4 Şubat 2011 Cuma

Popüler Siyasal Dincilik, Çarpık Devlet Algısı Ve Türkiye’de Demokratik Kısır Döngü




Demokrasi, belki de bağlamı lüzumsuz şekilde en fazla “sündürülen” , “lâçkalaştırılan” kavramlardan biri ülkemizde.

Bir kavramı olur olmaz kullanır da esnetmeye, gevşetmeye başlarsanız onun içine, normalde almaması gereken her şeyi de tıkıştırabilirsiniz.

Evet şüphesiz demokrasinin fazileti, devleti yönetecek insanları, milletin seçmesine imkân tanımasındadır. Bu şekilde herkes kendi içinden çıkan devlet idarecilerine rıza ve saygı gösterir.

Burada dikkat edilmeyen birkaç nokta yüzünden, demokrasi kanserleşmeye başlayabilir.

Bunlardan birincisi, demokrasinin, “devleti yönetecek” insanları seçmemizi sağlamasıdır.

Devleti yönetmek demek devletin hayatımızın her alanını yönetmesi demek değildir! Devlet bizim hayatlarımızı yöneten, hayat tarzlarımızı bize dikte eden bir yönetici değildir! Devlet, kimin ne kadar kazanacağını ve sonra kime ne kadar vermesi gerektiğini emredecek bir kurum da değildir! Dolayısıyla buradan devlet felsefemizin çarpıklığına geliyoruz.

Ülkemizde devlet, “baba” şeklinde hayatımız üzerinde vasi bir kurum olarak algılandığından, siyasal dinciler için giyinme, yemek içme şekillerimiz için kulağımızı çekip “ahlâkımızı” düzeltecek bir "baba”; sosyalistlerimiz için yediğimiz ekmeğin kaç dilim olacağını bize emredip herkesin ağzına mutlaka birer dilim ekmek sokuşturulmasını sağlayacak paylaştırıcı bir baba, milliyetçiler için ise daha ziyade ikincisi olarak tezahür eder.

Hal böyle olunca devleti idare etmek demek mutlaka günlük hayata komuta etmek anlamına gelir. Bu, milletin alın terinden toplanan vergileri istendiği gibi harcanabilmesi, “uygun olmayan” insanların istendiği gibi zorlanabilmesi, hatta tutuklanabilmesi anlamına gelmeye başlar.

Oysa devlet denen şey, attığı her ama her adım kesin bir temel haklar süzgecinden geçirilmesi gereken, sürekli gözetim altında tutulması gereken çok güçlü bir hizmetkârdır. Onun hizmetkâr olmak özelliği unutulmamalıdır çünkü demokrasi eğer doğru anlaşılmazsa bu, kavrayışı yetersiz ama güçlü hizmetkâr bir anda yarım akıllı bir zorbaya dönüşebilir.

Şöyle düşünebiliriz:

Köyümüze bir goril alıyor ve onu eğitiyoruz. Goril çok güçlü olduğu için bize inanılmaz faydalı oluyor. Ona öğrettiklerimizi gayet güzel uyguluyor. Hatta öyle ki içimizdeki bazı kural tanımazlar zorbalık ettiğinde gorilimiz kulağından tutup onu derhal hapse atabiliyor. Gorilimiz öyle eğitiyoruz ki o da haddini aşmaya başladığı anda bir elektrikli sopayla “cızz” yaparak onu kendine getiriyoruz. Ama şöyle de bir durum hasıl oluyor. Gorili başı boş bırakmamak gerekiyor. Onu sürekli gözetleyecek, yanlış yaptığında “cızz” edecek, doğru kişilere müdahale etmesi için ona nezaret edecek birilerini bulmamız icap ediyor.

Köyde herkesin bir işi gücü olduğundan hiç kimse bu işle sürekli uğraşmak istemiyor. O zaman belli zamanlarda bu işi nöbetleşe yapması için birilerinin gönüllü olmasını istiyoruz ama buna kimsenin gönüllü olacağı da görünmüyor. O zaman bu işi yapmanın karşılığında, işinden uzak kalmanın bedeli olan belli bir parayı goril nöbetçilerine vermeyi uygun görüyoruz. Ayrıca da gönüllülük olmaması halini herkesin iştirak edeceği bir seçimle aşmayı akıl ediyoruz.

Gorili kullanmanın kuralları belli olduğu halde gün geliyor bu kurallar yetersiz kalmaya başlıyor. O zaman da goril nöbetçilerine diyoruz ki : “ Genel kuralları zaten biliyorsunuz. Eğer yeni ve bilinmeyen bir durum ortaya çıkarsa genel kurallara uygun olmak şartıyla gorili kullanacak yeni kuralları siz icat ediverin, bu işlerle her zaman hepimiz birden uğraşamayız!”

İşte demokraside yürütme ve yasamanın bütün işi gorili kurallara göre kullanmak ve kuralın yetmediği yerde eski kurallara uygun yeni kurallar meydana getirmekten ibarettir.

Buradaki “eski” kelimesinin yaratabileceği muhtemel kafa karışıklığı derhal engellenmelidir.

Fikirlerin eskiliği, eşyanın eskiliği ile aynı şey değildir. Eşyalar eskidikçe yıpranır, aşınır ve kullanım özleliğini kaybeder, bu maddenin tabiatıdır. Fikirlerin (ki bütün kurallar özlerinde birer fikir yani düşüncedir. Öne dile getirilmeyen ama sonra mutlaka dile getirilip yazılan birer düşüncedir kurallar) eskimesi onların yanlışlığı ve kullanışsızlığı anlamına gelmez. Fikirler ancak “kullanılamaz” hale gelebilirler. Ya tabiatları çarpık ve kullanışsızdır veya zaman içinde içinden çıktıkları toplumun yapısıyla ilişkisiz hale gelirler. Buna rağmen çok eski kökenleri olmasına rağmen hep yaşayan fikirler /kurallar da vardır mesela mülkiyet, mesela hayat hakkı meselâ hürriyet fikirleri.

Bu fikirler bir zamanlar “farkına” varılmayan ama farkına varıldıkça güç kullanımını yavaş yavaş sınırlamamızı sağlayan çok güçlü fikirlerdir.

Demek ki gorilin kullanım şartlarını belirleyen en eski fikirler aynı zamanda yeni fikirlerimizin de üzerine inşa edileceği temel fikirlerdir. Eğer bu fikirlerin/ kuralların içinde mevcut hayat tarzımızla , ilişkilerimizle ilgisiz hale gelen olursa onlar da tedavülden kaldırılır ve yerlerine yenisi ikame edilir.

Demek ki gorili kullanırken goril nöbetçileri, kafalarına göre/keyfî kural koymaya kalkamazlar. Neden? Çünkü herkes goril denen o güçlü hizmetkâr hayvanın, kimi, hangi şartlarda zorlayacağını açık ve kesin şekilde bilmelidir.

Goril nöbetçileri bir gün , hiç kimsenin önceden bilmediği ve uygun görüp görmeyeceği belli de olmayan yepyeni bir kural icat ederek o kurala uymayan herkesin kolunun, goril tarafından kırılacağını söylemeye başlarsa işler bir anda değişmeye başlar. Öyle bir durumda goril nöbetçilerinin derhal değiştirilmesi icap eder.

Gorili idare etmek için herkesin rızasıyla yani barış içinde yapılmış bir seçimden sonra görevlendirilmiş goril nöbetçileri, gorili kurallara göre yönetirken ayrıca kendileri de gorili idare etmekte kullanılan kurallarla sınırlı olduklarını bilirler, bilmelidirler. Aslında bu kurallar zaten köyümüzü bir arada tutan genel kurallardır. Biz gorili, kendi tabiatına uygun ve aynı zamanda bizim köyümüzün içindeki genel âdil davranışı belirleyen kurallara göre yönetiriz. Goril nöbetçileri için ayrıca kural icat etmeye bu yüzden gerek yoktur, olmamalıdır.

İki önceki paragrafta bahsettiğimiz tehlike demokrasinin kötüye kullanımına bir örnektir. Çünkü sadece ve yalnız bir hizmetkâr gorili kurallara uygun idare etmek için mevcut tercihlerin bir dökümüne göre seçilmiş goril nöbetçilerinin günün birinde kullandıkları goril aracılığıyla zorbalık etmemeleri gereği, bizim zaten günlük hayatımızda birbirimizle zorbalığa dayanmayan gönüllü ve kurallı kurduğumuz ilişkilere dayanmaktadır. Esas olan gönüllülük ve sulhtür.

Bu esastan sapan istisnaları ayıklamak için gorili kullanmakla kendi kafamıza uygun kurallar belirleyerek gorili buna göre kullanmak, birbiriyle hiçbir ilgisi bulunmayan iki durumdur. Bu yüzdendir ki herhangi bir iş kolunu veya menfaat grubunu kayıracak bir kanun yapmak demek, gorili o grubu koruyacak şekilde yönetip o grubun dışında kalanlara karşı saldırgan hale getirmek demektir. Kendi kafanıza göre kurallar çoğaltmaya başladığınızda, sizin kafanızla uyuşmayan herkesi kanun dışında bırakmaya ve gorilin kol kırıcı gücüne muhatap etmeye başlarsınız. İşte “Ne kadar çok kanunuz varsa o kadar çok suçlu yaratırsınız” vecizesinin anlamı budur!

Demokrasi denen kurum gorili yönetecek ve yönetirken gerekli yerlerde gerekli ufak tefek kural ihdasını gerçekleştirecek goril nöbetçilerinin herkesin rızasıyla seçilmesinden ibarettir. Bunun dışında herkesin mensup olduğu tercih grubuna göre gorilin idaresine keyfî şekilde müdahale edebildiği bir sistem değildir.

Gorilin yönetiminin, herkesin hayat tarzını belirlemekle hiçbir ilgisinin olmadığını önceden belirtmiştik.

Buna mukabil hiç kimse de barış ile oluşmuş bir toplumda kendisine, diğerlerinden ayrı bir kural alanı oluşturulmasını, gorilin kullanılmasıyla ilgili genel kurallardan bağımsız olacağı bir hayat alanı kullanmayı isteyemez. Yani meselâ etnik ırkçılar, sırf demografik bir unsurun belli bir kısmının görüşlerini temsil ettikleri için, devletin, kendilerine özgü kurallarla yönetilmesini, istemeleri demokrasi ile bu yüzden ilgisizdir.

Ülkemizde demokrasinin kabulündeki temel yanlışlık işte bu bağlamın çarpıtılmasından kaynaklanmaktadır. Devlet, bizden emir almadıkça bir ş yapmayan ve bizim kurallı emirlerimiz olmaksızın kendi başına bırakıldığında her tarafı rahatlıkla kırıp dökebilecek bir hizmetkar goril gibidir. Biz demokrasi ile devleti yani hizmetkâr gorili sevk- idare edecek nöbetçileri seçeriz.

Şüphesiz toplumumuz bir köy toplumu kadar yeknesak değildir ve çok çeşitli grupları barındırmaktadır.

Mesele, bu grupların, gorili, kendi hayat tarzları ve fikirlerine göre keyfî şekilde kullanıp kullanamayacaklarıdır. Demokrasinin yani barışçı seçime dayanan nöbetçi yönetimlerinin sınırı yani uymaları gereken kural, goril yöneticilerinin gorili, kendilerine benzemeyenlere karşı kullanamayacağını kesin şekilde söyleyen temel haklar fikridir!

Yani hiçbir goril nöbetçisi gorili, kendi inanışına ve fikrine uymayan başkalarını öldürmek için kullanamaz. Yani hiçbir goril nöbetçisi gorili, herhangi birine elindeki mallarla ne yapacağını emretmek için kullanamaz. Yani hiçbir goril nöbetçisi gorili, toplumun barışını bozmakla ilgili bir şey söylemedikçe hiç kimsenin kendisini ifade etmesine engel olmak için kullanamaz!

Peki Türkiye’nin demokrasi çarpıklı nereden kaynaklanmaktadır

İlk olarak devletin hizmetkâr bir goril değil de bir kadir-i mutlak baba/ Tanrı olduğu toplumsal anlayışından dolayı , gorili yönetmek üzere başa gelen herkes kendini Tanrı zannetmeye başlamaktadır

İkincisi, demokraside goril nöbetçilerinin çoğunluk oyuyla seçilmesinin, goril nöbetçilerinde, kendilerini kuraldan bağımsız saymak yanılgısını doğurmasındandır ki bu aslında birinci sebepten beslenmektedir. Bir toplumun içindekilerin ne kadarının oyunu aldığınız kurallar açısından önemsizdir. Bir toplumun tamamı sapkınlığa düşerek zorba bir hal alsa dahi kurallar varlığını sürdürecektir ki buna en güzel örnek Kur’an-ı Kerim’de zulme düşen kavimlerin yok edilmesidir. Bazıları bunun bir masal olduğuna da inanabilir ama burada anlatılan şey, bir toplumun topyekün kuralsızlığı benimsemesi halinde bir arada kalamayacağı hakikatidir.

Birilerinin seçmenlerin oyunun çoğuna sahip olması demek bir tanrı gibi toplumun çoğunluğunun kanaatlerine hükmedebileceği anlamına gelmez. Veya… Bir goril nöbetçisinin aldığı oyun çokluğu kuralları esnetebileceği anlamına gelmez. Oy çokluğunun miktarıyla kuralları esnetebilmek arasında bağ kurmakla bir toplumun tamamının sapkınlığa düşmesi birbirinin yapışık ikizidir.

Çünkü her ikisi de kuralların artık “çokluklar” için geçerli olmadığı anlamına gelmektedir. Bu şu demektir: Bir iktidar eğer “Kuralları çoğunluk koyar” demeye başlarsa kurallar ancak mesela iktidar olmayanlar için sınırlayıcı olacak demektir. Bir iktidar, aldığı oy çokluğu ile kendi dünya görüşüne uygun olanlara dokunmayıp da elindeki gorili mesela başı açık kadınların, içki içenlerin, eşcinsellerin, alternatif müzikler dinleyenlerin, şiddet uygulamayan protestoların üstüne salmaya başladığında, goril nöbetçiliği görevini kötüye kullanıyor demektir.

Kuralsızlığın egemen olduğu toplumlar sapmış toplumlardır ve böyle toplumların içinde kendinize göre bir hayat tesis etmeniz mümkün değildir. Çünkü kendinize bir hayat “kurabilmenizi” sağlayan “tuğlalar”, toplumun, üzerinde mutabık kaldığı sınırlayıcılar yani kurallardır. Bunlar hem başkasının hayatına müdahale etmemenizi sağlayan, hem de sizin hayatınızı güvence altına alan soyut tuğlalardır.

Çoğunluğun oyu ile gorilin keyfi şekilde kullanıldığı bir düzen de bunun tıpkısıdır. Çünkü burada size kural diye dayatılan her şey aslında sadece çoğunluğun uydurduğu keyfi emirlerden başka bir şey değildir. Ve bu emirlere uymadığınız takdirde meselâ kolunuz goril tarafından kırılacaktır. Bir goril nöbetçisinin sırf seçimle ve yüksek oyla nöbete geldiği için canının istediği her emri her gün çıkarabildiğini düşünün! O zaman bir seçim yapmanın herhangi bir anlamı kalır mıydı?

Türkiye’de iktidar, çoğunluğa sahip olmasını, milletin hepsine sahip olmak olarak anladığı içindir ki kendisine muhalefet edilmesine öfkelenmektedir. Türkiye’de iktidar bir gorili idare etmek nöbetinin kendisine verilmesini, gorili kullanarak tanrılaşmak olarak anladığı içindir ki demokrasimiz ilkelleşmektedir. Bu şekilde biz gorili değil de goril bizi idare etmeye başlamakta, kendisine uyacağı kural, emirleri veremediğimiz içindir ki o içindeki şiddet ve zor kullanma güdüsünü bize aşılamaktadır. “Apo ile biz görüşmedik, devletin birimleri görüştü” gibi bir cümle bu yüzden bir aczin ifadesidir. Sizin emriniz dışında hareket edemeyecek kurumların sizin yerinize politika yapmasına izin verirseniz iktidar değilsiniz demektir, goril nöbetçisi değilsiniz demektir.

İşte Türkiye’de siyasal dincilik çoğunluk oyunun “insani” kurallarla sınırlanması yerine, kullandığı gorilin kuralsızlığına mesnet sayılması yüzünden bizi geriletmekte, ilkelleştirmektedir. “Senden büyük Allah var!” sözü bize kuralların, maddi iktidarın üzerinde olduğunu hatırlatmasına rağmen bunu en fazla hatırlaması gereken siyasal din pazarlamacıları ( dinci partiler siyaset pazarında dinci fikirlerini arz ettikleri için) kestirmeden ellerindeki gorilin gücünü kullanarak “en büyük “olmak hayaline kapılmaktadırlar. Devletin yalnızca bir hizmetkâr değil de menfaat dağıtıcı bir yüksek makam sayılmakla siyasal dincilik, asıl işi, hamallığımızı yapmak olan bir gorili bize rızk sağlayıcı bir mevkii haline getirmektedir. “Hizmet” diye yapılan şeylerin tamamı gorilin zor kullanıcılıyla toplanmış şeylerin birer lütuf gibi tekrar ve çok daha az şekilde dağıtılmasından ibarettir. Gorilin görevi insanların elindekini toplayıp tekrar dağıtmak değil, yaşayabileceği kadar besini onlardan alıp onlara hizmet etmektir.

Hal böyle olunca… Kendi kendimize sormamız gereken şu soru kalıyor geride: Çoğunluk olanların ellerindeki gorille istedikleri her şeyi sınırsızca yapabilmesi ile isteyenin istediği şeyi yapıp çalıp çırpıp öldürebildiği bir ahlâksızlık “düzeni” arasındaki benzerliği daha ne kadar görmezden geleceğiz?

İşte genel seçimlerde sandık başında vicdanımıza sormamız gereken soru budur.


Hiç yorum yok: