19 Aralık 2010 Pazar

Bugün Sanatçıya Ya Yarın?


Türkiye, terörle ve şehir eşkıyalarıyla mücadele ederken Mersin'de akıllara durgunluk veren bir olay meydana geldi. Dehşet, Adnan Menderes Bulvarı'nda faaliyet gösteren bir türkü barda yaşandı. Oto galerisi sahibi Metin Baydar, iddiaya göre yanında yeğeni Ş.P. ile birlikte türkü bara gitti. Saat 23.00 sıralarında gittiği barda uzun süre alkol alarak eğlenen Baydar, sahnedeki Sarp Öztürk'ten (36) Kürtçe türkü söylemesini istedi. Ancak Kürtçe bilmediğini dile getiren Öztürk, "İsteğinizi yerine getiremeyeceğim" dedi.

HER YERDE ARANIYOR
Aldığı yanıt üzerine öfkelenen cani, saat 01.00 sıralarında bardan ayrıldı. Yaklaşık 1 saat aradan sonra mekana dönen Metin Baydar, kapanmak üzere olan barı tabanca ile bastı. Silahını çekerek bara dalan saldırgan, evine gitme hazırlığında olan Sarp Öztürk, gitarist Göktay Okçu (37) ve garson Ramazan Koç'a (21) kurşun yağdırdı. Silahıyla dehşet saçan şehir eşkıyası, olay yerinden kaçarak izini kaybettirdi. Polis Baydar'ın peşine düşerken yaralılar hastaneye kaldırıldı. Ancak Öztürk, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı
” Basından *


Bazı dostlarım , olaylara “gereğinden” daha öfkeli baktığımı, sağduyudan uzaklaştığımı söylerler ve en nihayetinde Facebook’ta olduğu gibi beni listelerinden silerler.

Elbette bir suç işlendiğinde, sanığa bakışta insafı elden bırakmamak esastır. İçinde bulunduğu sosyo-psikolojik durum, çevresinin etkisi vs hep davranışlarında etkili olmuştur, illâ ki olmuştur. Buraya kadar tamam…

Bunun yanı sıra, “güçlü” olanın zayıfa merhamet göstermesi, daha hoşgörülü davranması da esastır. Çocuklarla uğraşırken onlara kuralları, yetişkinlere hatırlatır gibi hatırlatmayız. Ama bizimle beraber olmanın şartının mutlaka kurallara uymak olduğunu kesinlikle öğretiriz. Bundan dolayıdır ki yetişkin bir insanın “Bilmiyordum” bahanesi, işlediği suçun suç olmak özelliğini ortadan kaldırmaz.

Önümüzde gerçek bir olay var.

Olay adi bir suç olarak görünüyor. Biri kızıp diğerini vuruyor. Buraya kadar öfke hafifletici sebep olarak görünüyor. Öyle ya, mesela evlilik dışı bir ilişki de kocanın öfkelenerek suç işlemesi hepimizin hoş görü sınırlarından faydalanabilir.

Peki sanık neden öfkeleniyor? Bir sanatçının Kürtçe bilmemesinden!..

Bir sanatçının Kürtçe bilmemesi normal midir? Evet. Çünkü herkesin Kürtçe bilmek mecburiyeti yoktur. “Neden Türkçe bilmeliyiz ki?!” diye sözüm ona sivrilik edeceklere cevabımız basittir: “Çünkü burası TÜRKİYE!” Kaldı ki köyünden hiç çıkmamış birkaç yaşlı dışında bu gün Türkiye’de, iletişimin şu çağında Türkçe’yi hiç işitmediğini söyleyecek adama gülerler. Kaldı ki bu bile bağlayıcı değildir, çünkü bu ülkeyi kuran Türk Milleti bu ülkede kendi dilini egemen kılmak hakkını en nihayet istiklâl harbi ile cümle âleme kabul ettirmiştir! Bütün dünyada egemenlikler bu tip nihaî çözümlerle, düşmanlara kabul ettirilir ve ondan sonra da bir daha tartışılmaz. Egemenliğin, alâmetlerinin dahi tartışılmaya kalkışılması savaş sebebidir. Ve bir savaşta kişiler seçtikleri taraflara göre muamele görür!

Etnik ırkçı Kürtçü tayfası sürekli ilân edilmemiş ve Türk Milleti tarafından kabul edilmemiş bir savaştan bahsetmekte ve fakat hâlâ savaşın tarafı kabul ettikleri bir devletin maliyesinden maaş almaktadırlar.

Gelelim mevcut olayımıza. Bu olayda etnik ırkçılığın salt “siyaset” ve dağ ekseninde kalmayıp toplumsal bir tabana yayıldığını görüyoruz. Bu örnek etnik ırkçı zihniyetin tahammülsüzlüğünün ve içerdiği faşist dürtünün ve ırkçılığın çok önemli bir örneğidir. Hayatı kendi ailesi dışındakileri tehdit olarak görmekle geçen insanlardan buna benzer tepkiler beklenebilir. Kendi çocuklarını, ailelerinin kararıyla katletmeyi , benliğinin bir parçası yapmış insanların her problemi, şiddetle çözmeye çalışması belki onların düşünebildiği tek şey olabilir.

Ama bu insanlar Türkiye’de yaşadıkları ve Türkiye de bir hukuk devleti olduğundan dolayı ilkelliklerinin arkasına sığınamazlar. Hele hemşehrileri artık büyük şehirlerde iş tutup, mülk edinip yaşarken sanki bir hukuk mekanizmasından hiç haberi olmamışçasına “kendi adaletini sağlamak” fikrini kimse bu memlekette kabul ettiremez.

Etnik ırkçı terör işte böyle bir toplumsal yapının ürünüdür. Ve etnik ırkçılığın yapmaya çalıştığı, bu ilkelliği ve vahşeti, kanunlardan bağışık kılmaktır.

Sanatçıyı vuran adam, bizim “insanlık” diye bildiğimiz kurallı hayattan haberi olmayan, böyle bir hayatın kaynaştırıcı, bütünleştirici etkisinden korkan ve onu yıkmaya çalışan, dağdaki hemcinslerinin şehirdeki bir örneğidir.

Bu, “Kürt’ler hayatınızı cehenneme çevirecek!” tehdidinin canlı bir örneğidir.

Bu örnek, özgürlüğün “kendi başına yaşayabilmek” sorumluluğunu kabul edemeyip, “başkasının eliyle sağlanması” gerektiğini sanan Marksizm beslemesi kabileciliğin bir örneğidir.

Neden böyle söyledik? Marksizmin özgürlük anlayışı, ihtiyaçların giderilmesine dayanır ve bundan dolayı da “özgürlük zorunluluktur!” gibi sözde diyalektik bir sivri akıllılıkla ortaya konur.

Yani? Eğer ekmek almak için çalışmak, ıstırap çekmek zorunda değilseniz, kanalizasyon, metro, sağlık hizmetleri siz elinizi bile kıpırdatmanda size sunuluyorsa ancak o zaman “özgürsünüzdür” ve “insanca” yaşıyorsunuzdur. Elbette hiçbir maliyetin söz konusu olmadığı, yani edinilen şeylerin yaratılmasının kime nasıl mal olduğunun bilinmediği bir yerde, mallardan yararlananlar için durum cennet gibidir. Oysa şu gerçek her zaman bir yerlerde bekler, ölmeden bekler! “Biri daima öder!”

İşte durmadan “insanca yaşamaktan” bahseden Marksistlerin durmadan şiddete bulaşmalarının, insanları GULAG’lara atmalarının, ’80 öncesi yaklaşık 12 500 eylemle ülkeyi kana boyamalarının ardındaki sapkın güdü, “komünist olmayanlara ödetmekle” ortaya çıkmıştır.

İyi de mesele neden buraya gelmiştir şimdi? Şundan… Sanatçıyı vuran yaratığın, toplumdan beklentileri, kabilesine/ sürüsüne veya aşiretine durmadan pompalanan ideolojiyle şekillenmiştir de ondan… O ideoloji de sosyalizmdir!

Kürt topluluğu yıllarca, milletleşme macerasına geç katılmanın verdiği geç kalmak telâşı, kompleksi ve sosyalistlerce sürekli kaşınan “ihmal edilmek” duygusunun tesiriyle milletin geri kanlına karşı bir öfke ve nefret ile bilenmiştir. Bugün büyük şehirlerde Kürt varlığına karşı kıpırdanmaya başladığı söylenen öfke, asıl Kürt topluluğunun kendi içine kapanmak ve yabancı düşmanlığının tehir edilmiş bir yansımasıdır.

Çünkü Kürt topluluğu “özgürlüğü”, kendi başına var olmak, fert olarak, kendi hayatını kazanmak, seyahat etmek olarak algılayamamıştır. Hayatı, bireysel yaşanan bir şey değil de bir sürü yaşantısı olarak kabul eden insanlara bunun “normal” olduğunu söyleyen, insanları “sınıf” denen yapay gruplaşmada zorla eşitlemeye çalışan bir ideoloji, şüphesiz “hukuk devletinin” temeli olan metodolojik bireycilikle uzlaşamazdı.

Dolayısıyla böyle insanların özgürlükten anladığı, “ihtiyaçların bir otorite tarafından giderildiği ve insanların ancak beraber yaşayarak var olabildiği ilkel bir ortaklaşa düzenin” yaşanmasıyla şekillenebilirdi. Sosyalizm tam da aşiret hayatının ilkelliğine uygun bir ideoloji olarak, bu topluluğun insanlarına devletten geçinmenin doğal olduğunu aşılamıştı.

Dolayısıyla bir aşiret mensubunda, bir kapalı toplum insanında “başkalarının seçimleri” diye bir şey söz konusu değildi, olamazdı. Bir arada yaşamadıkça var olamayan ve kendi başına geçinmekten, rızaya dayalı mübadeleden habersiz ve bundan ölesiye korkan insanlar bir yandan, hayatı bir çatışma olarak kabul eden ve böylece beyinlerini uyuşturan sosyalizmle besleniyor, bir yandan da herkesi kendileri gibi yaşamaya mecbur etmek istiyorlardı. Onlar için “özgürlük” seçmemek iradesi anlamına gelmiyordu. Onlar için özgürlük, herkesin kendileri gibi olmaya mecbur edilmesiyle yaşanan tuhaf bir şeydi. Dolayısıyla evet… Bir türkü barda Kürtçe bilmediği için söylemediğini açıkça belirten, bunun da saygı göreceğini sanan bir insan evlâdı, özgürlük anlayışı, ancak benzerleri ile beraber yaşayabilmekten ibaret olan biri tarafından katledilebiliyordu.

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir ama akıllı insanlar için. Etnik ırkçı Kürtçüler Türkiye’yi “Iraklaştırarark” kendi keyfi feodal egemenlik sahalarını kurmak istiyorlar. Ve eğer kurarlarsa ne yapacaklarını görmek için kâhin olmaya gerek yok. Kerkük’ün işgali, Türk emlâkinin gaspı ve tapu kayıtlarının imhası, Anayasa’da Türkmenlerin yok sayılması, Soranî dışındaki Kürt şivelerinin dahi yasaklanması, akıl ve vicdan sahipleri için zaten yeterince ibretlik örnekler. İşte Irak’ta gücü yettiği için Türkmen'leri fiilen yok eden zihniyet bugün Türkiye’de Kürtçe bilmemeye dahi tahammül edemediğini ve anladığı tek dilin de şiddet olduğunu artık açıkça göstermeye başlamıştır.

Etnik ırkçı PKK’nın bize dayattığı şeylerin omurgasının “ hakların eşitliğine(!) dayalı bir sosyalist düzen” olması bu açıdan tesadüf değildir.

Hayatları sürekli aşiretin korumasında ve bunun yanında muazzam baskısıyla şekillenen insanların kendi başlarına işe girmeleri, evlenmeleri neredeyse imkânsızdır. Belki hayat arkadaşı olacak gençle el ele tutuştuğu için katledilen sayısız genç kız cinayetleri gazetelerin üçüncü sayfalarında hemen her gün yer alıyorsa… “Aile meclisi kararıyla” namusun korunması için kadınlar boğuluyorsa… Kendi kardeşlerine tecavüz eden çocukların ruhlarına sokulan canavarlık, aşiretin kararıyla hasır altı ediliyorsa…

Türk Milleti bir kere daha ciddi şekilde düşünmelidir. Egemenliğine ortak olmak isteyen etnik ırkçılığın kardeşliğinin ne olduğunu görmedikçe, vatanında kalıcı bir barışı tesis etmesi zor görünmektedir. Barış, haksıza boyun eğerek değil, haksızın saldırganlığı ortadan kaldırılarak sağlanır.

Artık dağdaki Türk düşmanlığı şehirlerde ortaya çıkmaktadır. Bugün elinde sazıyla gönül telimizi titreten bir sanatçıya ve yarın kim bilir kime?


*http://www.takvim.com.tr/Guncel/2010/12/18/turku_barda_kurtce_cinayeti

Hiç yorum yok: