3 Ocak 2011 Pazartesi

Milliyetçilik Hastalık Mıdır?


Einstein’a izafe edilen bir söz var: “Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır..”

Yani? Bir dönem geçirilip sonrasında kendisine bağışıklanacağımız bir “anomali”…

Bu sözü söyleyen kişinin bir Alman Yahudisi olması, bir tesadüf olabilir mi? Elbette olamaz… Çünkü böyle bir sözü ancak milliyetçilik adına işlenen cinayetlerden mustarip biri söyleyebilirdi. Einstein için tek “milliyetçilik” Alman ırkçılığından ibaretti.

Ama gerçekten milliyetçilik ırkçı ve saldırgan mıdır?

Her şeyden önce şimdilerde olduğu gibi bütün mensubiyetlere otomatik olarak “milliyetçilik” denip denemeyeceğine bakmalıyız. Çünkü dikkat edilirse durmadan “Kürt milliyetçiliğinden”, “etnik milliyetçilikten” vs. bahsedilmektedir.

Milliyetçilik şüphesiz bir mensubiyet şuuru türüdür ama mensubiyet şuurunun bütün türleri, milliyetçilik olarak adlandırılamaz.

Bunun sebebi mensubiyet şuurunun filizlendiği toplumsal yapının gelişmişlik seviyesi ve karmaşıklık/heterojenlik derecesidir.

Milliyetçilik “milletlere” has bir mensubiyet şuurudur. Milletleşememiş toplumsal yapılarda “milliyetçilikten” bahsedilemez.

Peki ama neden? Çünkü milliyetin oluşumu ile millet altı toplumsal yapılardaki mensubiyet nüvesinin oluşum şekli farklıdır.

Millet altı toplumsal yapılarda, yapının harcı son derece somuttur, maddîdir. Bu maddî harç da doğrudan doğruya kan bağıdır. Millet altı topluluklarda aslolan, bilinen bir aileye, aşirete, kabileye mensup olmaktır. Millet altı toplumsal yapılarda birebir tanımaktan, görmekten, maddi benzerliği doğrudan doğruya gözlemekten daha önemli bir şey yoktur. Dolayısıyla millet altı topluluklarda mensubiyet şuuru, sürüye dahil olmak güdüsüne yakındır. Bu, kendine benzeyeni yememek, benzemeyeni yemek güdüsüyle kurulmuş hayvanî sınırlanma halinin bir benzeridir.

Aşiret veya kabile mensubiyetinin en önemli özelliği, “sürü sahasının belirlenmesidir.” Hangi ideolojiyle, hangi siyasal gerekçeyle olursa olsun, kendisinin ancak ve yalnız kan bağına dayalı bir farklılık taşıdığını düşünen hiçbir millet altı yapı bundan ötesini düşünemez. “Kendimize benzeyenlerle, yemediklerimizle bir arada yaşamak isteriz!” talebidir bu.

Kimse farkında olmasa da bu talep ırkçılığın ta kendisidir. Çünkü insanlığı ancak ve yalnız kan bağı ilişkilerine göre algılamak ancak ve yalnız ırkçılığın ölçüsüdür. Bu açıdan insanları da süt verimiyle, deri rengiyle, et miktarıyla hayvanları ırklara ayırır gibi ayırmaktan hiç de farklı değildir.

“Kürtler ayrı bir halktır” söylemini tekrarlayanların kendilerine bir tarih uydurmalarının, bir kültür uydurmaya çalışmalarının, sayıları bile olmayan yerel bir dilden bir edebiyat uydurmaya çalışmalarının sebebi, siyasetlerini üstüne kurdukları kan bağı ilkelliğini aşabilmek gayretidir. Çünkü siyasetlerinin temeli olan ırkçılığın farkındadırlar.

Gelelim milliyetçiliğin asıl sahibi olan milletleşmiş toplumsal yapılara…

Milletleşmiş bir toplumsal yapıda ırkî benzerlik, ailevî tanıdıklık ve yakınlık tarihin çok gerisinde kalmıştır. Çünkü milletleşmiş toplumsal yapılar, aşiret, kabile yapılarından çok daha kalabalık, karmaşık ve soyut kurallara dayalı yapılardır.

Neden daha kalabalıklardır? Çünkü milletlerin nüfusu, doğumla değil “katılımla/iştirakle” artar. Aşiret ve kabile yapılarında benzerliği arttırmanın yolu, benzerlerin sürekli benzerlerini doğurmasıdır.

Oysa milletleşmiş toplumlar milletleşme aşamasında, pek çok aşiret, kabile, kavmin bir araya gelmesiyle oluştukları için daha ilk teşekkül ettikleri anda büyük bir nüfusa sahip olmuşlardır. Bu nüfusların bir hukuk çatısı altında emniyetle karışmasıyla hem kültürel hem de kalıtsal olarak aşiret, kabile ve kavim gibi daha az gelişmiş toplulukların sahip olamayacağı bir çeşitliliğe sahip olurlar. Tarihin belli bir döneminde bir hukuk çatısı altında bir araya gelmek iradesini göstermiş bütün kavimler bir ortak dili kullanmanın rahatını, kendilerinden bir şeyler katarak oluşturulan daha büyük bir kültürün parçası olmanın gururunu ve en önemlisi, kurala dayalı beraberlikle “benzemeyeni yemek” ilkelliğini aşmanın huzurunu keşfederler.

İşte milliyetçilik milletleşmenin tarihi derinliğine sahip olmanın, kurallı beraberliğin insancıllığını idrak etmenin, ırktan ve kalıtımdan çok daha ötede insan olmayı sağlayan değerlere sahip olmakla aşkın ve kavrayıcı bir kimlik taşımanın adıdır.

Millet altı topluluklarda beraberlik, somut ölçülere dayandığından bu tip topluluklar, milletleşmenin öğelerini taklit ederek milletleşebileceklerini sanırlar. Meselâ kendilerine, hiç sahip olmadıkları devletler, “dil” aşamasına gelememiş iletişim vasıtalarına dil nitelikleri atfetmek, bağımsız bir tarih uydurmak, kesin bir ırksal köken bulmak gibi çabalara girişirler.

Bir millet mensubunun kendisine ırkî bir köken bulmak gayreti yoktur. Çünkü o, mensup olduğu milletin büyük kültürel iştirakle nasıl zenginleştiğinin bilincindedir. Bir aşiret ve kabile mensubu ise kendisine, Asur, Med vs köken bulmak gayretindedir, çünkü varoluşunu dayandırdığı ırkî/ kalıtsal benzerliği ancak böyle temellendirebilir. Milliyetçilik, ırksal kökenlerin, kurallı beraberlikle önemini kaybettiğini bilmenin adıyken etnikçilik veya kabilecilik, ırken sabit bir kökene bağlanmak arzusunun ifadesidir.

Bir millet mensubunun zihninde devletleşmek “ kuralların hakimiyeti” anlamına gelir. Bir kabilecinin zihninde ise devletleşmek, kabilenin “egemenlik” sınırının çizilmesi anlamına gelir. Bu iki bakış açısından milletçilikte, devletin oluşumu veya gerekliliği, milletin üzerinde mutabık kaldığı kuralların, değer ve normların devam ettirilmesi için gerekliyken kabilecilikte bu “sürünün av sahasını ayırması” ile benzerdir.

Bir millet mensubu için “dil”, tarihin derinliklerinden beri milleti yani bir “kurallı beraberliği” meydana getiren büyük halitanın hafızası ve şuuru anlamına gelir. Bir kabileci içinse “dil” insan topluluklarını birbirinden ayıran ve sürü sahasını tespite yarayan herhangi bir iletişim vasıtasıdır. Kabilecilik açısından, sayıları ifade etmekten aciz bir iletişim vasıtasıyla, dünyanın üçte birine yayılmış bir büyük hafızayı, sırf iletişim vasıtası oldukları için “dil” diye adlandırarak aynı kefeye koymak mümkündür. Milliyetçilik iştirakle oluşturularak çeşitlendirilmiş ve ortak bir hafıza yaratan, daha önemlisi kuralları kendisine dayanarak oluşturduğumuzu bir iletişim vasıtasının ırkı aşan ve hayvanî benzeşme güdülerini terbiye eden gücüyle övünmekken kabilecilik insanları kalıtımlarına ve iletişim vasıtalarına göre farklı sürü sahalarına hapsetmek arzusunun ilkelliğidir.

Bir millet mensubu için “tarih”, milletleşmenin maziidir. Bir kabileci içinse “tarih” ırksal farklılığının takvimsel kökenidir. Bu yüzden Türk tarihinden bahsettiğimizde ırkî bağlılıklarını, kabile şovenizmlerini geride bırakıp “Türk” adı altında kurallarını oluşturmak ve baki kılmak isteyen atalarımızın yapıp ettiklerini kast ederiz. Oysa bir kabileci için “tarih” ırkî saflığın kökeni için kurcalanıp duran bir kitaptır.

Görüldüğü gibi mensubiyet şuurları birbirinden çok farklı şekillerde tecelli etmektedir. Dolayısıyla milletlerin mensubiyet şuuru olan milliyetçilikle kabilecilerin kan bağına, ırka dayalı ilkel dayanışmasını bir tutmak insanlık değerlerine aykırıdır.

İnsan her zaman, hayatının anlamını sağlamlaştıracak bir “köken” arayışında olacaktır. Mesele bu arayışın niteliğindedir. Kurallara bağlı ve soyut değerlerle sürdürülen bir beraberliğin kökenine mensup olmak bizi insanlaştırır.

Yüzlerce yıldır aynı ailenin, aşiretin, kabilenin bir mensubu olduğunu bilmek ise ancak yabancı korkumuzu alevlendirip bizi ilkelleştirir, hayvanlara yakınlaştırır.

Çünkü kurallarla beraber olmak, katılımlarla/iştirakle zenginleşmeyi beslerken aileye bağlılık, kan bağı, karışmamayı gerektirir. “Kürt halkını asimile etmek..” tabirinin özünde, kendisine Kürt denen ve sanki fiziksel olarak ayrılabilecek bir “ırkın”, büyük Türk kültürel kimliğine katılmasını ve daha önemlisi ırkî saflığının bozulmasını engellemek arzusu vardır.

Kurallı bir beraberliğin tarihi derinliğiyle övünmek bir çocukluk hastalığı değildir ama ancak doğumla büyütülebilen bir ailesel bağlılığı, kuralların önüne koymak, insan soyunu yok edecek bir hastalıktır. Mesele, bu iki mensubiyet bilincinden hangisinin, varoluşumuza uygun olduğunu anlamak meselesidir.




Hiç yorum yok: