28 Kasım 2013 Perşembe

Açık Teşekkür

Bir mesleki kurs için 2001 yılında gittiğim ABD’nde, bize brifing veren bir profesör; tıp, diş hekimliği, hukuk gibi bazı mesleklerin itibarlı (prestijli) meslek olarak kabul edildiklerini ve bu meslekleri yetiştiren okullara kabul edilme şartlarının en başında bir kolejden mezun olmak olduğunu söylemişti.
Oldukça şaşırmış ve sormuştum: "Ne yani, bizim mesleğimiz itibarlı meslek değil mi?"
 Bize bu bilgiyi veren öğretim üyesi gülümseyen bir ifadeyle cevap vermişti:
-Elbette her meslek gibi sizin mesleğinizde saygın bir meslek ancak sizin mesleğinizi icra etmeniz başkalarının hayatlarını birinci dereceden etkilemiyor. Ayrıca herkes yapabilir, yani bir hayat tarzı değil…
-Yani?
-İyi eğitilmemiş bir doktora canınızı, iyi eğitilmemiş bir hukukçuya adaletinizi, ya da iyi eğitilmemiş bir dişçiye dişlerinizi emanet edebilir misiniz? İyi eğitimin temelinde o işe uygun olmanız yatar. O mesleği yapmak üzere dünyaya gelmiş olmanız, her detayı öğrenmek için hevesli ve araştırıcı olmanız gerekir. Sevmediğiniz bir işi yaparken mutsuz olursunuz, öğretilen her şey sizin için yüktür. O yüzden bu meslekleri öncelikle gençlikten olgunluğa geçmiş, bir meslek edinmiş, bir anlamda kendini tamamlamış, gerçekten isteyen insanların yapmasını isteriz. Bu insanlar çok ağır ve pahalı bir eğitim sürecine tahammül edebilmelidir. Ve günün birinde bu insanlar kendilerini bu mesleğe ait olmadığını hissettiklerinde ya da bütün çabalarına rağmen bu işi başaramayacağı kanaati yetkili kurullarda oluştuğunda dönebilecekleri bir başka meslekleri olmalıdır. Bütün bunlara rağmen okulu bitirseniz bile bu meslek mensupları mesleklerinin itibarı konusunda çok hassastırlar ve bu mesleğin itibarını düşürme potansiyeline sahip insanlara zerre tahammülleri yoktur. Bir anda mesleki lisanslarını iptal edebilirler ve bu kişiler işsiz kalabilirler. Dönecek bir yuvaya her zaman ihtiyaç vardır.

Türkiye mutsuz meslek sahipleri ile dolu bir ülke.
Bu mutsuzlukları en çok sağlık ocaklarını dolduran pratisyen hekimlerin yüz ifadelerinde görmek mümkün.
Bu ülkenin en zeki çocukları sırf dönemin en geçerli mesleği olduğundan dolayı birinci sıraya yazdıkları için girdikleri seçkin okullarda diğerlerine göre oldukça ağır bir eğitim geçirmelerine rağmen, bir sonraki aşamaya geçememiş TUS adlı bir barajın engellemesiyle kendini bir sağlık ocağının konforsuz şartlarında hekimlik icra ederken buluvermişlerdir.
Dahası o baraja takılıp kaldığını sadece kendisi, ya da meslektaşları bilmemekte herkes bilmektedir.
Kendisine gelen hastaların bakışlarında veya ağızlarından, çözebileceği basit bir problem için bile “bir uzmana mı göstersek acaba?” diyen dökülüveren sözlerinde, hep bu barajı aşabilecek yeterliliğe sahip olamamanın derin acısını bulmaktadırlar.
Böylece, derin bir, “aslında oraya ait olmama hissi”, ruhlardan sıyrılıp, hizmet kalitesi olarak insanların karşısına dikilmektedir. 
Aynı durum farklı şekillerde ihtisas yapmış, ya da yapmakta olan hekimler içinde geçerlidir. İstediği branşı kazanamamanın ya da kendini bu mesleğe ait hissetmemesine rağmen dönemeyeceği kadar uzaklaşmış olmasının çaresizliğidir, belki de bu mutsuzluğun asıl sebebi.
Sonuç olarak kanaatimce bütün bunlar Türk tababetinde “hastalık odaklı hekimlik” olarak adlandırabileceğimiz bir hekimlik anlayışını hâkim kılmıştır.
Bu anlayış hekimin hastalığı tedavi etmesiyle sınırlı kalması, bunu yeterli görmesi şeklinde özetlenebilir.
Bu anlayışa sahip hekim, hastanın muayenehane dışında sürdürdüğü bir hayat hikâyesinden süzülüp geldiğiyle ya ilgilenmez, ya da kayıtsız kalır. Dolayısı ile bu durum hizmet kalitesini derinden etkiler. Oysa bunun aksine “hasta odaklı hekimlik” diyebileceğimiz anlayışta hastalık tedavi edilirken, hastanın içinden çıkıp geldiği ve içinde yaşadığı evren unutulmaz dolayısı ruhlarda incinmeler sebep olunmaz.
Onu eşimin geçirdiği talihsiz kaza sonrasında tanıdık. Gülümseyen çehresi, umursayan, önemseyen tavrı ile bu ülkede de iyi yetişmiş, mesleğini bir hayat tarzı olarak içselleştirmiş hekimler var duygusunu yarattı. Ön yargılarımızı yıkarak, hekimlerimize güvenmemiz gerektiğini düşünmemizi sağlayan bu hekimin adı: Dr. Barış Erbil.

O Iğdır Devlet Hastanesinin zorlu şartlarında, hekime yönelik şiddetin içselleştirildiği bir kültürel ortamda, söz dinlemez, laftan anlamaz, sıraya girmez, bir hasta kalabalığı içinde insanüstü bir güçle ve sabırla, yüzündeki tebessümü eksiltmeksizin çalışan bir hekim…
 “Hasta odaklı hekimlik” diyebileceğimiz anlayışın gerçek bir temsilcisi...
Kendisine en derin minnet duygularımızla içtenlikle teşekkür ediyoruz.

1 yorum:

selcen dedi ki...

Hasta memnuniyetini sağlamak ne kolay aslında değil mi?