22 Aralık 2008 Pazartesi

Türkiye’de Liberalizmin Sonu


1990’lı yıllarda ülkemizin fikri vasatına hâkim olan sol entelijansiyanın felsefî diktası, bir avuç cesur liberal aydın tarafından ciddi şekilde sarsılmıştı. Liberal aydınlar popüler liberalizm algısını kökten değiştirecek çok önemli eserlere/ çevirilere imza attılar.
Maalesef liberal aydınlar liberalizmin ana ilkelerinin aksine gitgide cemaatleşti ve bunun tesiriyle fikri hareketleri donuklaştı. Temel ilkelere bağlı kalmak şartına uyan çeşitli fikirleri dinlemek yerine, belirli şablonlara bağlılıkla benzeşmeyi öne alan ciddi anlamda dışlayıcı bir “cemaat” yapısını benimsediler. Cemaatleşmenin getirdiği katılığın yanı sıra, cemaatleşmeye esas teşkil eden argümanların tesiriyle içinden çıktıkları topluma yabancılaştılar ve Marksist sosyoloji ve tarih anlayışının egemenliğine girdiler.
Bugün gelinen noktada liberalizmin, “dış güçlerin” istilacı emellerinin manivelası ve liberallerin de işbirlikçi, vatansız, hain olarak görülmesi eğilimi ciddi şekilde tahlil edilmesi gereken bir olgudur. Zira milletin fertlerinin hürriyet ve refahı için hem hümanist motivasyonu, hem ahlâk anlayışı hem de mantıkî tutarlılığıyla en iyi cevapları verebilen liberalizmin cemaatleşme sığlığıyla toplumsal hayattan tard edilmesi, bizi geri dönülmez bir ilkelik ve zorbalık rejimine sürükleyebilir.
Bu tehlike liberalizmin kendisinden değil, yorumcularından kaynaklanmaktadır. Liberalizm yorumcularının kendi toplumlarına yabancılaşması temel sorundur. Bu yazı, bu yabancılaşmanın sebepleri ve görünümü üzerine bir akıl yürütmedir.
Liberallerin cemaatleşme eğilimi, yakın zamana kadar asgari müştereklerde buluşan liberallerin farklı görüşlerine açık olmak tavrının terk edilmesi ile ortaya çıkmıştır. Belli görüşteki liberallerin, kendilerini liberallerin temsilcisi sayması, bu görüşlere uymayan fikirleri dışlamaları, liberal camiayı, kendi içine kapanmış bir tür elitist cemaat haline getirmiştir. Bu yapı halkın da dikkatini çekmiş ve daha önceden fikir eleştirici, gevşek ve gönüllü yapının sıradan bir siyasi söylem haline dönüştüğü intibaını doğurmuş ve halk nazarındaki ciddi ve samimi intibaını kaybetmesine sebep olmuştur.
Peki bu cemaat yapısının fikri temelleri nelerdir?
Bunun en belirgin örneklerinden biri Marksist tarihçi Erich Hobsbaum’un milletin oluşumuyla ilgili kurucu rasyonalist tezinin sorgulanmaksızın ezberlenmesi ve bu teze dayanılarak milliyetçilere karşı rencide edici, saldırgan eleştirilerin camiaya dayatılmasıdır. Bu teze dayanılarak milletin bir inşa olduğu ezberi ile milletin varlığı kökten reddedilmektedir.
Toplumsal düzenin oluşumuyla ilgili olarak ferasetine hiçbir marksistin erişemeyeceği Hayek gibi bir temel taşı gözümüzün önünde dururken, “millet” denen sosyolojik realiteyi bir kurucu rasyonalist ezberle reddetmek ciddi bir felsefi çelişkidir. Millet ve milliyetçilikle ilgili kötüleyici tezin temelinde ispanya İç savaşındaki faşist/ Komünist kamplaşması ve daha sonra İkinci Dünya Savaşı taraflaşması yatmaktadır. Sosyalistler kendilerinden olmayan herkesi “faşist” veya ırkçı olarak nitelemiş ve sosyolojik anlamda tam bir saçmalık olan Marksist ütopya şablonuna göre insanları kategorize etmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında liberal cemaatleşmenin millet realitesine bakışı Sovyet Komünist Partisi’nce manipüle edilen dünya sosyalistlerinin teleolojik bakışlarıyla aynen örtüşmektedir.
Liberal cemaatleşme bir kere bu şablonu kabul ettiğinde artık “millet” ve “milliyetten” bahseden herkesi dışlamakta ve sosyalist ezberin dışındaki millet ve milliyet tanımlarını daha en başta inkâr etmekte ve işin kötüsü bunu gene sosyalist ütopyacılığın hümanizm şablonuna bağlı kalarak yapmaktadır.
Bunun yanı sıra, Türk liberalleri, içinden çıktıkları toplumun milliyetçi yazar veya düşünürlerini görmezden gelerek, fikirleri etnik ayrılıkçılığa, siyasi şiddete yol açan ve dayanan enternasyonalist sol ile dirsek temasında kalmayı tercih etmektedir. İşin kötüsü sol kökenli okumuşlar, temel konularda dahi karşı oldukları liberalizmin temsilciliğini gerçek liberallerden kapmışlardır. Bu durum Türk toplumu nazarında “eyyamcılık”, “iki yüzlülük” gibi görülmektedir. Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, İsmail Gaspıralı, Sadri Maksudi Arsal, Nihal Atsız , Erol Güngör gibi yazarların eserlerine hiç bakılmaksızın, milleti ve milliyetçiliği, milliyetçileri suçlayan, oportünist Saraçoğlu, Peker gibi diktatör bürokratların söylemleriyle, kulaktan dolma bir bilgiyle yargılamak da liberal cemaatin fikri ciddiyetinin sorgulanmasına yol açmıştır ve belki de kendilerine en sıcak bakacak milliyetçi camianın, kolektivist/ Marksist kampa yakınlaşmasına yol açmıştır.
Millete ve milliyet duygusuna bu Marksist kökenli enternasyonalist bakış, liberallerin fert temelli hürriyet ve haklar söyleminin etnik ayrılıkçı kolektivist kampça istismar edilebilmesine sebep olmuştur. “Haklar” kavramının etnik ayrılıkçılarca sulandırılması ve bulandırılmasına karşı liberallerin suskunluğunun temelinde millet ve milliyet olgularına karşı benimsene Marksist kökenli enternasyonalist paradigma vardır.
Oysa milletin oluşumunda “hukuka” yer veren Sadri Maksudi ile toplumsal düzenin kendliğindenliğini ortaya koyan Hayek ve yakınlaşan topluluklar arasında kendiliğinden oluşan emniyet tekeli fikriyle Nozick temel haklar temelinde kesinlikle yakınlık arz etmektedir ve bu tip bir yakınlığı toplumun bütünlüğünü sağlamak için kullanmak gayet mümkündür. Bunun yerine liberal cemaatin, etnik ayrılıkçılığın, ırken ve kültürel olarak homojen bir ülke kurmak hedefinin temelinde farklılıklara tahammülsüz kolektivist ve faşizan bir eğilimin olduğunu görememesinin sebebi de aynı enternasyonalist ezberdir.
Bu tip bir kolektivist ve faşizan tavrın , millet ve milliyetçilik düşmanı bir enternasonalizmle desteklenmesi ve bu tavrın da diğer bütün farklılıkları artık gözle görülür bir biçimde dışlaması liberalizmi savunulamaz hale getirmiştir.
Liberal okumuşlar, gerek Marksist kurucu tezlere dayanıp Hayek’in ve Nozick’in fikri mirasını bir kenara atarak bir zamanlar etnik ayrılıkçılığı gerek kuramsal gerekse silahlı eylemlerle destekleyip semirten enternasyonalist Türk soluyla aynı kaderi paylaşmak üzeredir. Şurası bir hakikattir ki bütün “tam bağımsızlıkçı” söylemine rağmen Türk solu özünde millet ve milliyet kavramına yabancıdır. Türk solunu aile bağlarını dahi küçümsemeye ve inkâra yönelten bu enternasyonalizm bu gün de liberal cemaati rehin almıştır.
Bir de eski solcu fakat yeni şüpheli liberallerin söylemleriyle aralarındaki farkı belirtmek yerine bunların dümen suyuna gitmeleri, güvenilirliklerini zedelemiştir.
Bu durum, Mises, Hayek, Locke, Bastiat, Menger, Bawerk gibi devlerin söylemlerinin de ciddiyetine gölge düşürmekte ve liberalizmin peşinen reddine sebep olmaktadır.
Liberal okumuşlar,bir alev parlaması gibi düşünce hayatımıza kısa bir süreliğine ışık tutmuşlar fakat tutarsız, köksüz, kimliksiz ve bu yüzden de etik anlamda da şüpheli tutumlarıyla Türkiye’de liberalizmin sonu getirmişlerdir.
Türk toplumunda daha fazla kopmak elbette liberal cemaatin umurunda olmayabilir. Zaten Türk toplumunun hatıralarını ve kimlik bilincini rencide eden her türlü etnik ayrılıkçı, şedit oluşumun, liberal cemaatin yabancılaşmış enternasyonalist vasatını gitgide daha rahat kullanabilmesi ve daha kötüsü liberal cemaate rengini aşılaması öyle görünüyor ki liberaller arasında da ciddi bölünmelere yol açacak.
Liberallere düşen, artık hangi toplumun entellektüelleri olduklarını daha mütevazı şekilde araştırmaları ve liberal ilkeleri, içinde yaşadıkları toplumun barışçı gerçeklerini göz önüne alarak savunmalarıdır






4 yorum:

taubars dedi ki...

Liberal aydınlar hakkında bir eleitiri yazılacaksa bu hususta en liyakatli kişi sensin. Yazdıkların tam kitabın ortasından olmuş. Eski Marksistleri bile "millî sol" arayışı içine girerken liberal aydınların bu kadar köksüzleşmesi elbette son derece manidardır.

Afşar Çelik dedi ki...

Estağfurullah Hocam, teveccühün.
Konusu doğrudan yaşantımız olan bir ideolojinin savunucuları, somut insanları göz ardı ederek, isnanlığa yararlı olabilir mi? Eğer bunu yapmağa kalkarlarsa kınadıkları Marx'tan ne farkları kaır?

"kimin için liberalizm?" sorusunun cevabı yaşayan insanlarla ilgili değilse kiminle ilgilidir?

Yazık, gerçkten yazık. Yorum için çok teşekkürler hocam, tükânı boş bırakmayalım.

Adsız dedi ki...

Merhaba Afşar bey,
Sanırım Ayn Rand da aynı hayal kırıklığını yaşamıştır sizinle.Hareket noktası farklı tabii.Ama sonuçda saf ideolojinin saptırılması açısından.
Teşekkür ve selamlarımla.

Afşar Çelik dedi ki...

Selcen Hanım, hoşgelmişsiniz. gecegeç olmasından veya başka bir sebepten yorumunuz anlayamadım? ABD'de uygulanan ekonomik ssitemin liberal değerlerden uzaklaştırılması anlamaında mı bahsettiğiniz hayal kırıklığı?

Haklısınız ama onların bizden bir farkı var, vatandaşın sisteme tesir edbeilmesi mümkün... Bizde bu mümkün değil...

Belki Ayn rand'ın hayalkırıklığını azaltan da budur?

Gene bekliyoruz! Sağlıcakla kalınız!