21 Şubat 2015 Cumartesi

Çokta Kaybedilmiş Ahlâkî Savaş



Eyalet Senatosu Etik Komisyonu ve dayak yiyen etik
Öyle görünüyor ki herkesin bir  aklâkî endişesi var.

Dinbazlar kadının görünürlüğünden endişe ederken, sol hırsızlıktan ve yolsuzluktan yakınıyor. Milliyetçilere gelince onların da ahlâktan anladığı aynen Arap  selefiliğinin kadından korkan hastalıklı sakınganlığı… Etnik ırkçıların bütün derdi “Boş testiyi doluya vurup kırarak istediklerini elde etmek. Onlar zaten “kol kırılır yen içinde kalır” zihniyeti ile kendi cinsleri arasında her tecavüzü, cinayeti serbest bir şekilde işleyebilecekleri bir bağımsızlık dışında ahlâkla pek de ilgilenmiyorlar.

Ülkede bütün ahlâk, siyaset tarafından bu iki ana eksende  yapılandırılıyor.

Yani lâik ama milliyetsiz, paylaşım etiketli  bir sosyalist  sadaka ahlâkı…

Ve dinbazların, ölçüsüz bir cinsiyet sınırlamacılığı ve ayrımcılığı…

O halde  ülkedeki iki ana reel ahlâkî yönelimi ele almak, belki de mevcut seçmen algılamasını anlamak için faydalı olabilir. Çünkü en nihayetinde seçmenler , akılcı analizler yerine kaba ahlâkî güdülenmelerle oy kullanıyorlar Türkiye’de…

Bunlardan  “küçük” olanı, Marksist  ahlâkî yönelimdir.  Marx bütün toplumsal olayların, “kollektif bir zekâdan” çıktığını ve “ekonominin tarihsel doğasına” uygun geliştiğini düşünmüştür.  Bundan dolayı da proleter diktatörlüğünün “tarihi bir zorunluluk” olduğunu söylemiştir. Marx’ın bu kehanetinde ahlâkın yeri yoktur.

Marx, işçinin sömürüsünün,  sosyalizme giden yolun zorunlu bir aşaması olduğunu söylemiştir ama bunun ahlâkî bir eleştirisini yapmamıştır. Bu da Marx’a göre  doğaldır, çünkü böyle bir eleştiri yapabilmek için “burjuva ahlâkı” denen normatif ahlâkı benimsemek gerekirdi ki bu da açıkça idealizmden başka bir şey değildi.

İşçi sömürüsüne romantik bir ahlâkî eleştiri Marksistlerden gelmiştir. Ama bu eleştiri ideolojinin yapısında, temelinde yoktur. Bu tamamen Marksistlerin duygusal yönelimleridir. Herhangi bir olayı ahlâkî olarak değerlendirmek bir yargıya varmaktır ki bu da “değerlerle” yapılır. Herhangi bir değer, “sahip olunmak istenen ve sahip olunduğunda da korunan varlık” demektir. Burada “sahip olunmak istenen varlık” açıkça “idealleştirilmiş” bir varlıktır.

Türkiye’de sol “akılcı ve bilimsel kalmak” iddiasıyla bir yandan  “Her şeyin temelinin ekonomi” olduğunu iddia ederler. Bu, insanların eylemlerini sınırlayan normatif ahlâkın aslında “metafizik” veya “saçma” olduğunu iddia etmektir. Buna karşılık “En yüce değer emektir!” sloganıyla idealizmin doruklarına çıktıklarını fark edemezler.

Marksistler için akılcılık, duygulardan arınmış salt objektif bir bilgi elde edebilmektir. Onlara göre  Marx böyle bir bilgi geliştirmiştir.

Ama sorun böyle bir bilginin insana ahlâk denen sınırlayıcı anlayışı veremeyecek olmasıdır. Hiç kimse hem “Mülkiyet hırsızlıktır!” deyip hem de işçi emeğini savunamaz. Çünkü işçi emeğinin çalındığını söyleyebilmek için işçinin emeğinin, işçinin mülkiyeti olduğunu kabul etmek gerekir. Peki işçi nin mülkiyetindeki emeği onun “hırsızlığı” mıdır?

Görüldüğü gibi her seferinde insanlardan yolsuzluk dosyalarıyla oy toplamaya çalışan sol  siyaset hem insanların değerlerini, değer yargılarını “üst kurum” olarak görmek hem de burjuva   bir sapma olarak görüp aşağılamak yoluna gitmekte hem de normatif ahlâkın verilerini kullanarak halkçılık etmeye kalkmaktadır.

Bugün solun iki  grubu vardır. Nispeten Türk denebilecek veya Türklüğe sıcak bakan okumuş sol ve Kürtçülüğe  eroin gibi bağımlı hale gelmiş  sosyete ve kenar mahalle solları. Nitekim solun temsilcisi parti etnik ırkçı katillerin başlarından meselâ Seyit Rıza'nın yanında saf tutabilmiştir. Veya içinde açıkça PKK yandaşı olan vekilleri hâlâ ideolojik bir gönül hoşluğuyla barındırabilmektedir. Çünkü CHP için "ahlâk" devlet eliyle beslenmekten ve hırsızlığa yol açmayacak bir mülkiyetin ortadan kaldırılmasından ibarettir.

Solun “ahlâk” adına savunduğu “salt bilimsel Marksizm” hurafesi hırsızları ifşa etmekte popüler olmakla beraber insanlara hayatları için bir etik sunmaktan çok uzak.

Ülkenin ikinci ahlâkî bloğu, İslâmcı blok ki bu bloğa siyasal milliyetçiler de dahildir.

Bu ikinci blok, köy kökenli kenar mahalle dindarlığının siyasal egemenliğini temsil ediyor. Bu bloğun özelliği, akıldan nefret etmesi, salt nakilci ve  cemaatçi olmasıdır. Burada cemaatten kasıt, her yönden benzeşmek için uğraşan ve ancak benzeşmekten dolayı huzur bulan insanların kapalı toplumsal yapısıdır.

İslâmcı blok için ahlâkın kökeni  dindir.

İslâmcı blok için din, “Arapların uyguladıkları her şeydir.”

İslâmcı blok için gerçek Müslüman, Arap olanıdır. Diğer Müslümanlar da Araplara benzeyebildikleri ölçüde Müslümandır. Bundan dolayıdır  ki Arapça ibadet etmek ehemmiyettir.

İslâmcı blok için ahlâka dair “yeni” bir şeyler düşünmek dinden ayrılmaktır. Bu yüzden de dine bağlı kalmak isteyen herkes Arapların kadınlara davrandığı gibi kadınlara davranmalı ve kadınları da Arap kadınları gibi giydirmelidir. Çünkü Hz. Peygamber Araptır, din Arapça inmiştir! Öyleyse “gerçek islâm” dururken başka bir ahlâkı savunmak irtidattır, küfürdür! Bu gün siyasal milliyetçiliğin taraftarları içinde şeriatı savunmak kadar doğal bir şeyin olmamasının sebebi de siyasal milliyetçiliğin, köy kökenli  kenar mahalle dindarlığına dalkavukluk etmeyi, siyaset yapmak sanmasıdır.

Peki ama bu iki ahlâkî bloğu anlamamız ne işimize yarar?

Bu şu işe yarar:

Ülkemizde Türk düşmanlığını açıkça ilân etmiş iki kesim var: Siyasal İslâmcılar ve Kürtçüler.

Siyasal İslâmcılar  otoriter ve ikiyüzlü yapmacık Emevî ahlâkını, Kürtçüler kahir ekseriyetle güçlü olanın, tehdit edebilenin emrettiği otoriter ahlâkı savunuyor. Ve bu “ahlâkın” temelinde Marksist/Leninist fırsatçılık ve güce tapınmacılık yatıyor.

Ülkemizde  kendilerini muhalefet sanan CHP ve MHP de sırayla Marksist ve İslâmcı ahlâk söylemlerini benimsiyor. Yani ahlâki tercih plânında ülke “Türk düşmanı, Türksüz, kimliksiz ve değersiz” etik anlayışların egemenliğinde bulunuyor. Bugün ne CHP ne de MHP Türklüğün doğasına ve tarihine uygun bir etik savunabiliyor. Bunu Atatürk cumhuriyetin ilk yıllarında yapmış olmasına rağmen siyasal fırsatçılık ve çıkarcılık siyasetin ahlâğı sorumsuzca sömürmesini doğurmuştur.

Bu gün CHP  Marksist , salt ekonomik sözde etik felsefesiyle PKK’nın,  MHP ise kadın paranoyasına dayalı Arap özentisi sözde Müslüman ahlâk anlayışıyla AKP’nin uydusu  haline gelmişlerdir.

Türkiye bugün kesinlikle Türk olmayan ahlâkî blokların mücadelelerinin savaş alanıdır. Ve bu savaş akla düşman, çıkarcı bir seçmen kitlesi yaratmakta maalesef çok da başarılı olmaktadır. Bu savaşta “laikler” PKKnın ideolojik, “milliyetçiler” islâmcıların “dinî”  yaverliğinden başka bir şey yapmıyor. Galiba Türk toplumu, ahlâk savaşını  çoktan kaybetti.



4 yorum:

ikna dedi ki...

Bu gün CHP Marksist , salt ekonomik sözde etik felsefesiyle PKK’nın, MHP ise kadın paranoyasına dayalı Arap özentisi sözde Müslüman ahlâk anlayışıyla AKP’nin uydusu haline gelmişlerdir.

Sayın Üstadım,
CHP tahliline katılmakla birlikte ‘CHP li bir yorum yapılması daha adil olur’ diyerek Mhp ye geçmek istiyorum. Öncelikle şu anki meclis tablosu oluştuğundan bu güne Mhp en sıkıntılı konumda olan partidir.

Bu meclis tablosu çok büyük bir avantaj olduğu gibi, bu avantajın kullanılmaması durumunda dezavantaja dönüşecek bir durumdu, halende öyle.

Avantaj şu ki, yalpalamanın ilkesiz davranmanın hiçbir işe yaramayacağını görmeye mecbur bırakır partiyi.

Sıkıntıyı iyi kavrarsak, mecliste MHP 3. parti konumuyla muhalefet yapmakta, yıllardır mücadelesini verdiği karşıt görüşte olduğu parti ana muhalefet, bir diğer yarım-buçuk ırkçı parti ise doğası gereği MHP nin zıttı konumundadır. MHP “muhalefet” bloğunda bu partilerle beraber anılması kadar doğal bir durumda yoktur.

Diğer taraftan muhalefet olmanın doğası gereği iktidarında yanlışlarının karşısında olacaktır. Bu meclis tablosunda söyleyeceği-uygulayacağı her politika bir çakışmayı yada birlikteliği getirecektir.

İlkeden taviz vermeden dosdoğru bir hareket yönü tayin etse dahi bu yolla birleşecekte ters düşecekte olacaktır. Ancak kaçınılmaz olanda bu “ilkeli-dosdoğru” yolu uygulamaktır. Her kim bu yola yaklaşır yada uzaklaşır, önemsizdir.

Burada MHP nin ilkeden tavizsiz hareket edip etmediği tartışılabilir. Ancak basının kullanışlı şerefsizliği MHP nin kendisini ne kadar anlatabildiği sorusunu getirmekle beraber, bir siyasi partinin başarısının “kendisini nasıl anlattığı” kadar “algıyı ne kadar” yönettiğiyle ilgilidir. Bu konuda ki başarısızlık (her ne kadar sebepleri olsa da) zaten ortadadır.

“Akp nin uydusu haline gelmiş” midir? Bence hayır. Buna katılmıyorum. Mhp siyasi olarak konumlandığı nokta itibari ile elbette Akp ye yakındır. Ancak bu politik uygulamalarda da söylemlerde de benzeşmenin dışında ortak politika noktasında ciddi ayrımların olduğu gerçeğini değiştirmez.

Bakın 2010 yılında referandum süreci içinde Sayın Devlet Bahçeli “cemaat faaliyetlerine bir süre ara vermelidir” demişti. O gün cemaat ve iktidar Mhp liderine söylemediğini bırakmadı. Sayın Bahçeli show tv de Ali Kırca nın konuğu oldu ve bu konuda açıklamalar yaptı. Gayet, hatta son derece önemli bu açıklamalar hiç dikkate alınmadı.

Oysa ki 17-25 aralık süreci sonrası ortaya çıkanlar Sayın Bahçeli nin O dönemde ne kadar haklı olduğunu gösterdi. 2011 seçimleri öncesi yaşanan kaset sıkandallarında Mhp yi yalnız bırakan siyaset daha sonra bu sorunla acı bir şekilde yüzleşmek zorunda kaldı.

Kadına ve ya her hangi bir canlıya şiddet konusunda MHP asla kimsenin uydusu olmadı olamazda. Genetik şifresi, tarihi geçmişi TÜRK gelenek ve görenekleriyle bezenmiş İSLAM AHLAK anlayışına sahip hiçbir MHP li mazluma asla şiddet göstermez, haksız yere güç gösterisinde bulunmaz. Bulunmamalı diyeceğim ama, soytarı basın kepazelikleri haricinde zaten böyle bir durum yoktur!

Saygılar…

Afşar Çelik dedi ki...

Üstadım siyasal analizlerinden hiç bir şey anlayamadım. Benim kafam meclis tablolarına, manevralara falan basmıyor.

Yalnız şu satırların bana aşırı iyimser ve hatta biraz hayalci geldi.

"Kadına ve ya her hangi bir canlıya şiddet konusunda MHP asla kimsenin uydusu olmadı olamazda. Genetik şifresi, tarihi geçmişi TÜRK gelenek ve görenekleriyle bezenmiş İSLAM AHLAK anlayışına sahip hiçbir MHP li mazluma asla şiddet göstermez, haksız yere güç gösterisinde bulunmaz. Bulunmamalı diyeceğim ama, soytarı basın kepazelikleri haricinde zaten böyle bir durum yoktur!"

MHP Türk islam ahlakı denen şeyle kadına aynen Arap gibi bakan bir anlayışa ve tabana sahiptir. Bunun tartışması bile yapılamaz! BU yalın bir gerçektir.

Zaten MHP, üç hilali kabulünden itibaren şeriatçılığın siyaset sahnesinde Türk etiketli aktörü olmak dışında da bir "milli" özellik falan göstermemiştir.

MHP tabanında ve yönetiminde kadın ikinci sınıf bir canlıdır! Çünkü hemen hemen bütün MHPliler kadının "dinen ve ahlaken eksik olduğunu" bildiren hadislere iman ederler!

O yüzden çocukluğumdan beri tanıdığım bir camianın "kadın erkek eşitliğine"inandığını falan söylemeyin. Hele ki bu şeriatçı testoseronokrasi 12 eylül sonrası kemikleşmiştir!

Dükkânda fazla bir çeşidimiz yok ama gene de her zaman bekliyoruz. Lütfen ziyaretinizi eksik etmeyiniz!

ergün tutuş dedi ki...

Güzel olmuş demek gelir, dil'den. Sayın Çelik. Ahlak; konumu itibariyle, din ile bağlantılı mıdır, yoksa din ile alakası olmayan, toplumsal kabul gören ahlaki ilkeleri bünyesinde barındıranlar, din ile haşır neşir olmadıklarında ahlaksız mıdırlar.?. Kaldı ki, Ahlak, reel'de olan mı, olması gereken midir.?. sorgusunu da gündem de tutabilmektir kanımca. Saygılarla.

Afşar Çelik dedi ki...

Ergün Bey,

Bir nebze düşünce keyfi yaşatabildiysek ne mutlu bize.

İnsanlar hayatları hakkında düşünmemeyi tercih ettiklerinden olsa gerek ahlâk arada yıpranıp gidiyor. Bilinçsizlik soluk alıp vermeyi mümkün kılıyor ama yaşamak bunun ötesi...

Her zaman bekliyoruz, elinize, aklınıza sağlık!

Saygılar.