7 Ağustos 2023 Pazartesi

Burjuva Mısın Kadifeli Gelin?

 



Şu “burjuva” nitelemesini ne zamandır gülerek okuyorum.

Ne kadar komiksiiiin!

 

Sahi nedir bu “burjuva”? İşçi çalıştıran, emek sömüren, istifçi adam falan mı?

 

Meselâ  Burdur’da Pazar Camii’nin altındaki Kunduracılar Çarşısı’nda, yanında çırak ve kalfa çalıştıran bir kunduracı “burjuva” mıdır? Görünen o ki  bu adama “proleter” demek mümkün değil.  

 

Ya da Ankara Siteler’de, yanında çırak, kalfa çalıştıran bir marangoza ne diyeceğiz?  Ya da yanında tezgâhtar çalıştıran bir tuhafiyeciye ne demeliyiz? ( Sonuncusu bayağı burjuvaya benziyor, değil mi?)

 

Belki bazıları şunu diyecektir: “Üretmeden satan adam burjuvadır!” Güzel keşif ama doğru mu? Bunu keşfeden dâhiye şunu sormak isterdim: Zincir mağazalar olmadığı zamanlarda, Burdur gibi bir yere İstanbul’un tekstilcilerinin malları nasıl ulaşabilirdi? Bunu mecburen Mehmet Abi gibi biri getirmeliydi, değil mi? Peki Mehmet Abi bu malları öpücükle mi alıyordu? Ya da meselâ onları üreten işçilerin emeklerinin gizli miktarını, malların kilosuyla karşılaştırıp  yapılan işçi sömürüsünü falan mı hesaba katarak mı… Marksistçe anlatırken  bile insanın içi şişiyor, değil mi?

 

Şüphesiz felsefede tanımlar, sınıflamalar vs. kullanılır. Bunların mümkün olduğunca tutarlı ve geçerli olması için sürekli bir mantık tutarlılığı gözetilir.

 

O halde “burjuva” felsefede ne anlama geliyor yada Marksist felsefede?  Benim, Marksizm’e dayanarak anladığım şu: Üretici kapitalistlerin kitlesel üretimlerini tüketiciye ulaştıran işçi sömürücüsü aracı sınıf. (Ben Marksist olsaymışım aslında çoğu Marksist’ten, solcudan daha iyi solcu olabilirmişim galiba?)

 

Tamam da… Tuhafiyeci Mehmet Abi, Kunduracı Mahmut Amca, analarından iş sahibi olarak doğmadılar ki. Hayatlarının bir döneminde birilerinin yanında çalıştılar. Yani?  Bir zamanlar proleterlerken bir gün geldi burjuva oldular. Yani? İnsanlar “sınıf atlayabiliyor”.  Bu “sınıf” olgusunu değiştiriyor mu? Esas soru bu. O halde bu, zamana bağlı bir dönüşüm problemi değil. Zamana bağlı dönüşümlerin uğradığı sabit duraklardan biri, değil mi?

 

O halde şunu soralım: Proleter emeğini satan insansa ayakkabısını aldığı adam kimdir? Ya da şöyle soralım: Proleter, hiçbir şey almadan, sadece emeklerini satarak yaşayan çıplak insanlar mı?

 

Elbette proleterler emeklerini satarak yaşayan Tarzanlar değil. Kaldı ki buradaki anahtar kelimeyi gözden kaçırmak Marksist hokkabazlığın en iyi taptığı şey ki o kelime de “satmak”.

 

Bu sorun, Marksizm’de “ücretli kölelik” safsatasıyla aşılmaya çalışılıyor ama unutulan şey şu: Köle efendisinin lütfuna muhtaçtır. İşçi/ proleter ise elinin emeğinin, tartışılmaz ve zorunlu karşılığını alır. Bu karşılık emek türüne göre piyasanın değerlendirmesiyle değişse de “karşılıksız emek” diye bir şey “en vahşi kapitalizmde” bile olmamıştır. Bir diğer nokta şudur ki malı üreten kapitalistin zarar etmesi işçiyi ilgilendirmez, o sadece emeğini satar ve bunun karşılığını ne olursa olsun alır. Eğer fabrika iflas ederse zaten herkes dibi boylar.

 

Öte yandan Mises’in gayet net ifade ettiği gibi hepimiz aynı anda hem üretici hem de tüketiciyiz. Kuru ekmek yemek dışında bir şey yapamadığını düşündüğümüz proleterlerin yaygın ve marjinal faydaya göre değerlendirilen emekleri sayesinde üretilen malların miktarlarına bağlı olarak tüketicilerin kafalarında ortaya çıkan marjinal faydaya göre meselâ Amerikan işçileri kendilerine araba, televizyon veya bilgisayar alabiliyor. Yani Marksizmin “emeğin yaygın sömürüsü” olarak gördüğü şey aslında  kölelik diye gördüğü görece ucuz emeğin yarattığı toplam üretimin yarattığı “ulaşılabilirliği” sağlıyor.

 

Diyelim ki kapitalistler, burjuvalar işçiyi sömürerek fakirleştirerek ayakkabı üretiyor. Üretilen ayakkabıları, karın tokluğuna çalışan işçilere nasıl satacaklardır? Satılmayan ayakkabıların kapitalistlere, burjuvalara faydası nedir? Kârı sömürüye dayandıran Marksist sözde iktisadın, üreticinin zararını veya iflasını açıklayabilmesi imkânsızdır. Çünkü karın tokluğuna çalıştırılan işçiyle bunca iş bölümünü ve seri üretimi açıklayabilmek ve uzlaştırabilmek imkânsızdır. Marsksit hurafelerin aksine işçi ücretleri, üretilen ürünlerin miktarlarıyla orantılı olarak artmaktadır. Yani işçiyi her gün samanı azaltılan bir eşek gibi çalıştırmak imkânsızdır.

 

Diğer yandan işçilerin gelir düzeylerindeki yükselmeyle ve tasarruflarıyla kendi işlerinin sahibi olmalarının önünde hiçbir engel yoktur.  Birinin kalfası olarak çalışan kunduracı, ustasının işini devraldığında artık sömürücü bir şeytana mı döner?

 

Hâlâ burjuvaya gelemedik değil mi? Aslına bakılırsa sanırım Marks’ın aklına bir türlü burjuvayı tanımlamak gelmemiş.  Hadi kısa yoldan söyleyelim: Marksist jargonda “burjuva”, dini jargondaki “münafıka” karşılık geliyor.  Ya da belki “Marksist” olmayan en yaygın toplum kesimi…  Hadi başka türlü söyleyelim: Marksizm dininde “burjuva” bütün kötülüklerin anası. (Bu cinsiyetçilik falan değil… “Merkez” kavramı doğurganlığın simgesi olan “ana” ile nitelenmiştir.)

 

Gelir düzeyine bakılarak bir sınıflamaya gitsek, belki anlaşılabilir ama… Marksist romantizmde “burjuva” aslında mevcut toplumsal düzende, genel geçer davranış kodlarını oluşturan, haksızca egemen sınıfın adı. Eh yaygın kodlar da işçinin sömürüsüne dayandığına göre… Öyle mi? Sanırım solcuların bile aklına bunu sormak gelmemiş. Halbuki bu soruyu soruverseler olayın hiç de öyle olmadığını görecekler.

 

Çünkü Marks sözüm ona ekonomiye dayanan bir toplumsal düzen tasarımı sunarken sınıf ayrımlarını doğrudan sosyolojiye ve kültüre dayandırıyor. Dolayısıyla burjuva, kendisine mahsus bir düşünce ve inanç sistemi taşıyan bir düşman tayfa olarak karşımıza çıkıyor. Hal böyle olunca “burjuvanın dayattığı” gelenekleri kabul edip de büyüklerinin elinin öpen, kız istemeye giden, greve Cuma vakti ara veren, küçüklerine bayram harçlığı veren, yemeğe besmeleyle başlayan işçilerin nereden geldiğini düşünmeden edemiyoruz.

 

Hani…  Sınıflar kendi çıkarlarına göre davranış kodları geliştirmiyor muydu? Dolayısıyla ikircikli, iki yüzlü, sömürücü burjuva ahlâkına karşı bir proleter ahlakı falan yok muydu? Demek ki yokmuş…

 

Konunun  özeti  sanırım şu:

Toplum Marks’ın sandığı gibi sabit katmanlara ayrılmıyor. Onun sabit katmanlar olarak gördüğü  şeyler aslında insanın hayatındaki gelişme duraklarından ibaret.

 

Toplumda herkes birbiriyle etkileşim halinde yaşıyor ve herkes elindeki meşru varlıkları birbiriyle değiştiriyor. Yani ücretli ya da ücretsiz kölelik falan yok.

 

Toplumsal kurumlar, sınıfların kendi durumlarına göre uydurdukları sınırlayıcılar ya da yönlendiriciler falan değil. Bu kurumlar bütün bir toplum içinde zamanla belli bir deneme yanılma yöntemiyle elde edilmiş başarılı ilişki kurma biçimleri ve kodlarından kaynaklanıyor.

 

Yani? İnsan, orta yaşının berisindeyken arkadaşlarıyla halı saha maçı yaptı diye burjuva olmaz.

Yani? İnsan hali vakti yerinde olduğunda karısına çiçek aldı diye burjuva olmaz.

Yani? İnsan eğlenmek için sinemaya gidip komedi filmi seyrettiği için burjuva olmaz.

Yani? İnsan bayramlaşmaya gittiği için burjuva olmaz.

Yani? İnsan sırf vergiden düşmek için ticari araç aldığında, burjuva olmaz.

 

Kısacası… “Burjuva”, Marksistlerin, solcuların patolojik indirgemeciliklerinin nefret ifadesidir.

 

Evet ortalıkta bir hayalet hâlâ dolaşıyor ama o, insanlığa kurtuluşu getirecek olan, karşı konulamaz komünizm falan değil.

 

O, solun ölesiye nefret ettiği her şeye verdikleri o hayali isim: Burjuva.

 

 

 

 

 

 


2 yorum:

selcen dedi ki...

Burjuva olmasa ne halt edecekti bunlar acaba? Neyse kedi ulaşamadığı ciğere ne der malum...

afşar dedi ki...

İyi sormuşsunuz hocam...