14 Ekim 2009 Çarşamba

Kapitalizm Hürriyet ve Ahlâk II


Yazımızın ilk bölümünde görüldüğü üzere insanlar arası ilişkiler barışa dayalı bir mübadele düzeni içinde yürür. Yani, değere karşı değerin değişiminin, takasının, alış verişinin yapıldığı bir düzen.

Değere karşı değerin değiştirilebilmesini sağlayan şey de elimizdeki varlıkların, diğerlerinin varlıklarına müdahale etmediğimiz müddetçe kesin şekilde bizim tasarrufumuza bırakılması teminatıdır.
Bu durumda zımnen iki unsurla karşılaşırız.

Bunlardan biri pasif şekilde bizi etkileyen “zararsızlık” hali, diğeri de mübadele sistemini yürüten ve aktif şekilde hali etkileyen “rıza” davranışıdır.
Zararsızlık hali, ferdin, kendi dışındaki dünyaya karşı zarar vermemek iradesidir. Bu hal otomatik değil, iradidir ve bu hal ne kadar vurgulansa azdır. Bu hal, “ahlâkın” kendisini oluşturur. Ferdin, doğrudan doğruya diğerlerinin korunması gereken varlıklarına zarar verecek davranışlardan bilinçli şekilde uzak durması haline “ahlâk” diyebiliriz.

Rıza ise mübadelenin gerçekleştiği ana kadarki kabullenme davranışıdır.
Zararsızlık hali, herhangi bir davranışla ifade edilmediği için genellikle yokmuş veya otomatik olarak varmış gibi zannedilir. Halbuki doğrudan doğruya toplumda en temel varlıklarımız ve bundan dolayı dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez menfaatlerimizin korunması yönündeki yaygın iradî mutabakat olmaksızın, “zararsızlık” ilkesi hiçbir anlam taşımaz.

Şöyle ifade edersek: Komşunuz Mustafa’nın sizin arabanızı, sizi döverek istediği zaman kullanabildiği veya daha kötüsü sizden alıverdiği ve sizin de sırf gücünüz yetmediği için bunu durduramadığınız bir düzende sizin, başkasının arabasını almamanızın bir anlamı kalır mı?

O halde bu fikri bir adım daha ilerletelim ve biraz erken bir çıkarsama yapalım:
Komşunuz Mustafa’nın değil ama herhangi bir devlet kurumunun, arabanızı istediği zaman elinizden alabildiği bir düzende bir şeyin “sizin olmasının” ve bu durumun teminatının herhangi bir anlamı kalır mı?

Elimizdeki varlıklar üzerindeki tasarrufumuzun teminat altına alınması demek, bunlara hiç kimsenin, keyfî şekilde müdahale edemeyeceği demektir. Bu “hiç kimseye” devlet de dâhildir.

Zararsızlık ve rıza ilkelerinin var olması için gereken müdahalesizlik haline de “hürriyet” diyebiliriz.

Bir kere daha zararsızlık ve rızanın “başkalarının” varlıklarına duyulan saygıyla kayıt ve şart altına alındığını hatırlatırsak başkalarının varlıklarına saygı ile kendine ait varlıkları istediği şekilde tasarruf edebilen insanın durumuna hürriyet diyebiliriz.

Bu durumda değerlerin ancak değerlerle mübadele edildiği, rızaya dayanmaksızın mübadelenin gerçekleşmediği bir hürriyet ortamından gayrısı olmayan kapitalizmin “vahşet” veya “yağma” ile bir ilgisi olabilir mi?

Zira ilk yazıdan beridir bahsettiğimiz bütün şartları içinde barındıran, aksi takdirde zaten var olamayacak olan tek düzen kapitalizmdir. Mevcut kolektivist dayatmalarla sevimsiz gelen bu cümleleri, semt pazarında şöyle bir dolaşırken tekrar düşünürseniz o kadar anlamsız bulmayacağınızdan emin olabilirsiniz.

Domatesten, emaye tencereye kadar hemen her şeyi bulabildiğiniz bir pazarın zararsızlık ve rıza ilkeleri gözetilmeksizin nasıl kurulabileceğini üşünmeye çalışırsanız, böyle bir şeyin imkânsızlığını derhal idrak edersiniz.

Herhangi bir kabadayının veya devletin canı her istediğinde basarak pazarcıların ellerindekini gasp edebildiği bir semtte insanların alışveriş yapmak takati ve arzusu kalır mı?

Buraya kadar, zor kullanıcının ahlâkın ve hürriyetin temellerini nasıl tahrip ettiğini göstermeye çalıştık.
İçimizden bazıları, böyle bir müdahalenin dahi pazarı engellemeyeceğini ve belki de insanlar arası ahlâksız sömürüyü engelleyeceği için arzulanır olabileceğini iddia edebilir.

Onlara en başından beri bahsettiğimiz “temel hakların” hangi kayıt ve şart altında mutlak saygıya değer olduğunu söylediğimizi tekrar hatırlatırız…
Şüphesiz herhangi bir gücün müdahalesi altında da bir “Pazar” oluşturulabilir. Sorun böyle bir pazarın “kapitalist” pazarla aynı olup olmayacağıdır.

Yani zararsızlık ve rıza ilkelerinde devletin dahi müdahale edemediği, ancak insanların bu ilkelere uymasına nezaret ettiği bir pazarla, devletin insanların alışverişlerine sürekli doğrudan veya dolaylı karıştığı bir pazarda rıza ve Zarasızlık kendilerine yer bulabilir mi?

Devletin müdahalesinin insanlara verdiği mesaj şudur:
“Daha öne davranışlarında zararsızlığı ve rızayı gözetiyordun. Ellerinde hiçbir müeyyide gücü olmayan sıradan insanların haklarına riayet etmek yerine artık bana itaat edeceksin!”

Çoğu zaman ancak kınama mekanizmasından başka bir kısıtlayıcılığı olmayan “kendiliğinden doğmuş adil davranış kurallarının” yerine çok daha hızlı ve şiddetli bir cezalandırma mekanizması koyan devlet, bu şekilde farkında olarak veya olmayarak ahlâkı tahrip eder.

Çünkü bu şekilde ahlâkı bir “tercih”, bir iradî eylem olmaktan çıkarır. Çünkü ahlâkın temeli olan temel hakların korunmasını sağlayan fert iradesini ve toplumsal mutabakatı hiçe saymış olur.

Devletin müdahil olduğu bir düzende, gözetilen şey haklar değil, ancak devlet rızası olabilir. Devletin mutlak zararsızlıkla hükmeden bir âdil Tanrı olmadığı hakikati gün gibi ortadayken de başkalarının haklarına saygı yerine devlet rızasını kazanmaya yönelen davranış da ahlâkla bağdaşamaz.

Dolayısıyla bir şeyleri düzeltmesi için devletin sürekli müdahil olmasını isteyenler sadece faydacı açıdan değil, ahlâkî açıdan da büyük bir çıkmazdadırlar.
Bugün dünya üzerinde kendisine “kapitalist” diye hakaret edilen ülkeler, kapitalizmin gerektirdiği zararsızlık ve rıza ilkelerinin çiğnendiği ve ancak devletin izin verdiği kadarıyla üretim ve mübadele yapabilen ülkelerdir.

Bugün dünyada şahit olduğumuz durum, devletlerce ifsat edilmiş piyasalardan ibarettir. Satın almak istediğim malla ilgili satıcı rızasından başka bir sınırlayıcı olmaması gerekirken bir devletin, istediğim malı almama o malla ilgili keyfi bir sınırlama getirmesi durumunda, alıcı olarak ya mübadeleden tamamen vazgeçmeli veya, alışverişimi engelleyen devleti “razı etmeliyim”.

Bundan dolayı nerede bir “yolsuzluk” görürseniz orada mutlaka devlet müdahalesini de bulacaksınız. Tekstil ürünlerine kota koyan “devletin”, silâh tacirlerine sınırları nasıl açtığına baktığınızda kendimize şunu sormalıyız: “ İstediğimiz mallar hakkında keyfi sınırlamalar, kısıtlamalar getirirken, kendi istekleri için hiçbir kayıt ve şart gözetmeksizin “ticaret” yaratabilen bir “devletin”, bir şeyleri paylaştırarak adalet sağlayabileceğine gerçekten güvenebilir miyiz? Böyle bir devletle rıza ve zararsızlığın gözetildiği bir pazarı yaşatmak mümkün olabilir mi?”








Hiç yorum yok: