16 Kasım 2010 Salı

İman, Cemaat Algoritması Ve Motosiklet I



Evvelki gün halk otobüsünde, şoför mahallini ayıran panonun üstünde bir söz okudum. İmanın insanı insan edeceğinden belki de “sultan” edeceğini söylüyordu.
Evet daha önce de dediğim gibi ben parasını ev taksitine, çocuklarının okuluna, kitaplara ve bilgisayar oyunlarına harcayan biri olduğumdan hâlâ “halk otobüsüne” biniyorum. Böylece okumaya ve müzik dinlemeye daha fazla vaktim kalıyor. Bir de % 80’inden fazlası adına “sinyal” denen medeniyet işaretine gerek duymadan, lüks tüketiminden şahsiyet süzmeye çalışanlarla kavga etmeye gerek kalmamak bence en büyük kazanç…

Bir de öbür yandan günden güne ciddi bir kamplaşma belirtisi haline gelen giyim tarzlarının, aramıza ördüğü duvarları düşünmeden edemedim. Yelken paça pantolon giymeyip, ayaklarını içe dönük basamayan, bıyık bırakmayan, görünüşü bir turistten farksız biri olarak ben bu toplumun neresindeydim?
“İnsan-sultan” arasındaki zayıf tam kafiye dışında bu sözün ne gibi bir anlamı olduğunu uzu boylu düşünmedim, çünkü sözün bir derinliği yoktu.
Amma…

Bu sözün sarf edildiği yer neredeyse tamamı Müslüman olan Türk vatanı idi. İnsan düşünmeden edemiyor: “Tamamı Müslüman olan bir memlekette “iman”dan bahsetmenin ne gereği vardır?” diye…

Zira aksine bir işaret görmedikçe “Müslüman” saydığımız insanların imanı hakkında düşünmeyiz. Zahiren Müslüman olan herkesin “imanından” zaten kimsenin şüphe duymaması gerekir. Zira bir Müslüman’ın imanı hakkında konuşmak Allah’ın hak sahasına girmek, bir anlamda kendini Allah’la eş tutmak anlamına gelir.
Çünkü bir insanın “imanı” onun Allah ile arasındaki en mahrem ve kişisel ilişkisidir. Ve insanın bu ilişkiyi kabul ettiğine dair görünür herhangi bir eylemi ile biz onu artık kendi inanç kardeşimiz sayarız.

Yalnız buradaki zahirî belirtiler ve iman arasındaki ilişki tersinir değildir. Yani Müslüman olduğunu davranışlarından anladığımız insanın bizim gibi inandığına hükmetmek için başka bir şey aramamakla beraber, dinin “belirtilerindeki” eksikliklere bakarak onun imanını sorgulayamayız.

Beş vaktini kılmayıp da can simidine sarılır gibi cumadan medet uman sıradan Müslüman’ları camilerden taşarak secdeye vardıklarını gördüğümüz vakit, artık onların neyi tam , neyi eksik yaptıklarıyla ilgilenmeyiz.
Veya cumaya dahi gitmeyip içki de içen ve fakat kepengini açarken besmele çeken, bir Müslüman’ın selamını aynı şekilde alan herhangi birinin imanı hakkında uzun uzun düşünmeyiz.

Çünkü biliriz ki din denen inanç ve uygulama şeklini kabul eden insanlar, neticede insandır ve hepimiz gibi eksiklikleri vardır.
Dinin amacı nedir o halde? İş burada düğümleniyor gibi görünmektedir.
Yaratılışı esnasında meleklerin onun hakkında “ Şüphesiz o , çok kan dökücü ve nankör biri olacaktır..” mealinde kendisinden ürktükleri insan nasıl bir yaratıktır?
O ne melekler gibi ilâhi hikmeti kaynağına en yakın ve otomatik şekilde yaşayan kusursuz bir yaratıktır, ne de maddî evrenin işleyişinde birer dişli gibi ototmatize edilmiş diğer canlılar gibidir.

O “hikmete” kendi aklıyla varmaya “mahkûm “ edilmiş tek canlıdır!
Buradaki özellik, hikmete ancak insan ferdinin kendi çabası ile varabileceği hakikatidir. Kafasını kullanmayan, kullanmak istemeyen, “anlam” hakkında düşünmeyen insanların kendilerine buna yöneltecek bir otomatik sistem yoktur.
Bu açıdan insan, diğer yaratılmışların hiç birinin sahip olmadığı bir yükle yüklenmiştir: “İrade!” Yani doğruyu bulmak yönünde kendisi karar vermeyen hiç kimse bir çoban tarafından doğruya sürüklenemez.


İşte bu sebeptendir ki “Amel imandan bir cüz değildir” ilkesi dinin en temeline yerleştirilmiştir.


Çünkü “iman” denen şey bize vicdanî bir ışık yakıp yol gösterir şüphesiz ama bu ışığın gösterdiği yoldan gidip gitmemek insanın kendisine kalmıştır. İşlerimiz zarar verdiğinde şüphesiz cezalandırılırız ama bu gene de içimizde iman ışığının olup olmadığını göstermez.


Hal böyle olunca insan düşünmeden edemiyor: İşleriyle hepimizin sağlığına ve mutluluğuna hizmet etmiş insanların, “zahiren” bizimle aynı şeyleri yapmamış olmaları onları daha değersiz mi kılmaktadır? Meselâ evlerimize elektriğin gelmesini sağlayan Tesla’nın bütün eksiği, iman ettiğine dair bir belirti göstermemiş olması mıdır?
Veya Allah’ın varlığını, aklını kullanarak idrak eden Hz. İbrahim’in imanı aslında geçersiz midir?


Bir Müslüman memleketinde iman hakkında konuşulmasının o halde sebebi ne olabilirdi?
Bunun iki sebebi var kanaatimce:
Biri amelle iman arasındaki ilişki hakkındaki cehalet… İkincisi de din yoluyla insanlara hükmetmek arzusu.

İmanın özü, akılla beslenen sarsılmaz bir kalbî tasdiktir. Akılla beslenmek demek, yaratılanlar arasındaki ilişkilerin düzeninde kendini belli eden bir hikmetin varlığını idrak etmek gayreti demektir. Tanrı tanımazlar dahi evrendeki düzenliliği inkâr edemezler. Onların felsefelerinin anlamı bu düzeni yaratan varlığı reddetmekten ziyade asıl, yaratılanlar arasındaki ilişkilerin anlamını reddetmektir. Çünkü anlam “anlatanın” varlığını gerektirir. Eğer düzenlilik bir anlam içermiyorsa o zaman varlığının gerekliliği de sorgulanır.

Cemaat dindarlığında da aslında ateizmin “görünene inanmak” felsefesinin aynısını buluruz. Cemaat dindarlığında, cemaat üyeleri sık sık mahlûkatı yaratan gücün hikmetinden bahsederler ama bunu, “biri tarafından yaratılıp anlaşılması gereken” bir otomatizm olarak düşünürler. Dolayısıyla cemaat dindarlığına göre insanın hikmetle ilişkisi sadece, evrenin kullanım şemasını ortaya çıkarmak ve o şemanın köşesine “Allah” imzasını eklemekten ibarettir.

Onlar kişinin gerçekten nasıl inandığıyla ilgilenmezler. İnanmanın akılla ve kalple ilişkisinden de bihaberdirler. Bu yüzdendir ki toplantılarında Kur’an mealinden fazla kendi kitaplarını okurlar. Onlar içinde tasavvuf klasiklerini okuyanlarına da rastlayamazsınız. Çünkü tasavvuf, Allah’a olan imanı sorgulamaz ve dinin, her Müslüman’ın kendi kişisel gelişim süreci olduğunu düşünür. Tasavvuf’ta şeklin uygulanmasında mürşide gösterilen kayıtsız saygıya rağmen, yolu kat edenin kişinin ancak ve yalnız kendisi olabileceği düşünülürken tasavvufun felsefesinden bihaber cemaat dindarlığında en kötü ve şeytani kabul edilen kelime “Ben”dir. “En’aniyet” diye uydurulan benlik düşmanlığının özü, insanın özüne dair düşünmek kabiliyetinin olmaması ve bu öze dair derin bir cehalettir. Bu cehaletin yok etmeye çalıştığı şey sizin kişisel akıl yürütme yeteneğinizdir.




(Devam edecek...)

Hiç yorum yok: