24 Ocak 2013 Perşembe

Türk Milliyetçileri, Dincilik Ve Uzlaşmazlık Ahlâkı


Ayn RAND  " Besinle zehrin  herhangi uzlaşmasında kazanan, yalnızca  ölümdür; iyiyle kötünün uzlaşmasında ise  kazanan yalnızca kötülüğün çıkarıdır..." der.

Bugün ülkemizde  sergilenen hokkabazlığın en baştaki amacı, iyi ile kötü arasındaki sınırları belirsizleştirmek, objektif bir iyilik olmayacağına dair kafaları bulandırmaktır.
Bugün Türkiye'de Türk Milleti, iyiliğin kendi elde edeceği bir şey olmadığına, iyiliğin, makarna, kömür olarak ona iktidarca bahşedileceğine inandırılmış vaziyettedir.

İşin kötüsü bu safsataya, dinciliğin her dediğine boyun eğip hayalî Arapça cennetler içinde yaşamak isteyen, milliyetçilerin çoğunluğu da inanıyor. Milliyetçiler hayatlarının her safhasında  hayalî Arap idollerine hayranlık besleyerek Müslümanlığını beslediğini sanan, kanını, kendisiyle ilgisi bile olmayan sözde din kardeşleri için akıtmakta tereddüt etmezken, vatanlarına yöneltilmiş her tehdide karşı suskun kalıyorlar.

Bunun sebebi, dincilerle din mukaddesinde uzlaşabileceklerini sanmaları. kendilerine ait bir din algısı ve kabulleri  olmadığından dincilerin kavrayışıyla bir noktada buluşabileceklerini sanıyorlar.
Bugün "Allah davası", " sloganik tekbir", " Türk-İslâm..."  gibi mantık garipliklerinin ortaya çıkışında aynı uzlaşma arzusu yatıyor.

Bu uzlaşma tutkusu veya saplantısı yüzünden "millî" sıfatına yüklenen dinci/ümmetçi  anlamlara itiraz edemiyorlar. Meselâ hiç bir milliyetçi "millî görüş" denen şeriatçı ilkelliğin neresinin millî olduğunu sormuyor bile... Millî sıfatının,  millet düşmanı, enternasyonalist bir dinci ilkellikle nasıl paylaşılabildiğine  hemen hemen hiç bir milliyetçi şaşmıyor.

Milliyetçiler, hak dinin gereklerine göre yaşamak "ülküsünü" güttüklerini düşünüyorlar ama yanıldıkları nokta şu: Hak dinin gereklerine göre yaşamanın ne olduğunu bilmiyorlar ve bu noktada   dincilerle aynı söylemi ve mantığı kullanarak sadece adı "Türk" olan, bir şeriat devletini arzuladıklarını bir türlü fark edemiyorlar. Veya hiç biri, hayatı, birilerinin din yorumlarına göre toptan şekillendirmek amacının, bir milletin ülküsü olamayacağını düşünmüyor. "Türk İslâm ülküsü" denen, dincilikle uzlaşma gayretinin en başta gelen açmazı bu.

Öncelikle" hak dinin gereklerine göre yaşamın" anlamı ve bunun toplumsal düzendeki yeri hakkında milliyetçilerin hiç bir fikri yok. Bunu, "ulemanın", el ayak kesip kafa koparmak,  kadın taşlamak fetvalarından ibaret olduğunu düşünüyorlar. İmanla amel arasındaki ilişkiyi bu yüzden dinciler gibi anlayarak bir tür Müslümanlar arası  bütünlük ve uzlaşma  sergilediklerini sanıyorlar. Oysa yaptıkları, dini, bir  takım profesyonellerin anlayışına göre kesip biçmeyi, dindarlık sayan dinciliği benimsek ve ona biat etmekten başka bir şey olmuyor.

Sonra "dindar bir toplumsal düzen" hayaliyle herkesi, sözde  dinin yasaklarına göre sınırlandırmayı ahlâkın yolu sanıyor ve dincilikle uzlaşmanın ikinci noktasına varıyorlar.  Dinin sınırlamalarının Allah'la fert arasında olduğunu ve bu alana devleti sokuşturmanın şirkle yakınlaşmak olduğunu düşünememelerinin sebebi de uzlaşmak uğruna dinci bir devlet felsefesini benimsemeleri...

Sırf Arap oldukları için birinci sınıf Müslümanlar oldukları sanılan insanları "rehber" kabul etmeyi  milliyetçilerin Müslümanlık saydıklarını üzülerek görüyoruz. Veya yobazlıklarıyla milleti, aklın ve vicdanın dışına çekerek onu,  kendi itibarlarının esiri haline getirmeye çalışan sözde "âlimleri", " sözde "Allah dostlarını" benimsemenin de dindarlık olmadığını anlayamıyorlar...
Bu yanlış uzlaşma saplantısı neye sebep oluyor?

Bu yanlış uzlaşma saplantısıyla siyasal İslâmcılığın milletsiz, kimliksiz ve sahipsiz bir ülke  hedefi dinin gereği haline getiriliyor. MHP kongresinden önce genel başkan adaylarından birinin, yanılmıyorsam kayseri eski milletvekillerinden biriydi, "Ana dilde eğitime veya çok resmi dilliliğe  sıcak baktığını" ifade etmesi bu açıdan manidardı.

Bu uzlaşma körlüğü içinde Türk Dünyası bir hedef ve proje konusu olmaktan çıkıyor.

Bu uzlaşma körlüğü, dinci  kayırılmışların zengin edildiği, sözde bir  piyasa ekonomisinin meşrulaştırılmasına sebep oluyor. Bu uzlaşma zihniyeti, devleti ele geçiren herkesin,  istediğini abad edip istediğini zelil edebileceği  otoriter bir devlet anlayışının kafalara daha çok girmesine sebep oluyor.
 Türk milliyetçilerinin  dincilikle uzlaşma saplantısı, milletin fertlerinin, milletin genel hukuk kurallarına uymak asgari müşterekinde  birlik ve beraberliği,   devletin kayırmacılığının ve baskısının olmadığı bir ekonomik özgürlük ortamı,  dinin ve etnik ayrılıkçılığın toplumsal düzenden ve siyasetten uzak tutulduğu, medeni bir düzene ulaşmayı imkânsız hale getiriyor.

Türk milliyetçileri ahlâkın, bir takım din profesyonellerinin yorumlarına uymakla değil, genel zararsızlık ilkesine bağlı olmakla ilgili olduğunu anlamalıdır. Bu, Türkiye  Cumhuriyeti'nin üzerine kurulduğu çağdaş, lâik demokratik ilkelerin gereğidir. bunun  da ötesinde milliyetçilik milletin refah ve hürriyeti üzerinde bir büyük uzlaşma ise bu uzlaşmanın dinci taassuba ve siyaset tutkusuyla buluşması mümkün değildir.

Türk  milliyetçileri,  ahlâkın, milletin hürriyet ve refahı için neye "hayır" denmesi gerektiği ile ilgili olduğunu da unutmamalıdır.  Türk Milleti'nin  hukuksal ve siyasal birliğini, egemenliğini ve tarihini  tanımayan, bunları tartışmaya açan, milletin  hürriyet ve refahıyla uyuşmayan  hiç bir zihniyetle uzlaşmamak gerektiğini artık kavramalıdır.   Bu zihniyetlerin başında siyasal İslâmcılık/dincilik gelmektedir. Bunun yolu da milliyetçiliğin dinî söylemlerden, Arapçı tavırlardan, ümmetçi bakıştan arındırılmasıdır.

Türk milliyetçiliği, milletin her bir ferdinin, hiç bir "âlimin"  veya şeyhin sınırlı aklının ve kavrayışının kölesi edilmeyeceği lâik, akılcı, devletin kayırmasından ve komutasından  korunduğu özgürlükçü, demokratik bir hukuk düzeni için mücadele etmelidir. Bunun yolu da dincilikle söylem aynılığına sebep  olan uzlaşmacılık saplantısından kurtulmak ve Arapçılığın siyasal eyyamcı otoriter din anlayışını kesin bir şekilde reddetmektir.

Türk milliyetçileri, milletin derdinin dermanı olmak istiyorlarsa önce hangi fikirlerin zehir etkisi yaptığını anlayabilecek ideolojik donanımı edinmeli ve sonra   Türk Milleti'nin hayatı ile uzlaşmayan zehirleri ondan uzak tutmaya çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki ahlâk belden aşağı bir tahrik paranoyası değildir. Ahlâk varoluşa zıt şeylerle uzlaşmamak demektir.  Türk milliyetçileri  bu uzlaşmazlık ahlâkını kabul etmedikleri müddetçe dinciliğin elinde oyuncak olmaktan kurtulamayacak; daha kötüsü Türk Milleti'ni zehirlere karşı savunmasız bırakacaklardır.

4 yorum:

selcen dedi ki...

KİM OKUR KİM DİNLER VARAK-I MİHRÜ VEFAYI diyorum das başka birşey demiyorum.Dilinize sağlık.

Derya Yeliz ULUTAŞ dedi ki...

Aslında birçok kavram olduğu gibi, “ din “ kavramı da oldukça yanlış anlaşılmış tarafımızdan. Dinin insanların hayatında çok büyük bir yer tutması, hayat tarzını, davranışlarını belirlemesi demek; dinin her yerde, her türlü sosyal veya siyasi ortamda söz konusu edilerek insanların sınıflandırılıyor olmasını gerektirmemeli. Din tamamen kişinin var oluşu, yaradılışı ( adına ne dersek artık ) hakkında sahip olduğu bir fikir, bir inanıştır ve sadece ve sadece kişiyi ilgilendirir. Nasıl ki “ Hangi tür toman okumayı seversin ? “ gibi sıradan bir sorunun yanıtını sorgulamıyorsak ya da aldığımız farklı yanıtları yadırgamıyorsak, insanların varoluş hakkındaki düşünce ve inanışlarını da yargılııyor olmamalıyız toplumca. Tüm insanlık bazında hatta, yalnızca bizim toplumumuz değil, bu kadar belirleyici bir etken olmamalı en azından. Hele ki farkılı dinleri bir yana bırakalım , aynı dinin mezhepleri arasında bile bu tarz amaçsız ve bölünmelere sebep olan çirkin atışmalar ve önyargılar varken, söylenebilecek çok da bir şey kalmıyor aslında.
“ Milliyetçi ” sıfatının din ile olan bağlantısını algılayabilmem ise zaman almıştı gerçekten. Ülkücü/Milliyetçi nedir ki diye merak edip ufak bilgiler edinmeye çalışmıştım seneler önce. “ Milliyetçi ” kelimesi ile dinin ne gibi bir bağlantısı olabilirdi ki? Okuduğum milliyetçi tanımları arasında bugünkü sözde milliyetçilerle ( istisnaları dışarıda bırakarak söylüyorum ) bağdaştırabildiğim bir tanesiyle bile karşılaşamadım bir türlü.Din ve vatanına milletine olan aşkı çorba haline getirmiş, din kısmını hele tamamen amacından saptırmış, dincilikle karıştırmış ve ne yazık ki yer yer malum toplulukların yaptığı gibi dini, çoğunluğu temsil etmek adına elinde, insanların çekindiği bir koz haline getirmiş bir anlayış...
Gerçekten olması gerektiği gibi, layıkıyla olsaymış keşke “ Milliyetçi “ sıfatı, ne de güzel olurmuş. Türkiye’de yaşayan, tamamen milliyetçi duygular besleyen fakat Müslüman olmayan bir Türk ile ; şu bizim bildiğimiz milliyetçileri, değişik bir kavram kargaşası içinde olan milliyetçi insanları tanımlarken, aynı “ Milliyetçi “ kelimesini kullanabilseymişiz keşke...

Afşar Çelik dedi ki...

Selcen Hanım hoş gelmişsiniz. gene güzel bir özet cevapla taşı gediğine koymuşsunuz. Teşekkürler, saygılar. Arayı uzatmayalım, lütfen.

Afşar Çelik dedi ki...

Yeliz hoş geldin. Bu bahsettiğin "sapma" veya mutasyonun başlıca sebebi, sanırım bizim bir köylü toplum olmamızdır. Milletleşmenin doğasındaki, açıklığı, etkileşimi bir köylü toplumunun anlaması mümkün değildi, nitekim o toplum da zaten bugün dinsel ve etnik fitnelerle fiilen parçalanmış vaziyette...

Zaman ayırıp okuduğun, üzerinde kafa yorduğun için çok teşekkürler. Her zaman beklerim.