8 Eylül 2013 Pazar

Ülkücü Cihangir'de Neden Oturmaz?

Arslan Bulut ve Yavuz Selim Demirağ kusura bakmasınlar ama Yeniçağ’ı elime aldığımda, ilk baktığım köşe, Selcan Taşçı’nın köşesi. (  Zaten onların da her gün bu merak ve endişeyle kıvrandıklarına eminim ama ne yapayım?).

Neden?

Çünkü  köşesi ince nüktelerle, “hınzırca” tespitlerle dolu.
Selcan Taşçı milliyetçi Türk kadınlarının yüz akı, kesinlikle tartışılmaz.
Son yazısını kendi deyimiyle “ayaküstü” yazmış, iyi ki de öyle yapmış.  Şimdilerde “sokağın nabzını tutmak” denen , “Bahar geldi mangala, hele bakın kangala!” gazeteciliğini tepe taklak edip meseleyi tam da on ikiden vurmuş.

Amma ve lâkin ülkücüleri azıcık fazla kayırmış, kusura bakmasın.
Yazıdan alıntı yapmayacağım ama bir Ülkücü’nün neden Cihangir’de oturamayacağını, tatlı su solaklarının faşizmine bağlarken iğneyi kendimize batırmayı unutmuş.
Tamam… Cihangir tayfası belki solcudur, seçkincidir, ayrımcıdır, şudur, budur…
İyi de “ülkücü” kimdir?

Yani en azından kendini “ülkücü” diye tanımlayanların hayat tarzları, dünyaya bakışları nedir?
Her şeyden önce “Ülkücü” MHPlidir. MHPli olmayana ülkücü denmez. MHP’yi eleştirip de kendini “ülkücü” diye kabul eden insanları da  MHPliler dışlar, “tekfir” eder.  Nereden biliyorum? Çünkü MHP’nin şeriatçılık destekçisi tutumunu eleştiren her yazıda yazarın, birileri tarafından imansızlıkla itham edildiğini her gün görüyoruz.
Ülkücü, MHP dışında milliyetçilik yapılmasını havsalasına sığdıramayan kişidir.
Ülkücü dindar, hatta dincidir. Ülkücü denen insanın muhakkak namaz kılması beklenir.
Ülkücü içki içmez.

Ülkücü kadınlı erkekli toplantılara gitmez. Aile ziyaretlerinde haremlik selamlık düzeni tercih eder.
Ülkücünün eşi, belki kadınlar kolunda faaliyet gösterir ama mesela kocasına rakip olarak parti yönetimine girmeyi falan kendi başına isteyemez. “Beyinin” iznini istemek  “sünnettir” çünkü… Abartılı geliyorsa memlekette kadınlı erkekli ilk toplantıyı yapan Türk Ocakları’ndaki “Hanımlar icra Heyeti” denen saçmalığa bakmanızı istirham ederim. Kadınına “Senin aklın ermez, aklın ve dinin eksiktir, siyaseti, vatanseverliği bana bırak, git kek, börek çay yap, gelirken iki bardak getir abilerle içeceğiz!”  kıvamında davranan insanlar bizim içimizdedir; El kaidecilerle beraber Suudi Arabistan’da, Afganistan’da falan değil…

Ülkücü, Said-i Kürdi’ye “Bediüzzaman” der, evinde Risalelerden mutlaka bir, iki cilt bulundurur.
Ülkücü, “Türk İslâm Ülküsü” denen dinci siyaset tasavvurunu “ülkü” diye benimser. Siyasetin, lâik hayat tarzına, beşeri hukuka ve temel haklar kabulüne değil, “ulemanın” , şeyhlerin, seyyitlerin öğretilerine dayanmasından yanadır.

Ülkücü, kadınla erkeğin ilişkisinde eşitliğe inanmaz.
Ülkücü,  herkesi “İslâm ahlâkında” aynılaştırmayı “ülkü” sanır.
Ülkücü, kadife ceket giymez.

Ülkücü, ağabeylerinin emrettikleri dışında kitap okumaz. Zaten genel olarak pek okumaz. Bırakın Hayek, Mises, Ayn Rand, Bauman, Politzer, Wallerstein, Kroptkin; Stephen King okuyan bir ülkücüye rastlamanız, hemen hemen imkânsızdır.
Ülkücü için felsefe, Gazali’nin fetvasınca “küfür”; ideoloji de Cemil Meriç’ten sekizinci el ezberler gereği “deli gömleğidir.”
Ülkücü,  elleri Türk bayraklı solcuları, ateistleri vs. “Türk” gözüyle değil de “Müslüman ümmeti” gözlüğüyle “kâfir” diye görerek sevmeyen insandır.
Ülkücü, ODTÜ’de gençleri ezen, ormanı yakan, dinci fırsatçılığa “din kardeşliği”  nazarından bakıp da sessiz kalan siyasi taraftır.
Ülkücü, kendi başına düşünüp konuşan, hareket eden insanları, “ağabeyi” bile olsa dövmekten çekinmeyen siyasi fedaidir.

Ülkücü, Türk Ulusu’nun yüce sembolü Bozkurt, dincilerin elinde AKP mitinglerinde oyuncak edilmişken o mitingdeki sahtekârları durdurmadan, öylece  beklemeyi, “terbiye” sanan partilidir.
Ülkücü, Türk bayrağı, dinciliğin   panzerleriyle ezilip yırtılırken onu müdafaa etmek için liderinin emrini bekleyip de kılı kıpırdamayan, vicdanı sızlamayan “şüheda torunudur”.

Ülkücü, hem 80 öncesi komünist tehdidini canıyla durdurmakla övünüp hem de bugün sokaklardaki teröre suskun kalan bununla da övünen; etnik ırkçı terörü ve dinci şiddeti durdurmayı ,işçi, kadın, öğrenci coplayan, ODTÜlü gençlere “Atatürk’ün piçleri” diye küfreden,  cemaatin ve AKP’nin gümüş yüzüklü polislerine  havale etmeyi, vatanseverlik ve sağduyu sanıp kendi kendini nakzeden, kafası dincilikle bulanmış mahallenin kabadayısıdır.

Hal böyleyken ülkücülerin, polis panzerlerine, gövdeleriyle, Türk bayraklarıyla, çiçeklerle, kitaplarla karşı çıkan insanların, sevgilileriyle el ele dolaşıp öpüştüğü, kitap okuyup tartıştığı, Nuri Bilge Ceylân seyrederek Türk olmaktan gurur duydukları bir şehrin, Cihangir gibi bir semtinde zaten oturmayacakları açık değil mi?
Selcan Hanım’ın seçkincilik eleştirisine sonuna kadar katılıyorum da kafasındaki ülkücü tasavvurunu fazlasıyla hayalci ve iyimser buluyorum.

Ülkücü ne Cihangir’de oturmayı ister ne de Batılılaşmış bir toplum parçasıyla ilgilenir.
Ülkücü, zaten Cihangir’in yaşadığı değerlerle bir arada bulunmaz, orada olmayı istemez, orada da oturmaz. Ülkücü Cihangir’i Cihangir yapan, onu izbelikten kurtarıp da yeşerten medeniyeti anlayamaz, ona dahil olamaz.

Ülkücü, istese de Cihangir’de oturamaz.

2 yorum:

selcen dedi ki...

Vallahi çok doğru.Ama onlar için de siz dinsizsiniz.Ama olsun.Boşverin.İnsan doğru bildiğini söylerse dürüst olur ancak.

Afşar Çelik dedi ki...

Ne zamandır yoktunuz. Nerelerdeydiniz?

Ne yazık ki ülkücüler kendilerine bakmayı pek istemiyorlar.

Vakit ayırıp yorum bıraktığınız için çok teşekkürler.