12 Mart 2026 Perşembe

Mutlu Bir An Düşüncesi

 

Marcus Aurelius, “Kendime Düşünceler” adlı eserinde “İzlenimlerini durdur!” der. İzlenimleri durdurmak ne demektir? Hume’a göre “izlenim” algımıza çarpan şeylerin bizde uyandırdığı hızlı ve şiddetli duygulardır.

Gene kitap gibi yazmaya başladığımın farkındayım, ama yazmak düşünmekten biraz farklı.

İzlenimlerle ilgili en çarpıcı tecrübeyi aslında rüyalarımızla yaşıyoruz. “Kötü” bir rüya gördüğümüzde, rüya ruhumuzda adeta paslı bir kaygı duygusu bırakıyor. Böylece bütün gün rüyanın etkisinde kalabiliyoruz.

Sanırım bu duygunun sebebi, rüyanın gerçek olmadığını bilmemize rağmen gerçek olma ihtimalini içimizden atamamamız. Veyahut rüyanın gizlediğimiz gerçeklerle ilgili olduğunu düşünmemiz. Rüya günlük hayatta kaçınmaya çalıştığımız kaygılarımızın su yüzüne çıkması.

İçimizde gizlenen daralmalar, çaresizlikler, kaybolmalar, mahrumiyet vs. hep rüyalarda ortaya çıkıyor. Bizi mutsuz eden rüyamız da yolumuzu kaybetmek mi? Sanırım bizi mutsuz eden şey, rüyada yolumuzu kaybetmek olduğu kadar yolumuzu kaybetmenin temsil ettiği duygularla eninde sonunda bir yerde yüzleşmek oluyor. Bu duygularla yüzleşince aslında iyi biri olmadığımızı, aslında çok güçlü olmadığımızı, aslında çok zeki olmadığımızı vs. “hissediyoruz”.

Belki de biz aslında “hissetmek için yaşıyoruz”. Devamlı mutluluğu aramamızın sebebi de belki bu. Mutlu hissetmek istiyoruz ama bunun nasıl olacağını düşünmekten mutlu olmaya zamanımız kalmıyor.

Halbuki bir an, sadece bir an “izlenimlerimizi durdurup” o an nerede ve kiminle olduğumuzu düşünsek, belki de mutluluk o an zaten içimizde belirecek. Meselâ çocuklarınızın yaramazlığı sizi bezdirdiğinde, kendi kendinize mutlu olmak için onların susmasını mı yoksa yaramazlık ederken yaşadıkları sevinci görmeyi tercih ettiğinizi sormalısınız. Bu soruyu sormak için de çocukların sesini “gürültü” diye algılamak yerine “mutluluk çağıltısı” olarak işitebileceğinizi bir an durup düşünmelisiniz.

Evet, biz “hissetmek” için yaşıyoruz. Kendimizi hislerimizin akışına bırakmak ve zevk ırmağının sürekli akışında kalmak istiyoruz.

Özellikle kesin inançların, kapalı toplumsal yapıların, hele şimdilerde gerçek ilişkilerin yerine geçen sosyal medyanın yankı odalarının sanal tatminlerine saplandığımızda, “düşünmek” fevkalâde zahmetli bir iş haline geliyor. Halbuki o anda ne yaşadığımızı anlayabilmek için gerçekten neye sahip olduğumuzu görebilmemiz gerekiyor.

O yüzden de “anı yaşamak” derken kastettiğimiz “andan zevkler” kapabilmek için o an nelere sahip olduğumuzu “düşünmemiz” gerekiyor. Çünkü zevkle özdeşleştirdiğimiz mutluluğu tadabilmek için bize o zevki veren gerçek şeyin ne olduğunu idrak etmemiz gerekiyor.  Durmadan “değerini bilmediğimiz” şeylerden bahsetmemizin sebebi de bu. Bahsettiğimiz şeyler “değerini bilmediğimiz anlar” oluyor. Evi dağıtan bir çocuğun, kendini güvende ve mutlu hissettiği için hayal dünyasını bizim yaşadığımız evde kurabildiğini bir an düşünsek… Veya evi dağıtan çocuğun, bunu yapabilecek kadar sağlıklı olduğunu anlasak… İşte o zaman evin içinde gürültü, kargaşa, düzensizlik görmek yerine evin çocuk için bir mutluluk bahçesi olduğunu anlayabiliriz.  Bir an durup kendimize evde, sağlıklı bir çocuğun olup olmaması arasındaki farkı görüp göremediğimizi sorsak herhalde bir daha asla bir daha asla geri gelmeyecek o mutlu anı bozmak istemeyiz.

Bu neden önemli? Mutluluğu idrak edemez de onu dışarıdan elde edilecek bir şey olarak görürsek, sürekli “bizi mutsuz eden insanlara ve olaylara” çarpıp dururuz. İşte Aurelius’tan benim anladığım şu: İzlenimlerimi en azından bir anlığına durdurduğumda, dışarıdan algıma çarpıp da içimde korku, endişe, huzursuzluk yaratan şeylerin etkisini de durdurmuş oluyorum. O zaman önce hislerin esiri olmaktan kurtuluyorum, sonra da mutlu olmak için ne çok sebebim olduğunu anlamağa başlıyorum. İşte böylece her an, “mutlu bir an” oluyor.

 

Hiç yorum yok: