20 Temmuz 2009 Pazartesi

Soldan Medet Umulabilir mi?



“... Sol olmak için, sivil, demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi ve barışçı olmak ön koşuldur…”
Bu cümle, pek severek okuduğum Engin ARDIÇ’ın nedense vazgeçemediği solculuğun, son ümidi olarak gördüğü bir siyasetçiye ait.

Sol olmak için neler gerekiyormuş bir bakalım:
Bir kere “sivil” olunacak. Yani? İş/maaş güvenceleri ve yargılanma imtiyazına sahip sınıftan olunmayacak!

Peki ama “sol” denen şeyin mümeyyiz vasfı, mülkiyetin kamu/devlet tarafından tasarrufu değil miydi? Yani sol en nihayetinde “üretim araçlarının” mülkiyetinin kolektifleştirilmesini savunmak demek değil miydi? İyi de bu kolektifleştirme nasıl olacaktır? “Sivil” insanların, torna tezgâhlarını, beyinlerini, gönüllü olarak “halka” hediye etmesiyle mi? Böyle bir şey asla olamayacağına göre birilerinin bunu yapmaları için onları ”ikna” etmesi gerekmektedir.
Mülkiyetin örgütlü bir zor kullanıcılar grubu vasıtasıyla ( Bir dakika! Örgütlü zor kullanıcılar grubuna “devlet denmiyor muydu?) alenen gaspı fikri artık solcuları bile utandırdığından “sosyal demokrasi” denen melez ucubeyi ortaya attılar.

Aslında yapılan iş gene aynı ama bu sefer, kerameti kendinden menkul komiternler, Sovyetler vs yerine mülkiyet gaspı halkın kendi onayı ile yapılıyor. Yani insanlara kendi oyları ile mülkiyetlerinin devletçe gasp edilmesine rıza göstermeleri empoze ediliyor. Eh neticede zenginin arabasından, işyerinden, müşterisinden elde ettiği gelirinden alınan yüksek vergi için “halk” karar verdiğine göre de meşruiyet sorunu çözülmüş oluyor.

İster Stalinist zorbalıkla ister oy mekanizmasıyla olsun, mülkiyet üzerinde nihai anlamda, elindeki silahlı güce dayanarak hak iddia eden ir devleti savunan adamlar da bize solculuğun şartının “sivil olmak” olduğunu söyleyebiliyorlar.



Bundan sonra gelen “demokrat” sıfatı da oylama mekanizmasının işletilmesinden öte bir anlam taşımıyor. Neye niçin oy verdiği hakkında tam bir kanaati olmayan kalabalıklarının sadece oylarından dolayı kadir-i mutlak bir mega-fert olarak kabul edilmesi acaba doğru veya meşru bir demokrasi telâkkisi midir?


Burada dikkat merkezimiz, kitlenin yaygın cehaleti değildir ama kadir-i mutlak sayılıp sayılamayacağıdır. Oy mekanizması var olan gerçekleri yok edip yerine yenilerini koymaya yeter mi? Ülke nüfusunun kahir ekseriyeti mülkiyetin ilgasına evet dese, bu mülkiyet hakkının ortadan kaldırılabildiği anlamına mı gelir meselâ? İşte bu solcu siyasetçinin bize bir üstünlükmüş gibi sunduğu solun “demokratlığının” çarpıklığı ve vahşeti burada saklıdır.
Bundan sonra gelen “özgürlükçülük” sıfatı yukarıda açıkladıklarımıza bakıldığında zaten tam bir tenakuz ve komedidir. İnsanların mülkiyetlerine devlet vasıtasıyla el atabilecek, bürokratik gaspı kutsayan bir grubun özgürlükten bahsetmesi ne kadar anlamlıdır?

“Eşitlikçi ve barışçı” sıfatları da aynı mide bulandırıcı nükteden nasibini alıyor. “Eşitlik” solcu için nedir? Kanun önünde ayrımsızlık mı yoksa gelirlerde aynileşme mi? Bu ikisi aynı anda sağlanamaz. Çünkü kanun önünde ayrımsızlık, yetenek, gelir ve refah farklılıklarını zımnen tabii kabul etmektir. Oysa gelirlerde eşitlemeye gitmek ancak bu farklılıkların getirileri üzerinde resmî bir gasp mekanizması kurmakla mümkündür. Dolayısıyla solunun eşitlikçi olduğunu söylemesi sizin mülkiyetinizi gasp edeceğini beyan etmesi demektir. Gasp ile karakterize bir ideolojinin mensubunun, kendisini bize medeniyetin nirengi noktası olarak sunması utanmazca bir kibirdir.


“Barışçıdan” ne anlamamız gerekir peki? Barış salt bir çatışmazlık hali midir? Yoksa gönüllülüklere dayalı bir uyum hali midir? Sol ideolojinin, insanın varlığına yönelik gasıp ve saldırgan anlayışı zaten “uyumun” olmadığına dayanmaktadır. Sol söylemin temelinde sınıf çatışması vardır, insanların menfaatlerinin sürekli çatıştığı kabulü olmaksızın zaten zor kullanıcı ile eşitlikçi bir barış sağlama hayali kuramazsınız. Oysa barış gerçekte, insan toplumunda genel şekilde egemen olan gönüllü uyumun halidir. Eğer bunun aksi vaki olsaydı, yani çatışma egemen olsaydı dünyanın en güçlü polis teşkilatı bile yağmanın ve katliamın önüne geçemezdi. Polisin varlığı, uyumun kural, uyumsuzluğun/ ihlalin istisnai olmasının delilidir.

Dolayısıyla bir solcunun bahsettiği “barış” ile sizin anladığınız barışın birbiriyle ilgisi yoktur… Sovyet hapishanesinde herkes sessizdi. Solun arzuladığı barış herkesin her türlü uzlaşmazlığa karşı devlet eliyle “gönülsüzleştirildiği” bir mecburi suskunluk halidir.

Engin Ardıç, bu solcu liderin samimiyetle özgürlükçü olduğuna inanıyor olsa gerek. Nitekim yazıyı okuduğunuzda solcu liderin mesela başörtüsü konusunda aslında samimi bir özgürlükçü tutum takındığını da görebilirsiniz. Mesele şudur: Bu tutum solun tabiatına uyumsuzdur. Bunun yanı sıra kılık kıyafet hürriyeti, ifade hürriyetinin bir kısmıdır Mülkiyet hakkını gasp ederek insanların kıyafet hürriyetini tanımak “yarı hırsız”, “yarı katil” olmak gibi bir şeydir ki eşyanın ve efkârın tabiatı icabı bu tip yarım yamalıklıklar mümkün değildir. Mümkün kılmaya çalıştığınız yerde elinize geçen tek şey ahlâksızlık ve şiddet olacaktır.

Dolayısıyla herkesin durmadan arayıp da bir türlü bulamadığından bahsettiği “gerçek” sol, gaspın ve katliamın en çıplak halinden başka bir şey değildir, umalım ki daha uzun yıllar bir daha yüzünü göstermesin. Zira zayıflatılmış hali bile toplumuzu germeye ve fakirleştirmeye fazlasıyla muktedir.

Mobbing “Çalışma Hakkına” Bir Tecavüz müdür? Emeğin Tabiatına Dair Bir Marksist Dezenformasyon


Marksist pratiğin son zamanlarda rastladığım “zihin bulandırma” örneklerinden biri de Radikal 2’de 12/07/2009 tarihinde çıkmış ve internete aktarılmış şu satırlar:


“…Mobbing en genel ifadesiyle, çalışanı iş yaşamından dışlamak amacıyla yapılan sistemli psikolojik saldırılar bütünüdür. Temelde çalışma hakkına yapılan bir saldırıdır! Emek örgütlerinin en temel görevlerinden biri de, hem yasal mevzuatla hem de toplu sözleşmelerle, çalışanların iş güvenliğini ve sağlığını geliştirmek, korumak için mücadele etmektir….”(1)
Merak edip internette araştırdığımızda ise karşımıza şu satırlar çıkıyor:


“….Mobbing duygusal bir saldırıdır. Yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden, taciz, rahatsız etme ve kötü davranış yoluyla herhangi bir kişiye yönelen saldırganlıktır. Kişiyi iş yaşamından dışlamak amacıyla kasıtlı olarak yapılır. Kişinin saygısız ve zararlı bir davranışın hedefi olmasıyla başlar. İşveren ima ve alayla, karşısındakinin toplumsal itibarını düşürmeye yönelik saldırgan bir ortam yaratarak kişiyi işten ayrılmaya zorlar. Bir araştırmaya göre mobbing, kâr amacı gütmeyen kuruluşlarda, okullarda ve sağlık sektöründe daha yaygındır. Yüksek işsizlik oranları ve dolayısıyla çalışanın değersiz görülmesi mobbingin artmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak her işyerinde ve her türlü kuruluşta rastlanabilir. Organizasyon bozukluğunun daha fazla olduğu işyerlerinde, disiplin getirmek, verimliliği artırmak, refleksleri koşullandırma (askeri disiplin) öne sürülerek yapılmakta ve meşrulaştırılmaktadır….”(2)


Radikal 2 ‘den aktardığımız satırlarda çalışanın iş hayatından dışlanması tavrının genel psikolojik analizi yapılmamış. Dolayısıyla mobbingi genel bir “emek düşmanlığı” olduğu kanaati yaratılmaya çalışılmış. Oysa gerçek böyle değil. “zorbalık” olarak da adlandırabileceğimiz bu tutumun yöneldiği kişilerin genelde, bağımsız kişilikli,ilkeli, çalışkan ve kaliteli kişiler olduklarını görüyoruz. Üstlerine göre bariz üstünlükleri olan kişilerin bu zorbalığın ilk hedefi olmaları neredeyse bir kural halini almış.
İnternetten yaptığımız yüzeysel araştırmada, mobbingin daha ziyade “kâr amacı gütmeyen” kuruluşlarda yaygın olması durumunu da bir başka dikkat çekici bulgu olarak aklımızın bir köşesine yazmalıyız.
Bu temel tespitleri yaptıktan sonra “çalışma hakkı” diye bir şeyin olup olmadığına bakmalıyız. Zira yazarımıza göre “mobbing”, bu hakkın ihlali anlamına geliyor. (Bundan sonra bu kelime yerine “zorbalık” kullanılacaktır.)


Her şeyden önce “çalışma hakkı” denen sözde hakka konu olan şey emektir. “çalışma hakkından” murat emeğin mutlak değerinin kabulünden başka bir şey değildir.
Marksist okulda, emek, değerin temelinde yatan dolayısıyla değiştirilemez, bir mütemmim cüzdür. O, belirlenmez, yalnızca belirler. Dolayısıyla sübjektif olamaz. Dolayısıyla o metafizik bir mutlaklık olarak bütün metaların özünü oluşturan şeydir.
Gerçekten böyle midir? Yani emek “mutlak” bir değer taşır mı? Emeğin mutlak değer taşıması demek onun her halükârda birileri tarafından ödenmesi anlamına gelir. “Çalışma hakkının” nicel anlamı budur.

İşçinin(emek) olmaması halinde malların üretilemeyeceği tezi Marksist okulca sıkça dile getirilir. Buna göre kapitalist her şeyini işçiye borçludur.
Kim ne derse desin bugün “kol emeği” harcayan işçiler dahi belirli ustalık gerektiren işler yaparlar. Bu ustalık farklılaşmasının sebebi nedir? Neden her işçi forklift operatörlüğü yapamaz? Neden forklift operatöründen torna tezgâhın çalıştırmasını beklemeyiz? Neden bir sıvacıyı tesisat işine vermeyiz?

Bunun sebebi, bu işlerin yapılması sağlayan üretim faktörlerinin kullanılması için bir iş bölümünün gerekmesidir. Çünkü her biri farklı şekilde çalışan üretim faktörlerinin, araçlarının işletilme bilgisi maalesef herkesin beyninde bir içgüdü halinde hazır bulunmamakta, bu bilgilerin edinilmesi gerekmektedir. Bu durumda aynı araçları kullanan işçiler arasında da bir beceri, tecrübe farklılaşması yaşanacaktır.

Peki ama işçilerin, emeklerini, üzerinde kullandıkları araçlar nasıl meydana gelmektedir? Bunlar işçilerin daha önce hiç düşünmedikleri, müteşebbislerin ferdî yaratıcı zekâlarından meydana gelmiş araçlardır. Bu araçların yaratılması sayesinde işçiler, kullanılacak, dolayısıyla emek sarf edilecek mallarla buluşur. Bu araçlar olmaksızın ne işçiden ne de onun emeğinden bahsedilebilir. Dolayısıyla işçiye çalışma fırsatı veren, onun üzerinde çalışacağı araçları sağlayan müteşebbisler ve kapitalistlerdir. Görüldüğü gibi işçi bir üretim sürecinin temeli değil ancak faktörlerinden biridir.


Emeğin üretimdeki yerinin özelliklerine bakarak Menger’in “Mal olmanın genel şartlarını” üretim faktörlerine göre yeniden düşündüğümüzde:
Üretimin bir beşeri ihtiyaca yönelik olması
Bu ihtiyacın tatminiyle ilgili olarak üretimdeki faktörlerinin nedensel bir ilişkinin bulunması
Bu ilişkiye yönelik bir ilgi
Bu faktörlerin ihtiyacın tatminine yönlendirme ye yetecek kadar kontrol etmek şartlarını taşıyan her bir faktörün iktisadî bir mal olduğunu görürüz.(3)

Dolayısıyla emek, bir üretim faktörü olarak aynı zamanda bir maldır! Emeğin bir mal olması durumu yalnızca bu şartlara uygunlukla değil aynı zamanda, onun kişinin, niteliğini değiştirebildiği ve istediğinde mübadeleye sokabildiği mülkiyeti olması yönüyle de kavranabilir.
Emeğin,her bir ferdin mülkiyetindeki bir mal olması durumu, onun hem sahibi tarafından istendiğinde arz edilebilmesini hem de diğer fertler tarafından talep edilip edilmemesi durumunu ortaya çıkarır. Eğer insanlar sizin hangi dalda emek arz edebileceğinize dair bir bilgiye sahip olamazlarsa onu sizden talep edip etmemeleri de söz konusu olamaz. Dolayısıyla emeğin bir mal olarak mutlak bir değer taşıması ve gene dolayısıyla arzıyla ilgilenmeyen insanlarca ödenmesi söz konusu değildir. Emeklerinden yararlanmak istediğiniz insanlara, onların kabul etmeyeceği bir emekle ödemede bulunamazsınız.


Buradan gördüğümüz gibi “çalışma hakkı” diye bir hak yoktur. Aslında bunu “hak” tanımına bakarak da keşfedebiliriz. Hak, “Başkalarınca ödenmeksizin, her birimizin insan olmak hasebiyle doğuştan gelen, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez menfaatlerimizdir.”


Oysa emek, “hakkın bu özelliklerinin hiçbiriyle bağdaşmaz. Emek ancak, başkaları onu ödemeye rıza gösterdiğinde bir menfaattir. Başkalarını öldürmeksizin yaşayabiliriz, hırsızlık etmeden geçinebiliriz, başkalarını köle etmeden istediğimizi yapabiliriz. Ama başkasını ödemeye razı etmedikçe çalışmayız.
Kısacası “çalışma hakkı” diye bir hak yoktur. Çalışma hakkından bahsettiğimizde, pamuk şeker satıcılarının arzının da mutlak talep bulmasından bahsetmekteyiz demektir.


Zorbalığın daha ziyade, “kâr amacı gütmeyen” kuruluşlarda görüldüğüne dair bulguya baktığımızda bu tip kuruluşların iktisadi mantığa ne kadar aykırı olduklarını da dikkate almalıyız. Zira ekonominin veya insan eyleminin tabiatına aykırı şekilde var edilen bu kuruluşlarda “sorumluluk” bilinci zayıflamaktadır. Çünkü bu kuruluşlarda “sorumluluk”, “kâr amacı güden” kuruluşlardaki gibi parasal olarak “ölçülememektedir”.


Özel sektörde kurallar, parasal kayıpların ölçüsüne göre hemen hemen sekmeden işletilirken bürokrasinin kurumlarında “ilişkiler”, “yakınlıklar” belirleyici olmaktadır. Emeği bir mal olarak kabul eden kapitalist sistemde emek, sanıldığının aksine en az israfla kullanılmaktadır.


Oysa bürokratik hiyerarşinin her şeyden önemli olduğu “kâr amacı gütmeyen veya bürokratik diğer kuruluşlarda emeğin gerçek maliyeti hesap edilememekte ve bu yüzden de israfı akıl almaz seviyelere çıkabilmektedir. İş ve maaş güvencesine sahip memurlarımızın hayatlarından bir türlü memnun olamamalarının altında, kendilerinin, işleriyle ilgi hiçbir değer taşımadıklarına dair bir aşağılık kompleksinin yatıp yatmadığına ciddi şekilde eğilmek gerekir.


Zorbalık, emeğin nicel değerlendirmesini yok etmek için Marksistlerce istismar edilen bir kavram gibi görünmektedir. Bağlamından saptırılarak emek arzı konusunda işçiyi sorgusuz sualsiz bir diktatör yapmak için kullanılmaktadır. Emek talebini yok etmek, iş bölümünü ortadan kaldırmak ve emek piyasasını sendikaların keyfine bırakmanın bir bahanesidir.



Marksist saptırmaların zararı, emek piyasasında, işverende yaratabileceği paranoya sonucunda emek arzında kaliteden ziyade “uyumluluğun” aranması olacaktır. Eğer Marksist istismar aynı ısrarla sürdürülürse yaratıcı zekânın getireceği verimliliğin yerini, “uyumluluğun” getireceği düşük maliyet endişesi alacaktır. Sendikaların zorbalığına uğramamak için işverenler muhtemelen daha az ve daha uyumlu personel istihdamına yöneleceklerdir. İstihdama verilebilecek en büyük zarar, emeğin gönüllü mübadelesinin yerine, emek arzının diktatörlüğünü koymaya çalışmaktır.
1- http://www.facebook.com/ext/share.php?sid=115171798120&h=tROL7&u=UNKdK&ref=mf
3- Menger, Carl; “iktisadın Prensipleri”; 2009; Liberte; Shf:1-2

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Etnik Irkçıların Köylü Kurnazlığı



Aslında Diyarbakır belediye başkanı lafı ağzından kaçırmıştı.Bölgenin su ve doğal kaynaklarının “özerk kontrolünden” bahsetmişti.

Tam da bunu tamamlarcasına Leyla Zana, “Kürt halkının üç önderi vardır, bunlar Abdullah Öcalan, Barzanive Talabani’dir!” diye bağırmıştı.
Yani?

Yanisi şu: Bölgede Kürt çetelerini koruyan ABD varlığı devam ettiği müddetçe bu arkadaşlar, Türkiye’de suyu, Irak’ta petrolü kontrol edip bir tür Kuveyt olmayı falan hayal ediyorlardı.
Türk adından bağımsız bir şekilde hareket edebilmek için de bağımsızlığa giden meşru bir yol bulmaları gerekiyordu o da liberal haklar teorisiydi onlara göre. Tabii bunu yaparken aslında şiddet kullanmamalı ve dönüştürmek istedikleri yapının içinde kalmalıydılar ama Marksist kökenden gelmeleri ve gerçek anlamda hiç şehir tecrübeleri olmamasından dolayı, ellerine silâh alarak her istediklerini kabul ettirebileceklerini sandılar.
Türk Marksistleri zaten toplumu silâhla düzeltmek tecrübesini iyi bildikleri ve bunların da kökeni Marksist olduğu için gıkını bile çıkarmadı. Türk liberallerinin, kendi ideolojilerini silâhlı kalkışmaya alet edilmesine ses çıkarmamaları ise yepyeni bir vatansızlık örneğiydi.
Bugün büyük şehirlerde kendi çevrelerinde bir korku halesi yarattıkları doğru…
Bundan da gurur duyuyorlar.
Bilmedikleri bir şey var: Toplumu bu şekilde tahrik etmeye devam ettiklerinde, ellerine geçecek şey “hak” olmayacak. Çünkü tercih ettikleri yol ve yordam “hakkın” elde edilmesine uygun değil!
“Hak” elde etmek için komşunuzu sürekli tedirgin ederseniz alacağınız cevap “evet” değil, dışlanmak olacaktır. Etnik ırkçılar, toplumun doğal yapısını bozarak “barış” elde edebileceklerini söylüyorlar ama bunun koskoca bir yalan olduğunu da biliyorlar. Buradaki barış, koskoca Türk toplumunun sırf korku yüzünden etnik ırkçılığın isteklerine tepkisiz kalması demek.
Seçtiğiniz yolun sonuçlarından kurtulamazsınız. “Su testisi suyolunda kırılır” atasözümüz beyinsizlere anlatmak açısından gayet özettir.

Netekim bölgeden ABD askerlerinin çıkacağı kesinleştiğinden bu yana Kuzey Irak yönetiminin etekleri tutuştu ve kendi sitesinde sürekli hakaretler yağdırdığı Türk’ten başka dostunun olmadığını anlamış görünüyor. Geçen günlerde Türkiye ile birleşmekten bahsediyordu Kuzey Irak yönetimi.
Umalım ki sorumsuzluğun cevapsız kalmayacağını anlasınlar.

Nasıl Bir çocuk Edebiyatı? Şiddetsiz Ütopyalarda Çiçek Yetiştirmek mi?

Bu sabah küçük kızım benimle konuşmak istediğini söyledi, mutfak balkonunda karşılıklı oturduk, sabah serinliğinde birbirimize hikâye anlattık.

Benim hikâyemde deniz seyahatine çıkan bir ailenin yunuslarla karşılaşması, daha sonra düştükleri kötü durumdan, yunusların onları kurtarması vardı.

Yunusların köpekbalıklarına karşı insanların yanında yer alması, sevimli suretleri ile gerilimli bir hikâyeyi mümkün olan en yumuşak şekilde anlatmaya çalıştım.
Sıra kızıma geldiğinde onun hikâyesinde yunuslar “kötü”, köpekbalıkları “iyiydi”. Üstelik birbirlerine “dönüşebiliyorlardı!

Bu konuşma önce beni biraz endişelendirdi. Sert ve vahşi bir yaratığın küçük bir çocuğun kafasında yer etmesi can sıkıcı göründü.

Çocukları şiddetten korumak için düşünülen onca tedbir boşuna olamazdı ya?
Çocukları şiddetten korumak ayrı bir konu aslında…

Mesele “çocuk edebiyatı” diyebileceğimiz metinlerde şiddetin yerinin olup olmaması gerektiği.
Şiddetsiz bir anlatı değer taşır mı?

Şiddeti salt fiziki darbeler ile sınırladığımızda, hayatın bir kıran kırana mücadele olduğu, bir uzlaşmazlıklar arenası olduğu saplantısını çocuğa dayatmak söz konusu.

Şiddet özü itibariyle bir gerilim ölçüsüdür. Zıtlıklar arasındaki mesafenin veya uzlaşmazlığın derecesidir. Dolayısıyla beklenmedik yoksunluklar, çatışan menfaatler, hayatımızı koruyan değerlerin önemi gibi konular her zaman bir fevkalâdeliğin, tezadın konusu olarak karşımıza çıkarlar.

Çocuk edebiyatı ile ilgilenenlerin genel eğilimi, çocuğun tamamen çatışmasız bir hayal alemine taşımak…

Dünyaya zarar vermemenin asloduğunu anlatmak şüphesiz önemli. Burada atlanan önemi nokta, bunun önce aile içinde öğrenilmesi gerektiği…

Şiddetsiz bir edebiyatın aynı zamanda kahramansız bir edebiyat olacağı daima gözden kaçırılıyor. Değerlere sahip çıkan ve onların haklılığını daima gösterebilen bir kahraman olmaksızın “barışın” veya “kardeşliğin” önemi nasıl anlatılabilir?

Çocuk edebiyatı duyarlılığında en temel yanlış, çocuğun muhakeme yeteneğini yok saymak. Onun kendince bir değerlendirme yapamayacağını düşünmek. Elbette bu melekeleri yaşlarına, aldıkları aile terbiyelerine ve uyaranlara göre değişiklik göstermekte.

Çocuğu şiddetten uzak tutmak adına ölümün, çatışmanın hiç olmadığı bir hayal dünyasına sürüklemek onu sağlıklı kılar mı? Sanırım üzerinde anlaşılamayan temel konu bu.
Mutlak şiddetsizlik eğilimi, çocuğu korumak için ideal gibi görünse de aslında büyüklerin bir terbiye kolaycılığı gibi görünüyor. Çelişkinin gayrı tabii bir şey olduğunu öğrenmeleri için onları çelişkiden uzak tutmamız çare olamaz.

Evlerinde doğru ebeveyn ilişkisini gören çocuklar için çatışma veya çelişki geçici ve baş edilebilir bir şey olacaktır. Bu tip durumlar, onlar için “kahramanın” aşabildiği geçici fevkaladelikler olarak belirecektir. Onlar çatışmanın mutlak olmadığını bileceklerdir. Evlerindeki tebriye durumunu göz ardı ederek çocuklarımızı gerilimden uzak tutmaya çalışmak, on ancak hayata hazırlıksız bırakmak demek olacaktır.

Oysa bütün masallarda hayat ve ölüm, zafer ve mağlubiyet iç içedir. Kötülerin cezalandırılmasından veya öldürülmesinden bahsedilir.
Yapılması gereken onlara saf barıştan oluşmuş, pamuk şekeri bir dünya anlatmak yerine, doğru davranışın, her türlü çatışmada üstün geleceğini anlatabilmektir.

14 Temmuz 2009 Salı

KERKÜK KATLİAMI'nı Untmayalım!

KERKÜK KATLİAMI (14-16 TEMMUZ 1959)
14 Temmuz 1959 günü geldiğinde, şehir yüze yakın zafer takı ile süslenmişti. O gün yapılacak şenlik ve törenler için şehir, adeta büyük bir bayram hazırlığı yaşamıştı. Günlerce süren bu hazırlıklar tamamlanmış, çoluk-çocuk, küçük-büyük, kadın-erkek bütün şehir halkı milli kıyafetler içinde, o gün kutlama töreninin başlamasını bekliyordu. Kavurucu sıcakların biraz azalması üzerine, akşam saat 18.00'den itibaren halk cadde ve sokakları doldurmağa başladı. Giyilen rengarenk milli kıyafetlerle halk, bayram sevinci içerisinde türküler söylüyor, milli oyunlar oynuyorlardı. Saat 19.00'da ise, resmigeçit başladı.


Resmigeçidin ön sıralarında yer alan kişiler arasında Belediye Başkanı Maruf Berzenci ve komünist olan resmi yöneticiler ile İleri Gençlik, Barış Severler, Devrimci Öğretmenler ve Halk Mukavemet Teşkilatı gibi komünist kuruluşlar ve yüzlerce militan vardı. Bu arada, belirli bir plana göre hazırlanmış olan militanlar, gericilik, turancılık ve faşistlikle suçladıkları Türkler aleyhine çeşitli sloganlar atıyorlardı. Saat 19. civarında ilk silah sesleri duyuldu ve Türkler yer yer saldırıya uğradı. İlk olarak Türklerin oturduğu 14 Temmuz Kahvesi'nin sahibi Osman Hıdır, atılan kurşunlarla şehit edildi; ayaklarına ipler takılarak, bir motorlu araca bağlandı ve sürüklenmeğe başlandı.


Silahsız ve sadece cumhuriyetin ilanının birinci yıldönümünü kutlamağa çıkmış bulunan Türkler, otomatik silahların taraması ile dağılmaya başladı. Kadınlar, çocuklar panik içinde koşuşmağa ve şaşkınlık içinde sığınacak yer aramağa koyuldu. Böylece 3 gün 3 gece süren ve tarihe Kerkük Katliamı olarak geçen soykırımı başlamış oldu. Halkın panik içinde köşe bucak saklanmağa çalışması üzerine, 2'nci Tümen Komutanlığı'nın emriyle sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ancak çok geçmeden, bu yasağın sadece Türkler için ilan edilmiş olduğu anlaşıldı. Daha sonra Türk toplumunun ileri gelenleri, 2'nci Tümen Komutanlığı'nca istendikleri gerekçesiyle, evlerinden alınarak,Kerkük kışlasına götürüldü. Burada kurulan sözde halk mahkemelerinde, beş-on dakika içinde yargılanarak, kurşuna dizildiler.

Ordu, polis ve sivil teşkilatlar ile komünist partinin üyeleri elele vererek, evlere baskınlar yaptılar ve yüzlerce Türk'ü tutukladılar. Bir kısmını barakalara doldurarak, süngü ve dipçiklerle katlettiler. Evlerinden alınan bazı Türk liderleri, ailelerinin gözleri önünde makinalı tüfeklerle şehit edildiler. Daha sonra ayaklarına ipler takılarak, motorlu araçlarla cesetleri sokak sokak sürüklediler. Irak Türklerinin değerli evlatları olan Ata Hayrullah ve kardeşi Doktor Yarbay İhsan Hayrullah'a bu şekilde kıydılar. Bazı Türk evladı da tutuklandıktan sonra, ayağına ayrı ipler takılarak, ters yönde hareket eden iki ayrı cipe bağlandı ve böylece iki parçaya ayrıldı. Bazılarının cesetleri sokak sokak sürüklendikten sonra, üzerlerinden kamyon ve traktörler geçirildi.


Daha sonra adları tesbit edilen diğer Türk aydınları da, sırayla evlerinden alındı ve aynı akibete maruz kaldı. Gözü dönmüş caniler, insanlık dışı vahşetler işlediler. Kimilerini diri diri toprağa gömdüler. Kimilerini elektrik direklerine astılar ve kızgın güneş altında bıraktılar. Kimilerinin gözlerini oydular. Ölenlerin yanısıra, binlerce Türk, çeşitli biçimde yaralanmıştı. Bu vahşetleri gören bazı kişiler, aklını kaybederek çıldırdı. Korku ve dehşet yüzünden bazı hamile kadın da çocuğunu düşürdü. Hastaneler yaralılarla doldu; tutukevleri ve hapishanelerde de yer olmadığı için, birçok okul, cezaevi haline getirildi.


Bu vahşetler devam ederken, Türklere ait mağaza, dükkân, ticaret merkezleri ve evler, çapulcular tarafından yağma edildi. Can güvenliğinin yanısıra, Türklerin mal güvenliği de kalmamıştı. Komünist ve Kürt yağmacılar tarafından talan edilen ve toplanan Türklere ait eşya ve malların, kamyonlarla kuzey bölgelerine taşındığı görüldü. Kerkük Katliamında şehit edilen Türklerin arasında, adları tesbit edilenler şunlardır: Ata Hayrullah, İhsan Hayrullah, Kasım Neftçi, Selahattin Avcı, Mehmet Avcı, Cahit Fahrettin, Osman Hıdır, Emel Muhtar Fuat, Cihat Muhtar Fuat, Nihat Muhtar Fuat, Nurettin Aziz, Abdullah Bayatlı,İbrahim Ramazan, Abdulhalik İsmail, Hasip Ali, Cuma Kamber, Kâzım Abbas Bektaş, Şakir Zeynel, Hacı Necim, Enver Abbas, Adil Abdülhamid, Züheyir İzzet Çaycı, Fethullah Yunus, Kemal Abdulsamed ve Seyit Gani Nakip.

İnsanlık tarihinde benzeri görülmemiş bu kanlı olayların duyulması, bütün Irak'ta büyük yankı uyandırdı ve şok etkisi yarattı. Irak'ın dışında duyulan bu soykırımı haberi, dış basında ve radyolarda geniş biçimde yer aldı. Şam, Kahire, Beyrut ve Londra'da da duyulan Kerkük Katliamı'nın haberlerine Türk basını da geniş yer verdi. Kerkük Katliamı'nın iç ve dış kamuoyunda tepki ve nefret uyandırması üzerine, General Kasım 20 Temmuz'da Bağdat'taki Mar Yusuf Kilisesinde söylediği nutukta, soykırımı hareketini telin etmek ve sorumluları kınayarak, suçluların ağır biçimde cezalandırılacaklarını bildirmek zorunda kaldı. Kasım, katliamın maksatlı olarak tasarlanmış olduğunu ve sorumluların mahkemeye verileceğini ilan etti.

12 Temmuz 2009 Pazar

Türkiye’de Liberallerin Fikrî Donmuşlukları




“Batıdan tercüme malumat ezberciliği” önceleri sadece Türkiye solunun problemi gibi görünüyordu.
Bu ezberciliğin en büyük zaafı batı ideolojik kaynaklarının, batı kültür tarihinden ne kadar etkilendiğini bilmemeleriydi.




Meselâ kapitalizmin bir numaralı etik müdafii Ayn RAND’ın ABD tecrübesine ne kadar bağlı olduğunu, kapitalizmi sadece enternasyonal bir değer olarak değil aynı zamanda Amerikan ulusunun bir değeri olarak gördüğünü hiç görmemişlerdir.




Ve yine meselâ Alman-Avusturya kökenli liberal düşünürlerin milliyetçilikle ilgili beyanlarının kültürel tarihine hiç dikkat etmemişlerdir. Bu düşünürler için milliyetçilik ancak NAZİ zulmünün aklayıcısı bir toplumsal histeriydi. Ama onlar dünyanın geri kalanında, milliyet duygusunun nasıl tezahür ettiğini bilmiyorlardı.




Oysa ülkelerinden kaçıp da sığındıkları Anglo sakson dünyasında meselâ İngiltere’de İngilizliğin sembollerine uyum sağlarken bu sembollerin nasıl asırlardır kıskançlıkla korunduğuna hiç şaşmadılar. Popper kraliçenin huzurunda Anglosakson dünyasına adım atarken bu seremoninin İngiliz olmanın anlamı olduğunu acaba fark etmiş miydi?




Liberaller, modern devletin oluşumuna dair gayet akılcı izahlar getirilerken aynı şeyin toplumların uluslaşma tanımlarında nasıl bir değişime yol açtığı konusunda hiç kafa yormamışlardır. Maalesef görebildiğimiz kadarıyla batılı liberaller de aynı noksanla maluldür. Bütün entelijansiyası batıya taabiyetle karakterize Türkiye gibi bir geri kalmış bir memlekette de elbette toplumsal değişimlerle ilgili özgün fikirler üretilmesi imkânsızdı. Bu hem batıya muhtaç olmak, hem entelektüel profesyonelizmin getirdiği fikri donmuşluk hem de bu donmuşluğu besleyen fikri “kastlaşmayla” beslendi.




Bu fikir donmuşluk o kadar kutsandı ki bütün entelektüel faaliyet, “büyüklerin” eserlerinin naklinden ibaret sayılmaya başlandı.Oysa bu eserlerin toplumsal yapımız açısından yorumu hiç yapılmadı. Milliyetçiliği NAZİZMden ibaret sanan Hayek milliyetçilere karşı kullanılırken, onun toplumsal değişmenin kendiliğindenlik fikrinin uluslaşmayla ilgisinin kurulmasına hiç çalışılmadı. Çalışılması da imkânsızdı. Çünkü maalesef liberal okumuşlar da memleketin diğer donmuş zihinli, profesyonelist, kast mensuplarından farksızdı.




Hal böyle olunca mesela “millet”, “etnisite” farklılığına da bakılmadı. Bu konuda belirleyici olanlar ezelden enternasyonalist olan sosyalistler oldu. Liberallerin bütün yaptıkları, sosyalistlerin “ulus” ve milliyetçilik tanımlarını “hümanizm” diye benimsemek oldu. Bu konuda liberallerin sosyalistlere göre gizli bir aşağılık kompleksine kapıldığı gibi bir izlenimden bahsetmeliyiz.




Liberaller, tarihi Fransız İhtilali’nden başlatan sosyalistlerle aynı şeyleri söylemekte beis görmediler. Bu belki kestirmeden bir hümanizm, zahmetsiz ve etik bir vatansızlık için meşruiyet sağlıyordu ama toplumların, Fransız İhtilali’nden önceki durumlarını, uluslaşmanın gerçek aşamalarını anlamalarını sağlayamıyordu. Zaten bunu anlamak da liberaller için gereksizdi. Çünkü onlar etik geçerliliği kabul edilmiş bir enternasyonal fikir elitinden ayetlere iman ederek görevlerini yerine getiriyorlardı.




Liberallerin devletçilik muhalefeti ezberleri açısından oldukça tutarlıdır. Buna mukabil, devletin de “dönüştürülebilir” olduğu dolayısıyla kötülüklerinin giderilebilir olduğu ısrarla görmezden gelinmektedir.


Bu, devletçe yapılan bazı yanlışların tarihsici bir kinle adeta değiştirilemez mutlaklar olduğu kanaatini yaratmakta ve bu kanaat de ülkemizdeki etnik ırkçılık ve etnik terör yanlılarınca gayet güzel istismar edilmektedir.


“….Barışçıl uluslar arası işbirliği kendilerinin ve milliyetçilerin hedefledikleridir: uluslar arası işbirliğinin çatışmadan çok daha uygun bir araç olduğuna inanmaktadırlar. Milliyetçilerin iddia ettiklerinin aksine, liberaller yabancılar lehine kendi uluslarının çıkarlarına ihanet etmek için barış ve serbest ticaret taraftarı değildirler. Tam tersine kendi uluslarını daha zengin yapmanın en iyi aracı olarak barış ve serbest ticareti görmektedirler. Serbest ticaretçiler ile milliyetçileri ayıran şey amaç değil, her ikisinin de ortak amacı elde etmek için tavsiye ettikleri araçlardır…”*


Mises’in bu satırları Türk liberalleri açısından çok uyarıcı cümleler ihtiva etmektedir ama donmuş malumat ezberleri, bu cümleler üzerinde düşünmelerini imkânsız hale getirmektedir.




Bu cümlelerde dikkate değer en öneli husus liberallerin “ulus” realitesini inkâr etmedikleri, ulusun menfaatini düşünmek açısından milliyetçilerden çok da farklı olmadıklarıdır. Bu cümlelerdeki bir diğer ders de milliyetçiliğin kolektivist, otokratik ve merkantilist olmasının gerekmediği, aksine eğer bunlardan kurtarılması gereğidir. Bir Türk entelektüeli için bu satırlar yalnızca milliyetçiliğin liberalizm karşıtı bir kötü olduğu anlamına gelmemelidir. Bu cümlelerden kendi dinamiklerimizi daha müspet kanallara yöneltmek için faydalanabilmelidir.




Oysa maalesef Türk liberallerinde ne böyle bir niyet ne de kabiliyet vardır. Mises gibi bir düşünürün satırlarından habersiz olmaları da mümkün olmakla beraber bu satırlardan sonra hâlâ “milletin” Fransız İhtilali’nden sonra uydurulmuş bir şey olduğunu iddia edebilmeleri inanılmaz bir taassup ve kin örneğidir. Yorumlama yetersizlikleri etnik ırkçılara sürekli istismar edilmekte ve adı Türk olan bir devletin yok edilmesi için mükemmel bir manivela olarak kullanılmaktadır.




Yorumlamamaktaki ısrarları, yorumlama yetersizlikleri ve kendilerine yakın durmaya çalışan yorumları ezberlerine dayanarak peşinen reddetmelerinin yanında etnik ırkçılığın gerek teorisini gerekse şiddet eylemlerini eleştirmek yönünde hiç bir gayret göstermemeleri Türk liberallerinin 80 öncesi Demirperde ajanlarının, yeni türleri olup olmadıklarını artık çok ciddi şekilde düşündürmekte.
*Mises,L.,;”İnsan Eylemi”; Liberte;2008; Shf;179.

10 Temmuz 2009 Cuma

Fırsat Eşitliği, Öğretim Ve Refah Seviyesi


İktisadî tartışmaların, üzerinde çok patinaj yaptığı ama asla bilhakkın tanımlanmamış bir kavramdır, “fırsat”.


Fırsat, ferdin seçimlerine bağlı edinilmiş imkânların genel adıdır.

Bu açıdan fırsat “verili” değildir, yaratılan bir imkândır.


Fırsatın “dağıtılan” bir değer olduğu yanılgısı, “sosyal adalet” yanılgısındaki dağıtımcılıkla aynı mantığı kullanır. Bu mantığa göre, adalet de fırsatlar da bir otorite tarafından “eşit” dağıtılarak toplumsal düzen sağlanır, sürdürülür.


Fırsatı kavramını fertten ayrı ve aşkın bir şeymiş gibi ele aldığımızda bu mantık tutarlıdır. Genellikle de bazılarının hayata daha şanslı başlamaları örnek gösterilir.
Hayata başlangıcımız konusunda herhangi bir irade serdedemeyeceğimize göre şansımızdan dolayı bizim suçlanmamız veya eşitlenmeye çalışmamamız saçmalıktır. Zira doğuştan sahip olduğumuz fırsatlar veya imkânlar da ancak ebeveynimizin ileriye dönük aklî yatırımlarının neticesidir. Zaten hepimiz bunun için çalışmaz mıyız? Çocuklarımızın hayata bizden daha ileri bir noktada başlaması için değil midir bütün gayretimiz?


Fırsat, ferdin neyi imkân kabul ettiğini gösteren bir seçimdir. Aynı şartlarda hemen hemen aynı özelliklere sahip görünen kişilerin, ortam şartlarından farklı yararlanmaları bunun en güzel delilidir.


Aynı yaşta ve aynı çevrede yetişmiş iki çocuğu bir çamur havuzuna bıraksak ve ellerine hiçbir kılavuz, alet bırakmasak bunlardan biri kuvvetle muhtemeldir ki çamurla kirlenmekten dolayı üzülecek ve oradan kurtarılmayı bekleyecektir. Diğeri ise gene muhtemelen içinde bulunduğu şartların keyfini çıkarmaya bakacak, çamurdan heykeller yapacak ve belki daha da ileri gidip onları satmayı düşünebilecektir. Onları satmaya başladığı anda kümülatif şekilde bir sonraki nesilde çok daha müreffeh bir yaşantının temellerini atacaktır. İki çocuğun yaşantısı arasındaki fark daha çamurdan heykel yapmayı düşünen çocuğun bu haylinin belirdiği anda başlamıştır.


Fırsat eşitlemek fikrinde dünyaya farklı zekâ ve yeteneklere sahip olarak gelmiş çocuklara aynı şekilde verilen eğitimin onar arasındaki farkları azaltacağı kanaati hâkimdir. Burada yanılınan nokta her zekâya uygun bir tek eğitim şeklinin var olmayışıdır. Bunun yanı sıra verilen bilgilerden çocukların yararlanma şekilleri önceden tespit edilemez ve kumanda edilemez. Çocuklar verilen bilgilerin bir kısmını ilginç bulup yaratıcılıkları için kullanırken diğerlerini dikkate almazlar. Buradaki seçim aslında “fırsatın” doğuş anıdır.


Çağdaş eğitim sistemlerinde öğrencilerin eğilimlerine uygun yöntemler ile ilgilerinin, yaratıcılıklarını ateşlemesi sağlanır ve çocukların kendi fırsatlarını yaratmaları sağlanır.
Bu basit bir hümanist yaklaşım mıdır? Bu yaklaşım ister hümanist, ister faydacı olsun neticesi, çocuğun yaratıcı fikirlerini bir an önce geliştirmesi sayesinde refahı yaratan ürünlerin meydana geliş maliyetini düşürmektedir.


Oysa fırsat eşitliği ile tek tipleştirilen eğitim modellerinde çocuklara bu farktan utanmaları, kendilerini geri çekmeleri öğretilirken öbür yandan, zekâlarına uymayan konularda zorlanarak hepsi ortalama bir zekâda eşitlenmeye çalışılmaktadır.


Bu moral ve teknik modelde çocukların çok azı kendi fırsatlarını seçebilmekte, gençlik çağlarında devletin belirlediği ve bu yüzden de aşırı derecede çarpıtılmış ir ekonomik düzende kendi zekâlarının ürünleri ile değil de gereken otoritelere yakınlık konusunda kendilerini zorlamakta ve tabir-i caizse büyük oranda bürokratik moronlar haline gelmektedirler.
Bir piyasada ( Ayrıca “serbest” demek ihtiyacı duymuyorum, serbest olmayan bir mübadele ortamı, piyasa olmak özelliğini kaybetmiştir.) nereden mezun olduğunuz bir dereceye kadar önemlidir. Sizi önemli kılan, işletmenin verimliliğine uygun şekilde üretip üretemeyeceğiniz, maliyetlerin düşmesine yardım edip edemeyeceğinizdir.


Oysa hiçbir diploma size yaratıcılık ve heves kazandıramaz. Memleketimizde meselâ çok sayıda mimarlık fakültesi vardır ama mimarlık ülkemizde hiç de arzu edilen seviyede değildir, yaratıcılıktan uzak, taklide dayalı ve cehaletle malul bir haldedir. Diploma yalnızca işin teknik yeterliliğine sahip olduğunuzu belgeler, o işi yaratıcı, verimli yapıp yapmayacağınızı gösteremez, sizin hevesinizi ispatlamaz. Diplomayla ressam olamazsınız, diploma sizin için senfoniler besteleyemez, diploma sizin yerinize romanlar yazamaz.
İşte fırsat eşitlemeciliğinin öldürücü, temel yanılgısı budur.


Eğer muhakkak bir fırsat eşitliğinden bahsedeceksek çocukların kendi fırsatlarını seçecekleri ve yaratacakları bir hürriyet ortamını onlara sunmalıyız. Bunun da makro seviyedeki görünümü piyasa ekonomisidir. Kendi yeteneklerine ve arzularına göre gelişmiş fertlerin her birinin kendi ödülünü özgürce arayabileceği bir ortam yaratılmazsa, piyasa verileri devletin “âkil” adamlarınca mütemadiyen çarpıtılıyorsa emek arzı ve talebi de bundan akıl almaz derecede zarar görür. İletişimi zayıf, tembel ve sosyal zekâsı tartışmalı lise mezunlarının sırtlarını devlete dayayabilmek için eğitim fakültelerine akıl etmeleri sanırım bunun en güzel delilidir. Oysa çocukların bilgiyle, öğrenmeyle ilgilenmeleri, bundan zevk almaları için her şeyden önce öğretmenlerin doğru rol modelleri olması gerekir.


Fırsat eşitliği dayatması, meselâ öğretmenliğe uygun olmayanların da “ekmek yemesi” eşitliği hümanist düşüncesi yüzünden, öğretim sistemimizi yerle bir etmiştir. Bunun maliyeti, nüfusla orantılı olarak kaybedilen iş saatleriyle karşımıza çıkmaktadır. Bu kayıp iş saatlerinin yol açtığı maddi kayıpları hesaplamamız mümkündür ve bu maliyet gelişmiş ülkelerle aramızdaki farka büyük ölçüde ışık tutacaktır.





Gerçek Hak İhlali Doğu Türkistan'da Liberaller Nerede?


İşçi Partisi güruhunu anlıyorum. Onlar ezelden komünist Çin’in sözcüleriydi. CHP güruhunu da anlıyorum, onlar zaten “Türk” adından nefret eden, enternasyonalizmi temsil ediyorlardı. Bakmayalım şimdi ellerine bayrak falan aldıklarına, özleri değişmemiştir. ÖDP deseniz, zaten onun ufku Şili’den, Venezuella’dan gayrısına kapalıdır. SHP diye bir parti var, ne iş yapar bilemiyorum. Bir de Engin ARDIÇ’ın pek bel bağladığı, yeni bir sol parti kurulmuş idi, sözüm ona özgürlükçü, demokrat falan olacakmış da darbeleri falan kabul etmeyecekmiş?( “Silâhlı propaganda ahlâksızlığı konusunda hiçbir yorum yok ama, dikkatinizi çekerim. Mesele, sınıf savaşı olunca silâh mübah…)


Sanırım Türkiye solunun belli başlı temsilcilerini saydık? Bunların ortak özelliği nedir? “millet” kavramını reddetmeleri, milliyet kavramını faşizmle, ırkçılıkla suçlamaları, karalamaya çalışmaları, etnik olan ne varsa, şiddet dahil her yönden desteklemeleri. Netekim bugün başımıza belâ olan etnik şiddetin ideolojik babası Türkiye soludur.


Bunları niye yazdık? Bunları yazmamızın sebebi, açık ve mel’un bir işgali yaşayan Uygur Türk’lerinin dertlerine karşı sol ilgisizliğin tabiliğini göstermek için…
Peki bilhassa son iki yıldır, devletçilik karşıtı olmak adına durmadan Türk devletini, kendi coğrafyasında işgalci, ırkçı, zalim diye göstermeye uğraşan liberallerin bu konudaki tutumları ne?


Elbette liberal tutum, ezilen kim var ise onun arakasında durmayı gerektirir. Üstelik bu tutum, Marksistlerinki gibi oprotünist, iki yüzlü faydacı bir mülahaza ile değil, temel haklara duyulan samimi bir saygıya dayanır, dayanmalı.


Ama maalesef, Türkiye liberalleri için “herkes için ve her zaman” geçerli olan ilkeler bir anlam taşımıyor gibi görünüyor. Onlar yalnızca Türk karşıtı bir enternasyonalizmi, hümanizm diye bize dayatıp etnik ırkçılığın “temel haklar “ düşüncesini alabildiğine istismar etmesini sağlamak dışında hiçbir iş yapmıyorlar.


Dolayısıyla, muhafazakâr eğilimli olmasını beklediğimiz, içinden çıktığı toplumun kimliğine, sosyalistlerden daha sıcak bakacağını ümit ettiğimiz liberaller, Türk ile ilgili hak ihlallerini görmezden gelirken sanırım hiçbir vicdanî rahatsızlık duymuyorlar.

Türk Milleti'ne yönelik her türlü şiddette liberaller, solculardan çok daha büyük bir vebal altında. Çünkü iş Türk’e gelince, ahlâkî temeli çok güçlü bir temel haklar düşüncesini bir kenara bırakabiliyorlar. Ama şunu da belirtmemiz lâzım. Sorun liberalizmden değil, Türkiye liberallerinden kaynaklanıyor.

Damal Sırtlarından Doğan Mucize!


Sabah'ın 4 Temmuz tarihli haberinden bir alıntı yapacağım.


Meşhur "Damal Dağı mucizesi" sebebiyle CHP lideri Baykal bakalım neler demiş?



"....İlk olarak bulut nedeniyle silüetin yarım olarak görünmesi üzerine Baykal, ''Türkiye'nin bugünkü şartlarında bu kadar. Anlayan anladı'' yorumunu yaptı.Silüetin tam olarak belirmesinin ardından ise Baykal, ''Bize gülümsedi, tam çıktı'' dedi....."


Birincisi: O bir silüet değil, gölgedir! Silüet, bir objenin arkadan ışık alarak, bize bakan tam ışıksız planının verdiği görüntüdür. Burada Atatürk bu şekilde bir görüntü vermemektedir. Yeryüzü şekillerinin belli bir açıdan ışık almaları halinde ortaya çıkan, resim dilinde "atılan gölge" denen türden bir gölgeden ibarettir.


"Ölülerden medet ummayı" çağdaşlık için leke kabul etmesi gereken, Atatürk tefsiri tekelini ellerinde bulunduranların, dağ başındaki bir gölgeden memleket ahvali yorumu yapması, bir gölgeden medet umması, bir gölgenin"gülümsediğinden" falan bahsetmesi, "Olacak O Kadar" tarzı "aptal çevirmeni" komedilerine bile taş çıkartan bir şey.
Bari sonraki seçimler için de bir şeyler sorsaymış Sayın Baykal. Belki Damal eteklerinde bir şube açıp çağdaşlığından emin olunan, helal süt emmiş bir partiliye gölgeden siyaset, iktisat ve hatta altılıyla ilgili bilgiler alması için görev de verilebilir yani?


Türbe ziyaretini gericilik sayıp Anıtkabri çağdaş türbe haline getiren, çaput bağlamak yerine deftere şikâyet yazan ilerici abilerimize bakınca ikiyüzlülüğün de bayağı zor zanaat olduğunu düşünmeden edemiyor insan.


Bu tarz haber yorumları dükkânın pek tarzı değildir aslında ama gölgeden tebessüm uman hödüklüğe de daha fazla kayıtsız kalamaık.


Ne demişler? "Fala inanma, falsız da kalma bacım.."


8 Temmuz 2009 Çarşamba

İnkâr ve İmhanın Gerçek örneği

Ülkemizde doğum tetanozundan ölmemeleri için dağ bayır gezip de kurtadığımız, sonra da bize "İşgalci" diyen, bizi "inkâr ve İmha" ile suçlayanlar var ya... Bakalım gerçek inkâr ve imha nerede yapılıyor?





"Doğu Türkistan" denen bölge kadim bir Türk yurdu.






Yusuf Has Hacip gibi bir dehayı yetiştiren toprak.

Kutadgu Bilig gibi bir adalet kitabının yazıldığı memleket.

20. Yüzyılın ortasına kadar Türk vatanı olarak kalan, kahraman Türk evlâdı Osman Batur tarafından da geçici bir süre için bile olsa Rus ve Çinli işgalcilerden temizlenmiş bir yurt parçamız.

Doğu Türkistan dünyanın gözü önünde komünist Çin emperyalizmince işgal edildi. Bu işgale "Türk" saydığımız ve bize durmadan ahlâkı ve insnalığı öğreten solcularımızın gıkı bile çıkmadı, hâlâ çıkmıyor.

Bu bölge aynı zamanda komünist Çin'in meskun mahallere yakın nükleer denemeler yaptığı, sekiz aylık gebelikleri dahi sonlandırarak ırkçı nüfus kontrolüne giriştiği bir bölge.

Daha korkuncu, Çinlilerin Uygurlara duydukları toplumsal nefret. Sabah'ın bu günkü haberinde şunlar yazıyor:

Sayıları bini bulan Han Çinlilerinden oluşan ve "Uygurların kökünü kurutun", "Ülkemizi Uygurlardan temizleyin" sloganları atan öfkeli kalabalıkla Uygur Türkleri çatıştı. Han Çinlileri, kendilerini ve mal mülklerini Uygurlara karşı savunduklarını anlatıyorlar. Bir Han Çinlisi, "Artık saklanmayacağız. İsyancılar gelirse onlarla savaşacağız." dedi.

Orası Çin ülkesi değil. Çin orada mütecaviz ve işgalci. Buna rağmen Çin toplumun bilincine yerleşmiş olan bu ırkçılık ve saldırganlık bizim "hümanistlerimizin" vicdanlarında en ufak bir kıpırtı yaratamıyor.






Soydaşlarımızı katleden Çin ırkçılığını ve emperyalizmini tel'in ediyorum!