  bizi Müslümanlıktan affet…

Şayet biz Müslümansak,  bunların vatanlarına, milletlerine ve sana ihanetlerine bir cevap ver.

Amin!





Alacalı Yaşar Kemal Yalanı


Mehmetçik gibi tertemiz bir askere "bu toprakların" yazarı bunu
nasıl der? 


Rahmetli babam “ Çürütülmesi en zor olan yalan, yarısı doğru olan yalandır” derdi.

Son yıllarda  herkesi ikiye bölen çoğu tartışmalarda hep bu alacalığı görüyoruz.

Yaşar Kemal dünyasını değiştirdi ve  kardeşi kardeşe düşürecek tartışmalar da gene aynı alaca tonda ortaya çıktı.

Romanları  kırk, belki daha fazla dile çevrilmiş bir yazar Yaşar Kemal. Türkçe yazdığı için Türk edebiyatının yüz akı sayılıyor. Alacanın beyaz yanı bu…

Alacanın kara yanı ise çok daha ciddi görünüyor.

Bir yandan halk deyişleriyle süslenmiş gerçekçi romanlar ki edebî değerleri konusundaki tartışmalara umarız sol, ilerleyen zamanlarda daha uygarca katılır,  yazmış, diğer yandan Türk ulusal kimliğine alabildiğine düşmanlık etmiş.

Kendisine, öğrenim göreceği, yazabileceği,  gezebileceği, yararlanabileceği bir yurt sağlayan Türk adına hakaretleri ve ithamları gerçekten akıl alır gibi değil.

Ölümünden hemen sonra   benim de dahil olduğum bir kısım Türk insanı onu rahmetle andı. Çünkü bu insanlara göre  Yaşar Kemal,  hepimizin bildiği Çukurova sıcağının bir altın ipliği gibiydi. Onun Türk insanında bıraktığı izlenim, bir ağaç gölgesinde kırılmış karpuzla  peynir ekmek yenecek koca bir Türkmen yazarı olduğuydu ve belki de bütün gerçeklere rağmen gene de öyle kalacak.

Oysa  kendisi Türk olmadığını dahası Türk Ulusunun katliamcı, soykırımcı olduğunu defalarca söylemiş. Bu yönü halktan gizleniyor mu? Maalesef evet!

Yani Yaşar Kemal, Anadolu’yu kendine vatan yapan Türk Ulusunu, işgalci, asimilasyoncu, soykırımcı olarak görüyor mu? Maalesef gene “evet”.

“İyi ama iyi bir yazar olarak gönüllerde yer etmiş bir insanı böyle didiklemek ayıp değil mi?” diye sorulabilir.

İyi bir yazarın, bizim varoluşumuza nasıl baktığı da en az yazarlığı kadar önemlidir. Herhangi bir yabancı  yazarı sırf edebî yönüyle sevmemiz ve değerlendirmemiz bu yüzden. Hiç kimse meselâ  Çehov’dan Türk dostluğu ummaz ve  hikâyelerini  okurken de bu beklentiyle hareket etmez.

Ama Yaşar Kemal “bu toprakların” yazarı olmak iddiasındadır. Bu topraklar da rastgele etnik kabilelerin rastgele dolaşıp rastgele çatıştıkları bir Afrika savanı falan değildir. “Bu toprakların” bir adı ve sahibi vardır! Bu topraklara “Türkiye”,  sahibine de “Türk” denir.

Dolayısıyla bir yandan bu toprakların yazarı olup diğer yandan bu topraklara adını veren egemen ulusa hakaret etmek kimsenin haddine değildir.
 
Yaşar Kemal dünyasını değiştirdi. Niyetlerin nihaî yargısına doğru gitti. Onun  diğer tarafta  ne bekler bilemiyoruz. Görünen o ki tarih onu büyük romancı olarak yazacak .

Ama üç milyon Türk’ün katili  Ermenilerin, Türk kardeşliğinin emanetine sürekli ihanet eden Kürt etnikçilerinin sözcüsü ve avukatı olduğu da aynı tarihin sayfalarında silinmez bir dipnot olarak kalacak.