3 Şubat 2015 Salı

İradesiz Canlıların En Lâtif Cinsi



Kadın üzerindeki tartışmalar bazen bana korkunç geliyor.

Çünkü bu tartışmaların hiçbirinde kadın “irade sahibi” bir canlı olarak görülmüyor. Kadın ya Tanrı’nın veya erkeğinin hizmetinde bir  cins olarak kabul ediliyor.

Öyle ki bu iki sahip arasında, sınırlı bir  yetkiyle hareket edebilen ama sonsuz bir  “namus sorumluluğuyla” yüklenmiş olarak görülüyor.

Türkiye Cumhuriyeti,  insanın kanun önündeki eşitliği ilkesine göre kurulmuş bir devlet.  Cumhuriyet bize, kadın  veya erkek olmamız fark etmeksizin,  egemenlik alanındaki her türlü vatandaşlık hakkından ayrımsız   olarak yararlanabileceğimizi  söylüyor. Bu, tamamen Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün eseri.

Cumhuriyetin “kanun önündeki eşitlik”  imkânı, Türk vatandaşlarının, etnik kökenlerinden, inançlarından ve cinsiyetlerinden bağımsız olarak kendi fayda dizinlerini oluşturabilmelerini ve buna göre özgürce hareket edebilmelerini sağlıyor.

Burada tek bir şey gerekiyor: İrade!

Cumhuriyet bize hareket edebilecek imkânları veriyor ama o imkânları kullanıp kullanmamamız konusunda, bizi zorlamıyor. Nitekim özgürlükçü bir hukuk devletinde, olması gereken de budur.

Cumhuriyetin akılcı kuruluş felsefesinde, özgürlük de sorumluluk da bireyin ellerine bırakılıyor. Cumhuriyet, insan iradesinin, gönüllü de olsa bir başkasına devrini hukuk ve ahlâk dışı buluyor. Bundan dolayı da öğrenime özel bir önem veriyor.

Kadın, Cumhuriyet’in  en önemli  medeniyet göstergesi ve hedefi. Kadına irade sahibi olduğunu, “Hayır!” diyebileceğini gösteren, Cumhuriyet.

Cumhuriyet, belli başlı bazı toplumsal kurumları sürdürürken  kadının konumuyla ilgili bütün bakışları alt üst ediyor. Dinin, ( Artık hiç kimse dinin özünde, kadın erkek eşitliğini va’z ettiğini söyleyerek kendini teselli etmeye çalışmamalıdır…) bir kurum olarak kadını erkeğin eksik türü olarak sınıflandırdığı artık inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü din bir kurum olarak kadına “irade” sahibi bir rol tanımaz. “Kadının çalışmak mecburiyetinde olmaması” kadına tanınmış bir hak değildir. Bu, kadına erkek tarafından  bir rol biçilmesinin, hayattaki yerinin erkek tarafından belirlenmesi gerektiğinin ifadesidir. Dinin,  kadın özgürlüğüyle ilgili bundan başka da bir “hak” söylemi yoktur. Çünkü din, bizatihi “erkek anlatımlı” ve “erkek merkezli” bir kurumdur. ( Sadece bu bile onun, “va’z edilen bir inançtan” ziyade “icat edilmiş” bir kurum olduğunu gösteremeye yeter.)

Dindarlık, dini günlük hayata olduğu gibi uygulamaksa ki öyledir, herhangi bir dindarın, dinin kadına biçtiği bu rolü reddetmesi tartışması çok zordur.

Çünkü din bir kurum olarak kadını bir kere  “erkekten eksik” bir canlı türü saydığı anda, zaten onu “cüz’i irade” dışına itmiştir. Böylece “irade” sadece erkeğe nasip edilmiş bir “ilâhî nimet” halini alır. Din adına savaştığını söyleyen şeriat hayalcileri sürekli “bilek zoruyla” elde edilmiş cariyelerin hayalleriyle güdülenirler. Öyle ki bu dünyada olmazsa öbür dünyada, din adına gösterilen hırçınlık mutlaka kadınların sınırsızca kullanıldığı bir cinsel nimetler deniziyle ödüllendirilecektir. Şimdiler de adına “seks cihadı” denen sapkınlık bu beklentisini daha fazla erteleyemeyen ve ölmeye de pek gönlü olmayan riyakâr korkakların icadı olarak  “din piyasasına” sunulmuştur.

Burada hiç sözü edilmeyen şey ise kadının iradesidir. Hiçbir “cihatçı”, herhangi bir kadına, cinsel ilişki için rızasını sormaz. O sadece gücünün yettiği kadını, gücünün yettiği herhangi bir mal gibi alır ve “kullanır”.  “Kadınlar sizin tarlanızdır…”  diye ağızlara pelesenk edilmiş hadis de bu sapkınlığın tartışılmaz aklayıcısıdır.

Din denen kurum, insanlara yepyeni bir toplumsal getirmemiştir. Çünkü herhangi bir “toptan ve standart toplumsal düzen” tasarımı söz konusu olamaz. Din adına kabul edilmiş toplumsal düzen, peygamberin sürdürülmesinde sakınca görmediği Arap örfünün bazı parçalarıyla daha sonra bu denetimin de ortadan kalkmasıyla kindar bir canavar olarak geri  dönen, cahiliye dönemi Arap örfünün ta kendisidir. Dolayısıyla Müslümanlar arasında Müslüman toplumlara ait olduğu sanılan kadınsız, müdahaleci, baskıcı şer’i rejimler, bu ilkellikten başka bir şey değildir.

Hal böyle olunca,  kenar mahalle dindarlığının siyasetinin kadının iradesine seslenmesi de söz konusu olmuyor. Çünkü  kenar mahalle dindarlığı, kadını ancak gözden ırak tuttuğunda, kendisini güvende hisseden cahiliye Arap’ı hayranı  kitlelerin “din” anlayışı. Şunu bir kere daha tekrarlamakta fayda var: Din,  ancak bu şekilde var olabiliyor. “Bundan başka bir din” maalesef yok. Çünkü İslam adına konuşacak olursak; din denen kurumu oluşturanlar, bizatihi cahiliye Araplığını Allah ve peygamber adına  kutsayanlar… İslâm tarihindeki “aydınlanmacı” bir takım çıkışlar, zaten kurumsallaşan ve “din”  haline gelen inancın, kültürel donukluğuna ve hırçınlığına rağmen ortaya konan teşebbüsler.

Buraya kadarki tahlillerimiz uluslaşmış bir toplumda, “başka tercihlerin” yapılabildiği özgür toplumsal düzen içindeki dinin konumuyla ilgiliydi.

Kürtler gibi uluslaşamamış topluluklarda durum daha da vahimdir.

Çünkü uluslaşmış toplumlardaki kültürel çeşitlilik, kapalı toplumsal yapılarda bulunmuyor. Dolayısıyla “birbirinden farklı bireyler” diye bir  kavram bu topluluklarda ortaya çıkamıyor.  Hayata karşı verilen savaşta ve belki de hayatları savaşmaktan ibaret olan topluluklarda, otoriteye “Hayır!” diyebilecek birinin varlığı sadece hayaldir Bir de böyle bir toplumsal yapının dinle güdülendiği düşünülürse… Kürt toplumsal yapısında, kadının erkeğin oyuncağı olması sadece bu yapının doğal  hiyerarşisinden kaynaklanmamaktır. Bu hiyerarşik yapının büyük ölçüde dinle tahkim edilmesi etnik erkek egemen kültürün kökeni konusunda önemli bir açıklama sunmaktadır.
 
İşte Türk Cumhuriyeti, bütün bu ilkel düşünüş biçimlerine karşı toplumu, “irade sahibi” bireyler olarak yapılandırmışken irademizi bu noktadan geriye, kabileci ilkelliğe gitmek için kullanmış olmamız ürkütücüdür. Kadınlarımızın irade sahibi eşler olmaları yerine, “Erkekleri tarafından beslenen damızlık  zevceler/cariyeler” haline getirilmesi büyük ölçüde Müslüman erkek ilkelliğinin ürünüdür. Dinin, erkeğe dair “Kadının yerine karar veren üstün cins” anlayışı, kadınımızın iradesini  sakatlıyor. Kadınlarımıza, Arap örfüne göre örtünerek hangi  ilkel  toplumun sembollerini benimsediklerini bıkmadan usanmadan anlatmalıyız. Bunun kalıcı çaresi ise kadının kendi başına düşünen ve karar veren, “Hayır!” diyebilen irade sahibi  bir insan olduğunu, kızlarımıza öğretmek…



4 yorum:

selcen dedi ki...

"Kadınlarımızın irade sahibi eşler olmaları yerine, “Erkekleri tarafından beslenen damızlık zevceler/cariyeler” haline getirilmesi büyük ölçüde Müslüman erkek ilkelliğinin ürünüdür. Dinin, erkeğe dair “Kadının yerine karar veren üstün cins” anlayışı, kadınımızın iradesini sakatlıyor. Kadınlarımıza, Arap örfüne göre örtünerek hangi ilkel toplumun sembollerini benimsediklerini bıkmadan usanmadan anlatmalıyız. Bunun kalıcı çaresi ise kadının kendi başına düşünen ve karar veren, “Hayır!” diyebilen irade sahibi bir insan olduğunu, kızlarımıza öğretmek…" ANA FİKİR MÜKEMMEL.

Yakup Erdal ERTÜRK dedi ki...

Kadına biçilen rol konusu çok açık olmasına rağmen, bu konuda kadının tutumu bir çeşit özgürlükten kaçış sendromu gibi...

Afşar Çelik dedi ki...

Tarihten bir yaprak olmuş... Unutmayıp da yorumlayan yazarımızın aklına , eline sağlık.Evet... Bahsettiği özgürlükten kaçış psikolojisi başlı başına incelenmeye değer bir durum.

Bu konuda yazmasını çok isterdim şahsen...

Her zaman bekliyoruz, dükkân sizin sayın yazarımız!

Afşar Çelik dedi ki...

Selcen Hanım gene üşenmemiş, özenle okuyup beğendiği yeri aktarmış, sağ olsun.

Her zaman bekliyoruz Selcan Hanım, fakirhaneyi boş bırakmayalım.

Eksik olmayın, saygılar.