5 Şubat 2011 Cumartesi

Milliyetçi Camiada Okuma Darlığı Ve Fikrî Kıtlık


Türkiye’de okumak zor iş.
Hayır yüksel tahsili falan kastetmiyorum.

Kitap okumak zor iş… “Kitap okumanın neresi zor?” diye düşünenler olabilir. Bir hesaba göre yıllık kişi başına ortalama 16 sn kitap okuyoruz .. Bir başka hesaba göre on yılda bir bir kitap okuyoruz ortalama, iyi mi?

Ne çıkar bundan, değil mi? Şu çıkar:

Her kitap bilincimize bir şeyler katar, her kitap bilincimizi biraz daha tamamlar. Her kitapla dünyayı biraz daha aydınlık görmeye başlarız. Çünkü aslında her kitap hakikatin bir parçasıdır. “E kardeşim, birbirine uymayan binlerce kitap var, hepsi mi doğrusunu yazıyor?” diye soracak okey müdavimi mutlaka çıkacaktır…

Elbette hayır. Hakikate yaklaşamayan, yani doğruluğu şüpheli pek çok yanlış kitap da vardır. Mesele şudur ki bu kitaplar dahi içlerinde mutlaka hakikatin bir parçasını barındırırlar ve bundan dolayı da hakikate daha yakın kitapları bulmamızda bize yol gösterebilirler.Erich Fromm’u bir zamanlar ardı ardına okumuştum. “Sağlıklı Toplum” adlı kitabını tam da askerdeyken okudum ki enfes bir tesadüf eseri olarak… kitabın dörtte üçlük kısmında geçen enfes tespitlerden sonra gelen öneriler beni dehşete düşürdü! Ama Erich Formm ile fakir sosyal psikoloji/ kitle psikolojisi hakkında ciddi fikirler edindi.

Bunun sebebi de kanaatimce şudur: Bir yazar dünyayı hakikate yakın şekilde anlamasına rağmen, doğru bir limandan yola çıkarak yanlış sulara varabilir. Çünkü mesele sadece limanın doğru olası değildir. Mesele kullanılan alet edevatın doğru olması, hatta bunların ayarlarının doğru olması meselesidir. Meselâ Marx, elmanın, armudun fiyatının evinin önündeki pazarda belirlenmesinin hikmetini anlayamadan, işçilerin emeğinin kendiliğinden bir değer taşımasını düşünmeye başlamış, hem yanlış limandan yola çıkmış hem de yanlış aletler kullanmış bir düşünürdür.

Öyleyse Türkiye’de okumanın zorluğu tam olarak nedir?

Türkiye’de meselenin özü okumak da değildir aslında. Meselenin özü, okuduklarından edindiklerini, birbiriyle tutarlı bir bütün hale getirmektir. Ama milletçe okumayı külfet saydığımızdan, elimizde asla bir araya getirecek ve bina kuracak kadar tuğla olmuyor.

Böyle olunca ne oluyor? Böyle olunca her siyasi kamp kendi kütüphanesiyle yetiniyor. Hayır çok yanlış! Hiç kimsenin aslında okuduğu, kullandığı bir kütüphanesi falan yok!
Ama mesele öyle bir hale geliyor ki milliyetçi iseniz mesela liberal okuldan birini okumanız, liberalseniz az sayıdaki milliyetçi yazarı okumanız, sosyalistseniz sosyalistler dışında kalanları okumanız, dinci iseniz “Huzur Sokağı” ve Risale dışına bir şeyler okumanız imkânsız hale geliyor.

Ağzınızı açıp da meselâ milliyetçilik adına konuşanların sözlerindeki bir yanlışlığı ortaya koysanız derhal dışlanıyorsunuz. Sol ve dinci kampları zaten anmıyorum. Onlardaki taassup zaten siyam ikizleri gibi…

Hal böyle olunca bilhassa milliyetçiliği düşündüğümde görüyorum ki milliyetçilik içi boş bir refleks halini alıyor. Millî olmayan her şeyi ısrarla tepiklemek gibi gayet basit bir refleksin içi de ondan sonra her türlü totaliter, baskıcı, kolektivist , dinci vs zırvalıkla rahatlıkla doldurulabiliyor.

Ulusalcılık denen Latin Amerikancı kolektivist melez milliyetçilik, içeriği hiç sorgulanmadan doğrudan “ham yapılabiliyor”.

Ulusalcıların “ulusal” derken neyi kast ettiği hiç sorgulanmıyor. Banu AVAR gibi bir yazar sosyal demokratları dahi küçümseyip de alenen Leninizm/Stalinizm yapıp işçi sınıfının devriminden bahsederken bile hiçbir milliyetçi çıkıp da “İşçi sınıfının devrimi ve üretim araçlarının kolektifleştirilmesinin meselâ Kerkük meselesiyle ne ilgisi var? Üretim araçlarının kolektifleştirilmesi her şeyden önce ahlâkî midir?” diye sormayı akıl bile edemiyor.

Bir milletin, milliyetinin bilincinde olması için herkesin, işçiler adına hareket ettiğini söyleyen bir yağmacı devlet tarafından soyulmasının neden gerektiğini artık milliyetçiler “ulusalcı” namlı Marksistlere soramaz hale geliyor, çünkü okudukları anda, imanlarını kaybedeceklerini düşünüyorlar.

Türkiye’de okuma oranı düştükçe “kendi başına düşünmek” yeteneği de neredeyse “üstel” olarak azalıyor ve işin kötüsü hiç kimse bunu umursamıyor! Kendi başına düşünme yeteneği düştükçe, kendi başına düşünebilmek kavramı da ortadan kalkıyor, böylece kendi başına bir fikrî bina inşa etmeye kalkan herkes, derhal nefretle karşılanmaya başlıyor. Bundan dolayıdır ki Türkiye’de milliyetçilerin, solcuların vs mevcut iktidarın cemaatçi felsefesinden şikâyet etmeye hakkı yoktur. Mevcut iktidarı besleyen oy kitlesinin cemaat zihniyeti, kendi içlerinde de sürdüğü içindir ki iktidarla baş edememektedirler.

Bundan dolayıdır ki önceleri Alev ALATLI sonra Banu AVAR gibi yazarların Marksist “emperyalizm” şablonlarının dışında bir fikir üretilememektedir. Bahsi geçen yazarlardan Alev ALATLI Türk solunun Sovyetlere bakışı ile ilgili bazı tespitleri olmasına rağmen mesela bu iki popüler yazar da Sovyetlerin açıkça emperyalist olduğunu söyleyememiştir. Çünkü ideolojileri, şablonlarını kısıtlamıştır. İşin kötüsü bugün meselâ Banu AVAR’ı eleştirmek, görünen o ki milliyetçi olmaya dahi engel kabul edilmektedir.

Her iki yazar da “çıkışı” Marksizm’de görürken bunun millete maliyeti hususunda en ufak bir şey düşünmemektedirler. Oysa milliyetçilerin bir meseleyi muhakeme ederken en başta yapmaları gereken , çözüm denen şeyleri “zarar vermemek iradesi” yani “ahlâk” ışığında açıkça ortaya koymaları, ahlâk süzgecinden geçirilemeyen hiç bir şeyin de faydasını düşünmemeleridir.

Bugün AKP’nin MHP’den nasıl oy çalabildiğine şaşıranlar şunu görmüyorlar. MHP de AKP de aynı cami cemaatinden besleniyorlar. Bundan dolayı oyu, daha iyi vaaz veren, retoriği daha çekici olan kazanıyor.

Çünkü hemen hemen hiç kimse, bir camiye, dinlediği vaazı muhakeme etmek için gitmez, herkes o vaaza teslim olmak için gider! Çünkü hemen hemen hiç kimse, imamın cemaatten daha akıllı ve bilgili olması gerekmediğini düşünmez! Çünkü hemen hemen herkes hâlâ, ancak din profesyonellerinin okuma yazma bildiği devirlerde yaşadığını sanmaktadır!

Hal böyle olunca, kendi okuduklarınıza göre kafanızda bir şeyler geliştirdiğinizde sözde hürriyetçi liberaller dahi size mutlaka gülecek ve ikinci hatta üçüncü el ezber vecizelerle sizi yanlışlamaya kalkacaklardır.. Liberalleri örnek vermemin sebebi, “metodolojik bireyciliği” telaffuz eden tek kitle olmalarındandır, yoksa onların da bunu idrak edebildiğinden değil…

Milliyetçilik, bir “ Bizden olan buraya , ellere havaya!” basitliğinden artık sıyrılıp neyin nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair, hakikate yakın fikirlerle mücehhez kılınmalıdır. Bunun yolu da ancak okumaktan, okuduklarını kendi ferdî aklımızla muhakeme etmekten ve camii cemaatinin dinleme ve biat etme alışkanlığından kurtularak kendi doğrularımıza varmanın faziletini idrak edebilmekten geçer.

2 yorum:

Mete Aksoy dedi ki...

Elinize sağlık.
Yazılarınızı takip ediyorum.
Başarılı ve doyurucu yazılar.
Özellikle sizin gibi milli refleksleri olan ve okuyan, araştıran yazarlar bulmak o kadar zor ki... Kendi adıma teşekkür ediyorum.
Milliyetçi camianın kitap "sevgisi" malum...
Kitap okumama konusuna gelince, cevabı zaten "bilen" kitap okur mu?
Bizim millet her şeyin cevabını biliyor. Niye okusun ki:)
Selamlar.
Mete Aksoy

Afşar Çelik dedi ki...

Mete Bey,

Cesaret veren satırlarınız için teşekkürler, eksik olmayınız.

Vakit ayırıp takip ettiğiniz için de asıl ben teşekkür ederim.

"Okumak bir uyuşturucu mu?" diye merak ediyorum bazen...

Acaba hayatalrında bir şey okumak ihtiyacı duymayan insanımız hayatı gerçekten dolu dolu yaşıyor da biz mi durmadan kafayı dumanlıyoruz kitaplarla?

Eğer düşüncenin, hayatta ortaya çıkan gerçek ve somut sonuçları olmasaydı böyle düşünebiirdik.

"Eğer her şeyi biliyor ve hayatı dolu dolu yaşıyorsak... Hayatlarını Türk denen varlığı yok etmeye adamış insanlara nasıl bu kadar bağlanabiliyoruz?"

"Yetmez ama evet!"

Allah sonumuzu hayreylesin. Gene beklerim efe'm, sağolun...