Marcus
Aurelius, “Kendime Düşünceler” adlı eserinde “İzlenimlerini durdur!” der.
İzlenimleri durdurmak ne demektir? Hume’a göre “izlenim” algımıza çarpan
şeylerin bizde uyandırdığı hızlı ve şiddetli duygulardır.
Gene
kitap gibi yazmaya başladığımın farkındayım, ama yazmak düşünmekten biraz
farklı.
İzlenimlerle
ilgili en çarpıcı tecrübeyi aslında rüyalarımızla yaşıyoruz. “Kötü” bir rüya
gördüğümüzde, rüya ruhumuzda adeta paslı bir kaygı duygusu bırakıyor. Böylece
bütün gün rüyanın etkisinde kalabiliyoruz.
Sanırım
bu duygunun sebebi, rüyanın gerçek olmadığını bilmemize rağmen gerçek olma
ihtimalini içimizden atamamamız. Veyahut rüyanın gizlediğimiz gerçeklerle
ilgili olduğunu düşünmemiz. Rüya günlük hayatta kaçınmaya çalıştığımız kaygılarımızın
su yüzüne çıkması.
İçimizde
gizlenen daralmalar, çaresizlikler, kaybolmalar, mahrumiyet vs. hep rüyalarda
ortaya çıkıyor. Bizi mutsuz eden rüyamız da yolumuzu kaybetmek mi? Sanırım
bizi mutsuz eden şey, rüyada yolumuzu kaybetmek olduğu kadar yolumuzu
kaybetmenin temsil ettiği duygularla eninde sonunda bir yerde yüzleşmek oluyor.
Bu duygularla yüzleşince aslında iyi biri olmadığımızı, aslında çok güçlü
olmadığımızı, aslında çok zeki olmadığımızı vs. “hissediyoruz”.
Belki
de biz aslında “hissetmek için yaşıyoruz”. Devamlı mutluluğu aramamızın sebebi
de belki bu. Mutlu hissetmek istiyoruz ama bunun nasıl olacağını düşünmekten
mutlu olmaya zamanımız kalmıyor.
Halbuki
bir an, sadece bir an “izlenimlerimizi durdurup” o an nerede ve kiminle
olduğumuzu düşünsek, belki de mutluluk o an zaten içimizde belirecek. Meselâ
çocuklarınızın yaramazlığı sizi bezdirdiğinde, kendi kendinize mutlu olmak için
onların susmasını mı yoksa yaramazlık ederken yaşadıkları sevinci görmeyi
tercih ettiğinizi sormalısınız. Bu soruyu sormak için de çocukların sesini “gürültü”
diye algılamak yerine “mutluluk çağıltısı” olarak işitebileceğinizi bir an
durup düşünmelisiniz.
Evet, biz “hissetmek” için yaşıyoruz. Kendimizi hislerimizin akışına bırakmak ve zevk
ırmağının sürekli akışında kalmak istiyoruz.
Özellikle
kesin inançların, kapalı toplumsal yapıların, hele şimdilerde gerçek ilişkilerin
yerine geçen sosyal medyanın yankı odalarının sanal tatminlerine saplandığımızda,
“düşünmek” fevkalâde zahmetli bir iş haline geliyor. Halbuki o anda ne
yaşadığımızı anlayabilmek için gerçekten neye sahip olduğumuzu görebilmemiz
gerekiyor.
O
yüzden de “anı yaşamak” derken kastettiğimiz “andan zevkler” kapabilmek için o
an nelere sahip olduğumuzu “düşünmemiz” gerekiyor. Çünkü zevkle
özdeşleştirdiğimiz mutluluğu tadabilmek için bize o zevki veren gerçek şeyin
ne olduğunu idrak etmemiz gerekiyor. Durmadan “değerini bilmediğimiz” şeylerden
bahsetmemizin sebebi de bu. Bahsettiğimiz şeyler “değerini bilmediğimiz anlar”
oluyor. Evi dağıtan bir çocuğun, kendini güvende ve mutlu hissettiği için hayal
dünyasını bizim yaşadığımız evde kurabildiğini bir an düşünsek… Veya evi
dağıtan çocuğun, bunu yapabilecek kadar sağlıklı olduğunu anlasak… İşte o zaman
evin içinde gürültü, kargaşa, düzensizlik görmek yerine evin çocuk için bir
mutluluk bahçesi olduğunu anlayabiliriz. Bir an durup kendimize evde, sağlıklı bir
çocuğun olup olmaması arasındaki farkı görüp göremediğimizi sorsak herhalde bir
daha asla bir daha asla geri gelmeyecek o mutlu anı bozmak istemeyiz.
Bu
neden önemli? Mutluluğu idrak edemez de onu dışarıdan elde edilecek bir şey
olarak görürsek, sürekli “bizi mutsuz eden insanlara ve olaylara” çarpıp
dururuz. İşte Aurelius’tan benim anladığım şu: İzlenimlerimi en azından bir
anlığına durdurduğumda, dışarıdan algıma çarpıp da içimde korku, endişe,
huzursuzluk yaratan şeylerin etkisini de durdurmuş oluyorum. O zaman önce
hislerin esiri olmaktan kurtuluyorum, sonra da mutlu olmak için ne çok sebebim
olduğunu anlamağa başlıyorum. İşte böylece her an, “mutlu bir an” oluyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder