31 Ocak 2023 Salı

Dersimizi Ne Zaman Öğreniriz?

 



Şu sıralar ciddi ciddi İngilizce çalışıyorum.

 

Birkaç çevrimiçi kursa kaydımı yaptırdım.

 

Bu arada, birkaç yıl önce bir TUS dershanesinin sahibinin sözlerini hatırladım: “Kurs sınav kazandırmaz, çalışmak sınav kazandırır.”

 

Aslında hepimizin en kolay yanıldığımız nokta bu galiba. Kursa gidince işin bittiğini sanıyoruz. Oysa seyrettiğim videolarda bize verilenler yalnızca  yöntemler ve ipuçları.

 

Bize düşen, bize öğretile yöntemleri kullanarak, cümleler kurmak. Ben “cümle kurmak” dedim ama siz bunu “resim yapmak”, “öykü yazmak” vs diye de anlayabilirsiniz. Malzeme kullanılarak ortaya iş çıkarmadıkça malzeme sadece ortada bir yığın halinde kalacaktır.

 

Aslında market raflarında yığılı duran kişisel gelişim kitaplarına rağmen bir türlü mutluluğu ve huzuru bulamıyoruz.  Herhalde bir kitap okuyarak ama sadece okuyarak her şeyin değişeceğini bekliyoruz.

 

Öğrenmek aslında dinleyerek gerçekleşmiyor, “uygulayarak” gerçekleşiyor.

 

Ve insan ancak böyle olgunlaşabiliyor.

 

Ben ancak bu kadar anlayabildim.

 

Gökten üç elma düşsün.


Azıcık Falkenbach çalalım mı?


27 Ocak 2023 Cuma

Solu Milliyetçilikle Barıştırabilir Miyiz?

 


Buna hemencecik “Evet” diyebilmek pek mümkün değil. Hatta Attila İlhan’a rağmen bu soruya evet diye cevap vermek zor.

“Hangi Atatürk” kitabında Merhum İlhan, herkesi

Işıklarda uyu Kaptan!

n gözü kapalı imzalayacağı bir milliyetçilik tanımı yapıyor.

 

Yapmasına yapıyor da o çok övdüğü, insanlığın artık ölçüsü haline geldiğini söylediği sosyalist demokrasi hiç de onun hayalindekine benzemiyor.

 

Bunun iki tür sebebi var:

 

Birincisi sosyalizmin kuramı, yapısı, özü itibariyle “yanlış” olması. Sosyalizm hayatla bağdaşmıyor. Çünkü hayatı açıklama biçimi daha en baştan tutarsız. Toplumun “sınıf” denen tabakalara bölünerek anlaşılabileceğini düşünüyor ama varsaydığı sınıfların kalıcı kategoriler olmadığını dahası, o çok sevilen diyalektikle hiç mi hiç bağdaşmadığını görüyoruz. Nasıl, derseniz şöyle: Mises’in dediği gibi hepimiz hem üretici hem de tüketiciysek eğer, “emeği sömürüp de hiçbir şey yapmadan kazanabilen burjuva sınıfı” diye bir şey yoktur. Bir başka sebep de işçilerin tasarruf yoluyla sermaye oluşturabilme yetenekleridir.

 

Dahası sınıf gibi hayali bir olgu yegâne irade sahibi özne kabul edildiğinde, bireyin varlığı ve değeri kendiliğinden ortadan kalkıyor. Oysa dünya, sınıfı kutsayan kolektivist sözde demokrasiler yerine liberal demokrasilere geçmiş bulunuyor. Neden? Çünkü insanlar varlıklarının, değer ölçeklerinin, tercihlerinin korunmadığı sistemlere güvenmiyor ve bu sistemlerde herhangi bir şey üretmiyor. Demek ki sosyalizm milletin refahıyla, özgürlüğüyle  hukukla bağdaşmıyor. Milletin varlığına, refahına, özgürlüğüne aykırı bu tür bir fikrin de milliyetçilikle bağdaşması mümkün görünmüyor.

 

Sınıf düşüncesinin zehirli yanı, millet, milliyet, milli egemenlik kavramlarını reddetmesi. Bunun güncel sonucu, yakın tarihimizde kanlı bir leke halinde duran Kürtçü etnik teröre, imkân ve ortam sağlanması.

 

Fakat daha güncel ve gözlenebilir bir olay var ki o da solun “güdümlülüğü”, “dış merkezliliği”

 

Esenboğa’yı kana bulayan Ermeni teröristi Levon EKMEKÇİYAN’ı savunan solcularımız, zamanında olayı SSCB yetkililerine bildiriyor ve onlardan yardım istiyor (Bkz: Erlik*). Hiçbiri, "Yahu bu herifler bizim babamızın oğlu mu? Neden kendi devletimizi bunlara şikâyet ediyoruz ki?” diye düşünmüyor. Solun bu eğilimi bugün de devam ediyor. Rusların önüne gelen her yere saldırmasını, Çinlilerin Doğu Türkistan’ı kana bulamasını, bir ASALA teröristini savundukları vicdanla savunmaya devam ediyorlar. Yani solun sadakati hiç de Türk Milletine, Türk devletine değil gibi görünüyor. Bunu da “evrensel değerlere” göre Türk Milleti’ni yargılayabilecekleri düşüncesiyle yapıyorlar. Öyle ki Atatürk dahi onlar için ancak solla bağdaşabildiği ölçüde bir değer ifade ediyor.

 

Solu nihai hedefinin silahla ya da silahsız bir devrimle kutsadıkları sınıfın iktidarını gerçekleştirmek olduğu düşünülürse solun içinde Türk’e dair pek az bir şey bulunduğu anlaşılıyor.

 

Türk’ü ancak kendi sınıf telâkkisiyle bağdaştırabildiği kadar kabul eden, sadakatini ideolojisine göre başkasına bağlayabilen bu ideolojik kampla uzlaşmak da bu yüzden neredeyse imkânsız görünüyor. 

 

https://www.youtube.com/watch?v=Rm_QRPwsBoE&list=UULFtcbW4FISitBM4uZOH5lqFg&index=46 *

 

Nasıl Bir Milliyetçilik?

 



Neden bu soruyu sordum?

 

Milliyetçiliğimizin nasıl olması gerektiğini Atatürk zaten tanımlamamış mıydı, değil mi?

 

Aslında bu konuyu en iyi Ümit ÖZDAĞ özetledi: “Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği”.

 

Tamam işte! Mesele Atatürkçülük ise CHP, VP, İyi P. Vs hep zaten bundan bahsetmiyorlar mı?

 

Sorunlardan birisi, mevcut Atatürkçülük, Kemalizm gibi Atatürk’e dayandıklarını iddia eden  “ideolojimsilerin”,  gerçekte milliyetçilikle ilgilerinin olmaması.

 

Sorunlardan bir diğeri, her gün milliyetçiliği kullanan “muhafazakâr” siyasetin de aslında milliyetçiliğin öznesiyle hiç ilgilenmemesi.

 

Bir diğer sorun, milliyetçiliğin doğrudan siyasetini yapanların, milliyetçiliği dinle meşrulaştırmaya çalışması.

 

İşte bu noktada “Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği” tanımını netleştirmemiz gerekiyor.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği neyle ya da kiminle ilgilenirdi? Böyle bir milliyetçiliğin önceliği ne olmalıydı?

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, önceliğini Türk’e veren, bütün iyiliklerin ve erdemlerin merkezine Türk’ü koyan bir milliyetçiliktir. Bu, milliyetçiliğimizin faydacı yönüdür. Bu faydacılıkta Türk Milleti’nin büyük erdemleri, ahlâk oluşturucu kimliği gözetilir. Dolayısıyla bu faydacılık batılı ulusların sömürücü, incitici ve çoğu zaman saldırgan faydacılığından tamamen farklıdır.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, Türk büyükleri dışında hiçbir siyasi lideri, önder ve örnek kabul etmez. Hiçbir ulusu kendi ulusundan üstün kabul etmez ve hiçi bir ulusu kendisine örnek ve rehber kabul etmez. Bu açıdan Türk milliyetçisi, sosyalistlerin ve şeriatçıların liderlerinin hepsini reddeder ve kendi büyüklerinin onlarla kıyaslanmasını kesinlikle reddeder.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği ahlâkta ve hukukta akılcı bir yönelimi benimser. Akılcı muhakemenin hiçbir tabuyla, kesin inançla, otoriteyle engellenmesine izin vermez. Akılcılık yönüyle Türk milliyetçiliği ancak ve yalnız lâik bir toplum düzenini savunur.  Bir Türk milliyetçisi yalnızca akılla keşfedilen ve düzenlenen kuralların egemenliği sayesinde, toplum düzeninin ve genel rızanın sağlanabileceğini düşünür.  Türk milliyetçisi “rızanın” öznesinin yalnız ve ancak Türk Milleti olabileceğini ve “rızanın” millî egemenliğin reddi ve inkârı için kullanılamayacağını kabul eder.

 

Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği, vatanın doğal ve yaratılmış servetinin yalnızca milletin menfaati için kullanılması gerektiğini savunur. Millet fertlerinin teşebbüs hürriyeti ve mülkiyetleri kıskançça korunmalıdır. Bu sosyalist bir yönetimi savunmak değildir. Öte yandan, milletin doğal ve üretilmiş/yaratılmış servetinin yönlendirilmesinde asla yabancıların telkinlerine, tahriklerine ve teşviklerine itibar edilmemesi gerekir. Yabancılarla kurulacak ortaklıklarda, Türk millî menfaatlerinden daha yüksek bir değer kabul edilmemelidir. Bu, gümrük birliği gibi yeni kapitülasyon rejimlerini en baştan reddetmek demektir.

 

Sosyalizm sözde insanlık adına milletin sınıf çatışmasına sürüklenmesi ve işçi sınıfının egemenliği için iç savaş dahil olmak üzere her türlü şiddetin benimsenmesini gerektiren vahşi bir ideolojidir. İnsanın doğasına aykırı bu ideolojinin millet hayatını yönlendirmesine kesinlikle karşı çıkılır. Sosyalizmin siyasi öznesi millet değildir, sınıftır. Dolayısıyla hiçbir sosyalist için Türk kimliğinin ve bilincinin bir önemi yoktur. Sosyalizm milletle ancak sınıfla bir ilgisi olduğu müddetçe ilgilenir. Milleti ilgi odağı haline getirmemiş böyle bir ideolojinin desteklenmesi söz konusu olamaz.

 

Liberalizmin , ekonominin doğasına uygun çıkarımları kabul edilir fakat onun işbirlikçilik, enternasyonalizm ve yabancı sömürüler için bir kaldıraç olarak kullanılmasına kesinlikle karşı çıkılır.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği Türklüğü yalnızca Anadolu Türklüğünden ibaret saymaz. Dünyanın her yerindeki soydaşlarımızı bir ve eşit görerek her birinin meselesini kendi meselesi olarak görür. Buna karşılık yayılmacı ve saldırgan değildir. Dünyadaki her bir Türk’ün kendi ülkesinde hür, bağımsız ve egemen olarak yaşamasını öngörür. Türklük bilincinin Türk  toplulukları arasında güçlenmesini öngörür.

 

Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği, Türk vatanında, vatandaşlığın ancak ve yalnızca Türk kimliği ve Türklük bilinciyle yaratıldığını ve korunduğunu bilir ve savunur. Bundan dolayı hem Atatürk’ü savunup hem de “Kürt sorunu” gibi yapay sorunları savunmaz.

 

Sonuç olarak Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, yayılmacılığa karşı çıkan, barışçı buna karşılık uluslararası ilişkilerde Türk’ün menfaatlerini önceleyen ve koruyan, ekonominin doğasına en uygun çözümleri gözeten, Türk vatanında ayrımsız, lâik bir hukuk devleti egemenliğini savunur.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, Atatürk’ün tartışmasız ve tavizsiz Türkçülüğünü kendisine örnek alır ve benimser.

 

Ve böylece Yüce Atatürk’ün şu sözünü her seferinde gururla tekrarlar:

Ne mutlu Türküm diyene!”

 

 

 

 

Falkenbach'tan güzel bir parçayla bitirelim:

25 Ocak 2023 Çarşamba

Hangi Türklük?



Sanalağda Youtube videolarını tararken İlber Hoca’ya sık sık “Türk kimdir?” sorusunun sorulduğunu gördüm.

 

O da başlıyor antik çağlardan anlatmaya, ayrıntıların arasında, Türk’ün ne olduğunu unutuyoruz.

 

Buradaki asıl hata, bir akademisyene popüler sorular sorulması.  İlber Hoca  sazı eline alınca konuyu en ince ayrıntısına kadar anlatıyor. Öyle bir noktaya geliyoruz ki ortada Türk falan kalmamış. Çünkü hoca akademik bir tez savunma mantığıyla konuşuyor.

 

Fakat burada başka bir noktaya bakmak lazım.

 

Meselâ Fatih Altaylı ona “Hocam Türk kimdir?” diye sorduğunda, hoca, Türk diye adlandırılan toplulukların antropolojisine dalıveriyor. Hal böyle olunca bir bakıyoruz ki Türk denen topluluklar belki de çok farklı kalıtsal kökenlerden gelen karman çorman bir yığın gibi görülmeye başlıyor.

 

Oysa soru bunların açıklanması için sorulmuyor. “Biz neden kendimizi Türk diye biliriz?”  Asıl sorulması gereken soru bu.

 

Çünkü insan topluluklarının antropolojileri ile kimliklenmeleri apayrı olgular. Kimlik, hem toplulukların kendi bilinçleriyle hem de diğer topluluklarla ilişkileriyle ilgili bir olgu. Oysa antropoloji, salt biyolojik bir etiketleme işi.  Kendilerini Türk diye bilen toplulukların kafataslarının birbirine benzemesi, onların Türklüğünden dolayı değil. Biz önce bu insanların dünyaya bıraktıklarını görüyor, eserlerine göre kimliklenmelerini anlıyor sonra da bu insanların “parmak izi” sayılabilecek biyolojilerini inceliyoruz.

 

Dünyanın bir yerinde hiçbir eser bırakmamış bir insan topluluğunun salt antropolojisine baksak böyle bir topluluğun kimliği hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz.

 

Demek ki insan toplulukları “söyledikleri”, “anlattıkları” sayesinde tanınabiliyor.

 

O halde  kimliklenme de insanların kendilerini nasıl anlattıklarına bakılarak ortaya konuyor.

 

Yani antropolojiye bakılarak köken tayini yapmak aslında ancak arkeolojik veya yazılı eserlerle desteklendiğinde bir anlam ifade ediyor.

 

Dolayısıyla “falancalar aslında Mongoldur, falancalar aslında Tunguzdur” gibi hükümler  antropolojik kimliklemedir ve açıkçası tarihi süreci, siyaset oluşturma süreçlerini, mensubiyet şuurunu vs açıklamakta kesinlikle yetersizdir.

 

Çünkü kimliklenme, yani insanın kendisini dünyaya tanıtma biçimi tamamen iradidir. Hiçbir topluluk dünyaya adı konmuş bir hayvan sürüsü olarak gelmez. Kimliklenme bir eylemdir. İnsanların nasıl olması gerektiğini kendileri belirlediği bir etkin/aktif yürütülen süreçtir.

 

Bütün bunlardan dolayı “Türk”, dünyaya siyasi, askeri, kültürel bir etki yapmış, böyle bir etki yapmayı seçmiş bir topluluğun “siyasi kimliklenmesidir.” Siyasi bir kimliklenme de antropolojik/ırksal verilerle açıklanamaz.

 

Demek ki Türklükten bahsederken üzerinde asıl konuştuğumuz kimlik,  tarih, devlet, ordu oluşturmuş bir siyasi kimliktir ki bu da tarih içinde kesintisiz devam eden gerçek kimliğimizdir.

 

“Türk kimdir?” sorusunun cevabı, haplotiperde, soy ilişkilerinde sınırlı bir ölçüde bulunabilir. Oysa bu sorunun cevabı, benzer şekilde teşkilatlanmış, benzer şekilde savaşmış, benzer değerleri savunmuş, sahiplenmiş bunları ortak bir siyaset çatısında birleştirebilmiş topluluklara bakılarak verilmelidir.

 

 

 

 

17 Ocak 2023 Salı

O Mu Türk Bu Mu Türk Şu Mu Türk?

Allâme-i Cihan Yeni Faşizm

 

Yeni faşistin olası portresi



Şu yeni faşizm hakkında ne kadar konuşsak az.

 

Bir zamanlar  dinci-muhafazakâr eğilimlerin düzeltmeciliğinden şikâyet ederdim.  

 

Şimdi onun yerin bu yeni nesil saf akılcı faşizmi aldı.

 

Buna faşizm demek bir mübalâğa mı? Bence bu bir müblâğa sayılmaz. Çünkü  kendisine kıl kadar bile uymayanları yaftalamak,  suçlamak hatta ihbar etmek gibi kötü yönleri var.

 

Bu yeni saf akılcı faşizm, etik yargılama tekelini de üstüne alarak kendi aklıyla düşünen herkesi de peşinen silahsızlandırıyor.

 

Söz gelimi son zamanlarda, “Türkiye’de Türk var mı?” “Neden herkes Türk olmalı?”” Anayasada etnik vurgu olmalı mı?” gibi aslında basbayağı da saptırılmış, çarpıtılmış sorular tam da bu saf akılcı-saf ahlâkçı faşizmin eliyle yaygınlaştırılıyor.

 

Öyle ki Türk insanının kendi kimliğine, tarihine, kültürüne edilgen yaa da savunmacı bağlılığı bile doğrudan kötü örneklerle ilişkilendirilerek “ahlâksızlık” sayılabiliyor. Ya da askerimizi, polisimizi şehit edenleri savunana bir takım solcuların tavırları, onlara kötü davranmış bir takım devlet memurlarının “milliyetçiliği” ile aklanabiliyor.

 

Yeni dönem faşizmi, olguları, sözde her yerde geçerli akıl ve  ahlâk ilkeleriyle yargılamak gibi bir sapkınlıkla ortaya çıkıyor.

 

Öyle ki bir noktaya gelip baktığınızda Türk isminin kendisinin, adeta bir insanlık suçu halline geldiğini görüyorsunuz.

 

Bu saptırmacılık/ obskürantizm, aklın ve ahlâkın, Türk düşmanlığı eliyle sömürülmesinden suiistimalinden başka bir şey değil.

 

Çünkü Türk kimliğinin tarihi oluşumu, Türk soyunun varlığı, Türk ulus egemenliğinin var oluşu, diğer bütün uluslara benzer şekilde meşruiyet testinden bağımsız, gayet doğal “olgular”.

 

Yani? Diğer bütün uluslar nasıl kendilerine ait “vatan” denen bir toprak parçası edinmişlerse aynısı Türkler için de geçerli. Diğer uluslar nasıl kendi tarihlerine dayanan bir üstünlük duygusu geliştirmişlerse aynısı Türkler için de geçerli. Diğer uluslar nasıl dünyaya yalnız  kendi pencerelerinden bakıyorlarsa; aynısı Türkler için de geçerli.

 

Enternasyonalist, açıkça Türk düşmanı, akıl ve ahlâk sömürücüsü bir yeni faşizm, Türklerin uyanmağa ve etkili olmağa başladığı bir dönemde alabildiğine ahlâksızca üstümüze saldırıyor.

 


 

Sabrın Sonu Hikâyedir…


 


Bazen azıcık sabretmek lazım galiba…

 

Bu sabah pek erkenden berberime gittim. Benden başka kimse yoktu. Berberimle sohbet ederken bir müşteri geldi. “Amcanın sırasını alsam olur mu?” gibi bir soru sordu. Benden en fazla on yaş küçük adamın bana amca demesi beni güldürdü.

 

Adamın yolu uzunmuş, sıramı verdim,  açtım kitabımı okumaya  başladım. Neden sonra nereden çıktığını anlamadığım biri geldi, bir koltuğa oturdu. Berberim, onun da ensesini makineyle aldı.

 

İşin garip tarafı bu yeni gelen hiç kimseye bir şey sormadan geldi oturdu.

 

Sonradan öğrendim, adam imammış bunu hep yapıyormuş.

 

Bir imamın nezaketsizliği ve hak bilmezliği zaten iki kat can sıkıcıydı.

 

Adamın yaptığını fark ettiğimde, önce neden böyle olduğunu sormak istedim, sonra azıcık sabretmem gerektiğini düşündüm.

 

Berberim, bana olayı kendiliğinden açıkladı . Bu bana daha doğru geldi.

 

İşin iyi tarafı şu oldu: Memduh Şevket Esendal’ın hikâyelerini daha bir zevkle okudum. Aklıma eski Gölbaşı Sineması geldi.

 

İşte böyle…

14 Ocak 2023 Cumartesi

Kar Yağar Yolumuza

 



Geçen gün ilk kar yağdığında, yalındaki fırının kalfası, abanın çıkacağı yola kül döktü de  o sayede arabayı otoparktan çıkarabildim. Gün ışımamıştı,  sokaklar ıssızdı.

 

Sabah erken saatlerde zaten fırına gitmeyi çok severim. Taze ekmeklerin kokusuna bayılırım.

 

Sabah benim için o kadar uğraşan fırından boş çıkmak istemedim. Birkaç tane taze poğaça ve açma aldım.

 

Karanlığın içinde arabanın yüzüne karlar çarparken kaymamak için uğraşıyordum. Nihayet gün ışıdıktan bir müddet sonra hastaneye  vardım. Nöbetçi hemşirelere poğaçaları bıraktım, sevindiler. Nöbette yorulmuş insanlara  bir tazelik, bir dinçlik vermek de pek hoşuma gider.

 

O gün öğleden sonra eşimle telefonda konuştuğumda, bıraktığım poğaçalardan birini oradaki hastalardan birinin çocuğunun yediğini, çok sevdiğini söyledi.

 

O çocuğun sevinci her şeye değmez miydi? O iyi kalpli fırıncı kalfasının iyiliği, bir çocuğun sevinci olup filizlendi. Arada bir işe yaradığımda seviniyorum.

13 Ocak 2023 Cuma

Yazıp Çizerek Ne Yapılır Ki?

 


Neden yazmak, çizmek lazımdır ki?

 


İnsan yazmayınca, çizmeyince kendisini eksik gibi mi hisseder?

 

Belki de yazmak çizmek, gerçek bir iş yapmak gibi gelir insana. Gerçek işler aslında pek azdır. Ve belki de gerçek işler yapamayacak kadar tembel insanlar, ancak yazıp çizerler.

 

Yazıp çizip bir de cevapsız kalmak hali vardır ki işte o insanı boğar, ezer, umutsuz bırakır.

 

Geride iki satır bırakmadan ölüp giden nice insan vardır ama onlardan geriye pek çok şey kalır.

 

Yazıp çizmek belki de tembel insanın avuntusudur.  Kim bilir?

Yazıp çizmekle ekmek olur mu?

 

Olmaz herhalde… Duvarlara yazmak tembellerin avuntusudur zahir?

Kim bilir?

7 Ocak 2023 Cumartesi

Akşamüstlerinin Robin Williams Fotoğrafı

 



Çocukken hayatı aslında ne kadar da parlak yaşıyoruz.

 

“Büyüyünce” öyle olmadığını öğrenmemiz gerekiyor.

 

Aslında yanlış. Hem de bal gibi yanlış.

 

Büyüyünce “sorumluluklarımız” sebebiyle hayatın parlaklığını görmezden gelmemiz gerektiğini sanıyoruz.

 

Sanırım zamanla bu yapay yetişkinliğin farkına vardığımız için Robin Williams’ın filmlerini daha çok seviyoruz.

 

Çünkü, gülmek, kahkaha atmak ve hayatı gülerek kabullenmek, kahkahaların ışıltısından korkmamak onun filmlerinde rastladığımız ortak öğeler.

 

Şimdi tutup da onun filmlerini masaya yatırıp kesip biçsek onu anlar mıyız? Sanmam. Onun filmlerinden aklımızda bir fotoğraf kalacaktır.

 

O fotoğrafla akşamüstleri, (Neden akşamüstleri? Çünkü akşamüstleri güneş daha munistir. Gün boyu bizi sorumluluklarımıza iten o âmir ve tarafsız aydınlatma işinden vazgeçip artık herkese kendisinin de yorulduğunu anlatır da ondan. Akşamüstleri güneş artık kendisine baktığımızda gözlerimizi körleştirmeyen masalsı bir altın parlaklığına bürünür de ondan…) ışıl ışıl bakan, katıksız, riyasız bir sevinç görürüz.

2 Ocak 2023 Pazartesi

Bitirince Bitti Mi?

 



Ne zamandır yazmıyordum.

Tezi bitirdik, enstitüyle ilişiğimizi de kestik. Ne yalan söyleyeyim, hiçbir şeye devam etmek istemiyorum.

Kimi zaman yazmanın ne önemi var, merak ediyorum.

Sonra kendi kendime geride yazı bırakmanın önemli olduğunu söylüyorum.

Şunu belirtmeliyim… Doktora sayesinde pek çok şey öğrendim.

İşin en yakıcı yanı aslında ne çok şey bilmediğimi gördüm. Bu gerçekten ürkütücü bir şey. İnsan şu aşamadan sonra ders vermek konusunda çok daha tedbirli düşünüyor.

Sanki doktorayı yapmak, bitirmekten daha önemliymiş gibi görünüyor.

Yine de kalıcı ve gerçek bir değeri, düşe kalka, dişlerimizle ve tırnaklarımızla elde etmek güzel.

Fakat dediğim gibi…

Doktorayla bir sürü şey öğrenmeme rağmen, hakkında kesinlikle emin olduğum tek şey cehaletim oldu.

Dün Reşat Nuri’nin hikâyelerine başladım.

Boş ve işe yaramaz bir adamın, henüz içini bir türlü dolduramadığını bilmesi…

Boş işler, “olağan işler” bunlar…

Boş verin gitsin.