25 Eylül 2013 Çarşamba

Türk Milliyetçiliği Ve Din İlişkisi Üzerine

Milliyetçilik, bir milletin değerlerine ve varlığına öncelik vermek, onu diğer milletlerden ve toplumlardan görece olarak daha fazla sevmek demek.

Bu, insanoğlunun tabiatından gelen bir duygu. İnsanın aile üyelerini diğer insanlardan daha fazla sevmesi nasıl doğalsa, kendi milletini daha fazla sevmesi de aynı şekilde doğal.

İnsanın kendi milletini sevmesi çok farklı şekillerde tezahür edebilir.  İnsan edindiği kültür gereği bu sevgiyle beraber diğer toplumlara karşı bir düşmanlık da geliştirebilir ama işin özü değişmez. O hâlâ kendi milletini diğerlerinden fazla seviyordur.

Türk milliyetçiliği de Türk Milleti’nin egemenlik, hürriyet ve refahına öncelik  vermekten ibarettir.
Burada milleti, milliyeti oluşturan bütün değerler milliyetçiler için değerlidir
Elbette din de bunlardan biridir.

Sorun “dine verilen önem ve değerin derecesidir.”
Din şüphesiz milletlerin değerlerinden biridir ama sanıldığı gibi birinci derecede önemli değildir.
Din toplumsal hayatımızda uymamız gereken bazı normlara ve dolayısıyla bir ölçüde  ahlâkımıza kaynaklık eder ama bunların asla tek başına kaynağı değildir. Çünkü din, toplumsal kabul görmeden önce de toplumlaşmanın gereği olarak mutlaka belirli ahlâkî kodlar meydana getirilmiştir.

Dinle ilgili iki yaklaşım söz konusu:

Birincisi, bugün dünyayı kana bulayan dini hezeyanların temelindeki anlayıştır. Bu anlayışa göre din, toplu kabul edilip toplu yaşanan ve dolayısıyla toplumun tamamına, hayatın tamamında âmir olması gereken, ilâhî ve tartışmasız bir tür doktrindir. Bu anlayış siyasal İslâmcılığın temelidir.

İkici yaklaşım ise dinin bireysel olarak kabul edilip yaşanması gerektiğidir ki bu da bütün lâik devletlerin temelidir. Bu yaklaşımda bireyin kendi inancını “kendi bilgisi ve mantığı” dahilinde, özgürce yaşaması gerektiği kabul edilir. Bu anlayışta da dinin toplumun genelinde belirli bir şekillendiriciliği olduğu kabul edilir ama   bütün toplumu standart bir şekle sokacak, sokması gereken bir doktrin olduğu kabul edilmez.

Siyasal İslâmcılar inanç ve  ifade hürriyeti yoluyla şeriat devleti propagandası yapabileceklerini sandıklarında işte lâikliğin bu anlayışını istismar ettiklerini gizlerler.

Çünkü lâikliğin temelinde, insanın ancak ve yalnız kendi aklı ve vicdanıyla kabul ettiği kadarıyla dini yaşaması vardır. Lâiklik, birilerinin, din adına veya dini kullanarak diğerleri üzerinde aklî ve vicdanî hegemonya kurmamasının teminatıdır.

Bu yüzdendir ki memleketin yönetimine talip olan partilerin, bu partilerin taraftarlarının  ne tür br toplumsal  düzen  tasavvur ettikleri önemlidir.

Parti programlarında, felsefelerinde, dine bu iki yaklaşımdan hangisine yer verdikleri, siyasal partileri birbirinden ayıran çok önemli bir  ölçüdür.

Türk milliyetçiliğinin en büyük açmazı, salt siyasal bir hareket olmamasıdır.
Bu açmaz, siyasetin, Türk milliyetçiliğinde, gerek entelektüel gerekse ahlâkî olarak baskın hale getirilmiş olmasıyla iyice derinleşmiştir.

Sorun Türkiye’de sağ siyasetin temelde, ideolojisiz oluşudur.

Türkiye’de sağ siyaset belli bir ideolojik taban oluşturmak yerine, büyük halk kitlelerinin yaygın eğilimlerinin peşinde koşmak ve onları çeken vaatlerde bulunmak dışında bir şey yapmamıştır.

Hal böyle olunca   siyasi Türk milliyetçiliği de kalıcı, istikrarlı, gerçek bir ideolojik tercih yapmak yerine, halka hoş görüneceğini düşündüğü bir takım vaatleri, “ideolojileştirmeye” çalışmıştır.

Türk milliyetçiliğinin ideolojisizliği, onun din ve toplum ilişkisine bakışında, ciddi bir boşluk meydana getirmiştir.

Siyasi Türk milliyetçiliği bir yandan “toplumcu” olmak iddiasını güderken bir yandan sosyalizm karşıtı bir tutum benimsemiştir. Buna mukabil sosyalizm eleştirisini metodolojik birey üzerinden yapmadığı gibi aynen sosyalistler gibi toplumun bireyin üstünde ve onun hâkimi olduğu kanaatiyle hareket etmiştir.

Hal böyle olunca, dine,  kendiliğinden/zımnen “kollektif yaşanan  bir doktrin” olarak bakmak eğilimine girmiştir.
Bir kere bu eğilime kapıldığında, dinin, bir partinin ideolojik ve siyasi endişeleri arasında yer almaması gerektiğine dair lâik bağlamın dışına çıkmıştır.

Dinin,  hükümetlerin yürütme erklerinin işi ve yetkisi olmadığını kabul etmek yerine, sözde halk için halk adına, din hakkında ve din için  siyaset üretmek fikrini benimsemiştir. Bunu da  “Türk İslâm Ülküsü” diye ifade etmiştir.

Siyasî milliyetçilik, geçmişte,  toplumların, dinî mensubiyete göre şekillenmesinden kaynaklanan bir  siyasi bakışı, bugüne taşıyarak “muhafazakârlık” ettiğini sanmıştır. Oysa bu günün “toplumları”, belli hukuk ilkelerine, temel haklar kabulüne, tarihe ve kültüre daha  fazla önem veren modern uluslaşma dinamiklerine göre oluşmaktadır.
Siyasi Türk milliyetçiliği ne yazık ki  medenî milletlerin milletşme/uluslaşma dinamiklerini, ideolojik gelişimlerini ve tercihlerini incelemek yerine, Türk toplumunun köylülüğünün, taklitçi muhafazakârlığını kutsamayı tercih etmiştir.

Bu durum onu, Türk köylülüğünü din ile istismar eden siyasal İslâmcılarla aynı çizgiye çekmiştir.
Siyasal Türk milliyetçiliği, dinin siyasi otorite tarafından korunması gereken bir şey olarak görmüştür ki  bu görüşün altında yatan dinci bakış maalesef hâlâ fark edilebilmiş değildir. Dini, toplum adına korumak, kollamak fikrinin, fiilen, şeriatçılık olduğu ne yazık ki anlaşılamamıştır.

Bu yüzendir ki dindarlığın, milliyetçilik için bir ölçü olamayacağı bir türlü anlaşılamamıştır.
Milliyetçilik gerek hedefleri gerekse mensubiyet şuuru açısından dinî referans taşımaz, taşımamalıdır da.
Türk milliyetçiliğini sürekli, “dindarlıkta yarışmakla”  yani dincilikle ilişkilendirmek, onu özünden kopartıp kendiliğinden Arap/vahabi fanatizminin mecraına  çekmektir.

Türk Milleti’ni sevmek, Arap tarihine, Arap mitolojisine, Arap kahramanlarına atıfla apılacak veya öğrenilecek bir şey değildir.

Türk milliyetçileri, maalesef kendilerini, dinciler gibi topluma standart bir ahlâk va’z  etmek  mecburiyetinde hissetmektedirler. Yazılarında  sürekli, Arap Müslümanlarına öykünmek tutkusu belirmektedir.

Türk milliyetçileri, islâm’ın misyonerleri, imamları, şeyhleri vs değildir. Zamanında din yaymak işiyle meşgul Alperenlerin görevlerinin, aslen siyasî olduğunu maalesef unutmuş görünmektedirler. Alperenler Türk siyasî hâkimiyetinin temellerini, o günün geçerli ölçülerine göre din ile atmışlardır, o kadar. Bu, milliyetçiliğin bir dinî tebliğ, imamlık, örnek insanlık, dervişlik, şeyhlik, imamlık  işi olduğu anlamına gelmemektedir.

Oysa bugün siyasal milliyetçilik her genci, birer imam gibi yetiştirmek gayesindedir. Her gence sözde bir din büyüğü örnek verilerek dinî taassup tartışılmaz şekilde o genç dimağlara kazınmaya çalışılmaktadır. Böylece gençlerin, ahlâkı kendi akıl ve vicdanlarıyla geliştirmeleri engellenerek toplum, hayalî bir standart sahabeler topluluğu haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Türk milliyetçiliğinin siyasi aktörleri, ne yazık ki lâikliğin ahlâkî, ideolojik ve siyasal gerekliliğini idrak edememiştir. Bu yüzden siyasî milliyetçilik türbanın, siyasal İslamcılığın, tarikatçiliğin ve cemaatlerin güdümüne girmiştir. MHP liderinin bütün gayretlerine rağmen bu bir hakikattir. Bu
gün ülke siyasal İslâmcıların hurafelerine kapılmış “eski ülkücü” tarikatçilerle doluysa bunun sebebi, budur.

Lâiklik,  milletin  her ferdi için her zaman geçerli hukuk kurallarının, dolayısıyla emniyetli bir hayatın oluşturulabilmesinin tek yoludur.

Türk Milleti’nin medeni ve müreffeh bir hayata ulaştırılmasının bu yegâne yolunun, bir asr-ı saadet hayali uğruna terk edilmesinin kaçınılmaz sonucu, “Arap baharı” denen vahşet rejimlerinden veya Kuzey Irak hayvan barınağı benzeri etnik yığışmalardan başka bir  şey olmayacaktır.
Türk milliyetçileri, milliyetçiliğin özüyle ilgili işte bu kadar hayatî bir yol ayrımındadır.




2 yorum:

selcen dedi ki...

Bravo.Doğru doğru dosdoğru.Devam edin.

Afşar Çelik dedi ki...

Doğruluğun baki olduğuna inanıyorum. Bu yegâne ümit kaynağımızdır. Sağ olun, var olun...