14 Mart 2017 Salı

Kişisel Akış 4

Chef adlı filmi seyrediyorum.  Film bir tür yeniden dirilişi anlatıyor. Aslında bu, Amerikan filmlerinin sık kullanılan teması.

Kötü mü? Bence değil. İnsanların başarabileceklerine inanmalarını sağlamak  asla kötü olamaz.

Biraz morale ve kendimize inanmaya ihtiyacımız var. Oysa biz bambaşka saçnalıklara inanıyoruz.

Tamam vaaz etmeyelim. 

Ama şarapla muzun iyi gittiğini düşünür gibiyim.

İçeriden annemin yaptığı ekmeğin kokusu geliyor. Nefis!

Bilgisayarım yanımda değil. Onsuz da oluyor ama gene de blog yazmadan edemiyorum.

Son iki gün  ev taşımakla geçti, yorgunluktan geberiyorum. Dün ev taşırken nerdeyse 6 km yürümüşüm.

Bugün annemle ev yapımı hamburger yedik. Sınırsız içecek muhteşem bir şey! Sinemaya gidelim dedik sonra da vaz geçtik. Sonra da halama gittik Giderken şekersiz kurabiye aldık. Ama kurabiye gerçekten nefismiş.

Bu gecelik bu kadar.

8 Mart 2017 Çarşamba

Kişisel Akış 3

Büyük laflar etmek pek de sevimli olmuyor.

Blog bir ağlama duvarı mı? Neden olmasın? Sabah kalktığımda, çocuklarımızın geleceğiyle ilgili ağır mı ağır bir endişe üzerime çullanmışken...

İki gündür bir bilim kurgu romanı okumağa çalışıyorum. İnanılmaz sıkıcı ve darmadağınık bir kitap. Söylendiğine göre bir alay ödül almış. Ama asıl vurgulanan şey yazarının bir Marksist olması. Yazarın politik bir görüşü varmış. Yani? İnsan Marksist değilse apolitik bir zavallı sayılması gerekiyor herhalde.

Bu politik sığlık artık beni bıktırdı. Marks ne iktisattan ne politikadan anlayan ikinci sınıf bir tür Protestan vaizden başka bir şey değildi. Dini metinlerin anlaşılmazlığının yerini, onun anlaşılmazlığı aldı, o kadar.

Yarın yolculuk var. Daha sıcak bir yere gideceğiz. Ankara'yı çok severim ama gün geçtikçe uzun kışlardan daha çok sıkılır oldum.

Evde yeni kitaplar üst üste yığıldı. Bu bana cimrice bir zevk veriyor. Hayatta hiç bir şeyi biriktirmekten bu kadar zevk almadım.
 
Herkes yattı ama herkes uyudu mu? Bilmiyorum. Daha çanta mı hazırlamadım. " Hayırlısı"...




6 Mart 2017 Pazartesi

ARAFTAYIM

Bu günlerde araftayım. Düşüncelerim, duygularım, algılarım hatta inançlarım arafta.

 Hap olarak hazırlanmış fikirler, ezberlenmiş prospektüsler, güvenilirliği ispatlanmış tedavi yöntemleri gibi bir ağız söylemler..Gel deyince gelecek, git deyince gidecek sütçü beygirleri.Ruhunu kaybetmiş ölü bakışlar, gözlerinde çakmak çakan kurnazlar, akıl veren akılsızlar, her şeyi bilen, hiç bir şeyi bilmeyen akıldaneler, klavye silahşörleri, bir gün öyle bir gün böyle uzaktan kumanda ile çalışan atıl kurtlar..

Arafın rüzgarına en çok Rodrigo iyi geliyor. Arada umutlanır oluyorum, Ay Carmela dinliyorum.İspanyolların Franco yönetimine karşı verdikleri mücadelenin bayraklaşmış marşı.Eğlenceli de ayaklarınızla tempo tutabiliyorsunuz.Sonra yorgun düşüyorum, bu kez gözlerim doluyor, Cem Karaca'dan Çok Yorgunum'u dinliyorum;

'Seyir defterini başkası yazsın,
Çınarlı kubbeli mavi bir liman,
Beni o limana çıkaramazsın,
Çok yorgunum,
Beni bekleme kaptan.'

Diyorum ya araftayım. Kendimi, yalnız da kalsam ayakta kalma üzerine kurguladım.Kurguladım diyorum, bazen ben bile etten kemikten olduğumu hatta kırılgan bir kalbim olduğunu unutuyorum.

'Ne yalnızlık ne yalan üzmesin seni,
doğarken ağladı insan
bu son olsun, bu son.'

Düşünmek, sorgulamak zor zanaat, vesselam.Hızlı düşünürsünüz, elalemin görmediğini görürsünüz, kurnaz derler.Hapı yutmaz, akıldanenin tekinin yancısı olmazsınız, öküzün altında buzağı ararlar.İki satır yalakalık yapmazsan kibirli derler.Özgürlükler dersin, bırak kadın başını kapatıyorsa kapatsın dersin liboş derler. İsveç'de ikinci sınıf özgürlük savaşçısı ol derler.Başını kapatan kadın hikaye yazar; tüm kahramanlarını başı açık kokonalardan seçer, gider yapma kardeşim, senin yaşam tarzını ben savunurken, yapma beni yarı yolda bırakma, bak iki satır yazıyorsun, belli ki iki satırda okumuşsun, ezeberden prospektüs yazmayı bırak dersin, çok anlam yüklediğini fark edersin.

Araftayım, aslında ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranmak gibi de bir derdim yok.Düşüncelerim doğum sancısı çekiyor. Derdim, doğarsa bana Rachmaninoff dinletsin.

4 Mart 2017 Cumartesi

Balkanlar'dan Bir Mektup 2

Twitter'daki takipçilerimizden değerli bir dostumuz işi gereği Balkanlar'da  bulunuyor. Arada bir bize orayla ilgili izlenimlerini ve fikirlerini yolluyor.. Şimdi bir twitter mesajı olarak ilettiği düşüncelerini aynen yayınlıyoruz.
                                                  -----0-----

""Dil aşılamıyor" demişti bir "hoca"mız.

Çok doğru! Dil gerçekten aşılamıyor. Tüm Balkanlar ve Doğu Avrupa Türkler, Arnavutlar ve Yunanlılar sayılmazsa düpedüz Slav.

Dile aşina olduğum için ben bile anlıyorum az çok ne dediklerini.

Dil aşılamıyor ama dil ile herşey de "tamam olmuş" olmuyor. Dilleri neredeyse aynı olan Slav kabileleri birbiri ile kanlı bıçaklı... Sırp-Hırvat-Boşnak benzetmesini geçtim, zararsız Makedonlar bile "diğerleri" ile yakın değil. Bir duvar var. Aileden türeyen kabile, birer ad bırakıyor ama beraber yaşama kültürü bir türlü getiremiyor.

Sosyal düzen basit: Herkes "diğeri"nin kim olduğunu biliyor. Gülüyor, konuşuyor ama yakınlaşmıyor. Çünkü etnisiteye kör, onu aşan bir hukuk yok!

Hasılı ulus bu topraklarda yok, ya da hiçolmamış.

Türkler (yahut Osmanlılar) her ayrı etnisitenin üzerine gelmiş; bir çeşit Romavari imparatorluk kıvamında, sünger çekmiş birçok şeye. Ama ne İsa'ya ne Musa'ya yaranabilmiş.

Herkes Türk'ü suçlar burada. Türk olmayınca da birbirini...

Kendime geleyim: Kosova Müslüman ülke, İslam buraya bizimle gelmiş. Gene de en şaşırdığım şey ne biliyor musunuz? Burada en büyük ibadethane kocaman bir Katolik Kilisesi! Neden mi? Rahibe Teresa'dan mülhem, Batı sempatisi kazanmak isteyen Arnavutlar buna izin vermişler de ondan! En güzel caddenin adı da Nene Teresa... Yoruma bile ihtiyaç yok!

700 sene önce minnettar oldukları için din değiştirenler bugün eski dostlarını beğenmiyor. Çünkü onları zayıf görüyor.

Herkes minimum ahlakla güce yanaşmayı normal görüyor. Yanaşma şansı yahut imkanı yoksa da kesintisiz inatla kabilesine yapışıyor ve kavga ediyor.

Benim anlayabildiğim Balkan hikayesi bu! Gerisi kayıkçı kavgası...

Saygılar, selamlar..."
----0-----

Değerli dostumuza çok teşekkür ediyoruz.

2 Mart 2017 Perşembe

Türk Ülkesinde Sola Güvenmek Mümkün Mü?



Sol nedir, kimdir  ve neye yarar?

Bu sorular aklımda, Türk Solu denen dergi/platformdan  tartıştığım bir  arkadaşın bende yarattığı iyimserlik ve buna mukabil solun kendi içinde giriştiği  şiddetli  tartışmalardan sonra bir kez daha canlandı.

Ülkenin gerek şeriatçılık gerekse Kürt etnik ırkçılığı ile bölünme aşamasına geldiği şu dönemde, bunlar  acilen cevaplanması gereken bir sorular.

Solun “adil bir paylaşımın gereği” olduğunu iktisadi olarak cevaplamanın bir anlamı yok; çünkü sol, iktisadın  kuramıyla da gerçekleriyle de ilgilenmiyor.  Solun elinde,  “üretenlerin her şart altında üretmeleri gerektiği,  üretilen her şeyin de devlet eliyle yağmalanıp paylaştırılması gerektiği”  diye  ifade edilebilecek saçma sapan bir iktisadi hayalden başka hiçbir şey  yok.

Solun “halkların kardeşliği” diye tanımlanması da ezelden pek sevilen  saçmalıklardan biri. “Halk” kime denir?  Sol kuramda ulus nasıl tanımlanır? Ulusun tarihi, kültürel , siyasi ve hukuksal  oluşumu ve sonuçları konusunda fikri nedir? “Halkların kardeşliği” safsatasıyla solun,  Türk Ulusu’nun varoluşunu ve egemenliğini nasıl değerlendirdiği konusu da belirsiz.

Peki solun bu iki  argüman dışında belirleyici özelliği nedir? Hiç!

Sol elindeki medya egemenliği ile normları belirlemek ve insanları gayrı resmi yargılamak dışında dişe dokunur hiçbir şey yapmıyor. Herhangi bir solcu yapımcı veya sunucu, ideolojik, felsefi birikimi ne olursa olsun yalnızca bir kanalda program  yapabildiği için konuklarının hepsini alaya almak, yargılamak ve yıpratmak yetkisini kendinde görebiliyor. Kısacası sol, militan,  kışkırtıcı ve yargılayıcı propaganda geleneğini her mecrada sürdürüyor.

Bunlardan neden bahsetmek gereği duydum?

Çünkü ülkenin doğusunda, güneydoğusunda bütün operasyon görüntülerine rağmen  Kürt egemenliğinin tanınması,  Türk devletinin buralardan çekilmesi an meselesiyken sol kendi arasında bile  bu konuda bir bütünlük sergileyemiyor. Meselâ CHP seçmeni  partisini oylarken hem içindeki kuvayı milliyecileri hem de PKK sempatizanı bölücü  hizipleri beraberce oyluyor olduğunu daha hâlâ fark edememiş görünüyor.

Veya bir bakıyorsunuz mesela  Türk Solu diye bir dergi, bugüne kadar  solun “ ırkçı”, “faşist” diye hakaret ettiği Türkçü kesimin  dahi aklına  gelmeyecek keskinlikte Kürt karşıtı yazılar yayınlıyor, sonra bu kesim meselâ  İşçi Partisiyle keskin polemiklere giriyor, olaya meselâ Oda TV müdahil oluyor, Türk Solu’nu “ırkçı” diye suçluyor, buna mukabil meselâ  Soner Yalçın PKK’ya karşı gıkını bile çıkaramadan, Marksist propaganda dışında bir anlamı olup olmadığı tartışmalı  biyografiler tarih vs yazarak  bir tür komünist magazincilik icra ediyor. İşin garip tarafı  solun bu üç fraksiyonu da birbirini FETÖCÜ veya vatan haini falan  olmakla suçlayabiliyor…  Geçmişte silahlı propaganda dahil her türlü yolla Türkiye’de Marksist devrim yapmağa çalışmış kanlı sol fraksiyonların çocukları veya  torunları, bugün birbirlerini ya vatan haini ya da ırkçı olmakla suçlayabiliyor. Ve hiç biri geçmişte Türk düşmanlığı ettiğini, Kürtçülük yaptığını kabule yanaşmıyor.

Solun içinde meselâ PKK’yı Türk ulusal egemenliğine, Türk ulusunun varoluşuna ve tarihine göre yargılayan doğru dürüst hiç kimse çıkmıyor. Meselâ  Doğu Perinçek “Türkiye Solu Ve PKK” adlı kitapta Türkiye’de sol hareketlerin PKKnın oluşumunu nasıl desteklediğini, ya da solcuların Türk egemenliğine karşı Kürt etnik ırkçılığını nasıl desteklediklerini hiç anlatmaksızın PKK’ya salt “emperyalist oyuncak olmak” adına karşı çıkıyor.  Kitabı okurken aklıma şu soru gelmişti: “PKK salt etnik ve desteksiz bir silahlı örgüt olsaydı, Doğu Perinçek onu “Yaşasın halkların bağımsızlığı” diyerek desteklemeyi kendine yedirebilir miydi?” Bunu geçmişte yaptığı da göz önüne alındığında, solun Türk’ün Türk olarak bağımsız ve özgür kalmasından   “doğası  gereği”  nefret ettiğini söylemek sanırım haksızlık olmaz. Keza İlber Ortaylı gibi bir tarihçiye “Siz Türkçü müsünüz?” diye sorarak Türk ülkesinde Türkçü olmayı anormal kabul eden, sonrasında hocaya “Solcunun Türk'ü olmaz!” diye ders vermeğe kalkan   Enver Aysever’in Türk ulusal bağımsızlığı için herhangi bir faydasının olabileceğini düşünebilir miyiz?

 
Sol  dünyaya Türk gözüyle bakmayı içine sindirememiş görünüyor.  Türk olmak dışında her kimliğe ve egemenliğe sempatiyle bakan,  aynı anda hem enternasyonalist hem Kürtçü  olabilmeyi içine sindiren bilinci , CHP’de kitleselleşip ete kemiğe bürünüyor.PKK CHP’ye ideolojik bir yandaş gibi hitap ederek içindeki ulusalcılara karşı onu uyarabiliyor. CHP içindeki Türk ve milliyetçi bütün siyasetçiler Kürt yaranmacılığı hevesiyle partiden ihraç edilebiliyor.

Ulusal bağımsızlığımız ve bütünlüğümüz için ne zaman bir uzlaşma zemini oluşabileceğini düşünsem, solun kendi  içindeki dahi ölçüsüz saldırganlığı ve saptırmacılığı -ki Kürtçü ihanet içindeki payını tarihten silmeğe yönelik propaganda çabası, ayrıca Türk devletine yönelik gerek Rusçu gerekse Çinci  Marksist işbirlikçi ihaneti not edilmelidir-  ile bütün ümitlerim yerle bir oluyor.

Anlayabildiğim kadarıyla sol  olası bir iç savaşta Kürtçülerle beraber Türk egemenliğini yıkmak için silaha sarılabilir ve “diyalektik tarihsel safsata” gereği de bundan hiç  rahatsız olmaz. Dün Türk’ü reddetmekte sakınca görmeyen, tarihi  Türk’e  göre değil de ideolojisine  göre yazan sola, herhalde  sırtımızı fazla  yaslamamalıyız.





1 Mart 2017 Çarşamba

Türk Milliyetçiliğinde Siyasetçi Mi Entelektüel Mi Etkin Olmalıdır?



Aziz dostlarımla arama giren bir sorudur bu. “Bir şeyler yapabilmek için iktidara gelmek gerektiği”  şeklindeki itiraz kabul etmeyen sebep ile  susturulurum.

Öyle ya iktidar olmuyorsan; ne söylersen söyle eşek yellenmesinden bir farkı kalmayacaktır.

Siyaset bir güç mücadelesi. Temelinde ülke ekonomisine hükmederek, parayı ve malları taraftarlara dağıtmaktan ibaret.

Siyasetle ahlâkın ilişkisi ancak gelişmiş birkaç ülkede kurulabiliyor ki biz farkında olmasak da o ülkelerin gelişmişliğinin ardında da bu ilişkinin sürekli gözetilmesi var. Buna rağmen yolsuzluklar o ülkelerde bile asla bütünüyle bitirilemiyor.

Milliyetçi siyasetin amacı, “bir şekilde iktidara gelip memleketi milliyetçi akılla düzeltmek”.

Burada iki sorun var:

Birincisi “milliyetçi aklın” ne olduğu, nasıl işlemesi gerektiğini milliyetçi siyasetiler bile bilmiyor.

İkincisi  insanlara “tercih edilir “ ne sunulması gerektiğine dair hiç kimsenin bir fikri yok.

İkinci unsurla ilgili olarak akla gelen ilk şey millete devletin kadrolarını peşkeş çekmek. Aklı fikri, uçkurunda ve midesinde olan bir toplum için en cazip tekliflerin başında bu geliyor.

Siyasetçinin tek ilgilendiği şey sonuçtur. O bütün üretimlerin asalağıdır. Her şeyin kendi sömürüsü için hazır bulundurulmasından başka bir şeyle ilgilenmez.  Fikri ya da maddi üretim süreçlerinin hiç biriyle ilgilenmez. Bulduğu varlıkları yandaşlarına dağıtarak varlığını sürdürür.

“Sınırsız demokrasinin” en yozlaştırıcı yanı, kitlelere, “kanuna dayalı” bir yağmalama gücü vermesidir.
Demokrasinin böylesine yozlaşabildiği bir ortamda “iktidara gelmek” içi boş bir amaçtır.

Türkiye’de milliyetçiler  “başa geldikten sonra”  melek muktedirler olmak istediklerini söylerler ama   gücün yozlaştırıcı etkisinden kurtulamazlar. Bundn hiçbir parti kurtulamaz, çünkü partilerin bizatihi varlık sebebi “kanuni bir yozlaşma” yoluyla yandaşlarına güç ve mülkiyet aktarımıdır.

Dolayısıyla siyasetçiler immoralist bir gerçekçilikle  her türlü fırsatı kullanarak muktedir olmak dışında  hiçbir şey bilmez. Bu amaç, içinde  sebep/sonuç ilişkisine/ ilkesine bağlılığı taşımaz.

Galiba özellikle bizim gibi geri ülkelerde siyaset, maddi vaatler yanında, “kamplaştırmak ve ayrıştırmak”  yoluyla yürütülüyor.

Peki Türkiye’de  entelektüel ne işe yarar? Onun siyasetin içeriği ve yöntemi üzerinde bir etkisi var mıdır? Ne yazık ki entelektüelin bu ülkede hiçbir etkisi yoktur. Çünkü kendisine sebep-sonuç ilişkilerinin anlaşılması için ihtiyaç duyulmaz.

Türkiye gibi geri ülkelerde menfaatler ve güç ilişkileri o kadar cezbedici ve belirleyicidir ki insan eyleminin akılla ve vicdanla ilişkisini gözetmekle kimse ilgilenmez.

Bizde özellikle milliyetçiler muktedir bir milliyetçiliğin ahlâkî doğruluğu ve refahı  kendiliğinden sağlayacağını düşünürler ama iktidar yolunun meşruiyet  sınamasını gözetmezler. Karşı  oldukları diğer bütün partilerle aynı yolu izleyerek  iyilik yapabileceklerini sanırlar.

Öncelikle şu bilinmelidir  ki siyasetin fikri bir içeriği yoktur. İdeoloji partileri dahi ancak üretilmiş fikirlerin itibarını ödünç alarak oy piyasasında işleyebilirler. Geri toplum insanının en önemli yanılgısı,  siyasi partilerin bize fikir paketleri sunabileceklerini sanmasıdır.

Bir fikir kendi başına doğmaz. Fikir, bir ilgi oluşturma işidir. “İlgi” ise çeşitli durumlar arasında  bulduğumuz bir “gerekirliktir”.  İnsan eylemlerinde gerekirlik ya da nedensellik, ahlâkî sorgulamanın temelini oluşturur. Oysa siyaset amaçla araç arasında ne ahlâkî ne de mantıksal bir ilgi kurmakla ilgilendiğinden, entellektüeli, lüzumsuz bir doğrucu olarak görür. Bu yüzden de  zihinsel yeterliği tartışmalı pek çok milletvekili danışmanı vardır ama siyasetçilerce görüşüne itibar edilen pek az entelektüel vardır.

Siyasetin yoz sonuç odaklı bakışına göre , entellektüelin  tavizsizliği, uzak görüşlülüğü, üretkenliği  ve bilgi odaklılığı fazlasıyla yararsızdır.

Fakat sorun şudur ki siyasetçi yararla ilgili araçları ele geçirdiğinde, onlarla gerçekten ne yapması gerektiğini asla bilemez ve işin kötü yanı odur ki bu bilmek de istemez. Eline vergi mükelleflerinin paralarını bir anda geçiriveren bir siyasetçi ele geçirmenin tatmini hissedemez. Onun asıl istediği ele geçirdiği parayı kullanabilmek değildir. Onun asıl istediği, sürekli ve sürekli elde edebilmektir.

Bu yüzdendir ki özellikle bizimki gibi yozlaşmış demokrasilerde  meşruiyetini ve dahası akıllılığını oy çokluğuna bağlayan partilerin ekonomiye müdahaleleri asla hayırlı bir netice vermez. Yapılanların en basit teknik anlamda bile eleştirisini yapan bir entelektüel bu yüzden derhal “istenmeyen adam” haline gelir.

Entelektüel bir “olması gerekenler” kategorisi oluşturur.  Bu bir tür alternatif güzergâhlar koleksiyonudur.  Geri ülkelerin siyasetinin en önemli açmazı, elinde hiçbir  haritası olmayan insanların körce giderken bir harita yapabileceklerini iddia etmeleridir.

Türkiye “iktidardan sonrasına” odaklanıp her seferinde   entellektüeli küçümseyen milliyetçi siyaset yüzünden bugün,  ulus kimliğini yitirmek üzeredir.

Hayatında hiçbir sanatsal ve edebi faaaliyete katılmamış ve bu alanlarda üretmemiş insanlar,milliyetçiliği, adeta dinleştirilmiş bir partizanlık veya partizanca bir dindarlık  haline getirdiği için fikir sahasında derin bir vakum meydana gelmiştir. O vakum da dinciler tarafından doldurulmuştur.

Sözün özü: Türkçüler siyasetin yozlaştırıcı etkisinden uzak durarak bireysel üretimlerini sürdürmeli ve Türkçülüğün itibarının siyasetçilerce sömürülmesine karşı durmalıdır.









28 Şubat 2017 Salı

Aman Diyem Ya Seçkinci Olursak?


Değerli yazarımız Derya Hanım benim fazlasıyla seçkinci ve dışlayıcı olduğumu düşünüyor, sanırım.

Nihat Genç de AKP tabanının dışlanmaması gerektiğini düşünüyor.

Yani kefenli abim, türbanlı bacım,  Fatma Teyze’m, Hacı Amcam… Sizin  ne dediğinizi anlamamız gerekiyor.

Meselâ kefenli abiler, siz “ AKP için ölümü göze aldık!” diyorsunuz he mi? Yani meselâ CHPlilerin köşe başında “Ulan  şuradan bir AKPli çıksa da öldürsek!” falan dediklerini düşünüyorsunuz herhalde? Yani herhalde memleketin her yerinde  herkesin aniden ölebileceğini, dolayısıyla kefenli dolaşmanın Müslüman ahaliye vacip olduğunu falan düşünüyorsunuz. Size bir sır vereyim mi? Şehitler kefenlenmez, elbiseleriyle ve hem de yıkanmadan defnedilirler…

 Ya da meselâ  15 Temmuz’da darbeci  askerlerin elinize aldığınız paspas saplarından, kemerlerden falan korkup da teslim olduğunu düşünüyorsunuz herhalde. Ya da  kışla kapılarına çöp kamyonu koyunca tankların bu  engelleri aşmaktan korkarak parka çekildiklerini mi düşündünüz? Kızmayın yahu anlamağa çalışıyorum.

Peki ne yapalım?  Ne yapsak daha mutlu olursunuz? Meclise falan boş verip mahkemeleri, milletvekillerini,  bakanları, bakmayanları, merdivenden kayanları falan tek bir insanın seçmesine  razı gelsek; bizi kardeşiniz  sayar, kefenle gezmekten vazgeçer, elinizdeki Vleda saplarını toprağa gömer misiniz?

Peki mesela seçtiğiniz insan, çocuğunuzun askerlik yaptığı yer her neresiyse;  “ Ben  ümmetin halifesiyim ulen! Buralara Kürdistan, şuralara  Lazistan, vergi veren gerzeklerin memleketine de Kazistan  diyorum!” dese; “ Elhamdilillah oğlumuz artık Kürdistan’da askerlik  ediyor, şehit falan olmayacak, PKKlı abisi de onu vurmayacakmış!” diye  sevinecek misiniz?

Ya da  hadi sizin mahalleden birini başgan ettiniz, diyelim;  evinizin makarnayla mı dolup taşacağını düşünüyorsunuz?

Yoksam… “ Sana ne lan? Biz Müslümanız! Müslüman gibi yaşayacağız! Ama sen de Müslüman gibi yaşayacaksın! Müslümansan Müslümanlığını bil hırt!” falan mı diyorsunuz?

Şimdi mesela size: “Abiciğim bu yol, yol değil… Yarın bir gün her tarikat, her cemaat , her aşiret kendi başına silâhlanmağa başlarsa;  durmadan  hakaret ettiğiniz Türk Ordusu’nu ararsınız ama bulamazsınız. Sizi kimse kurtaramaz, her mahallede IŞİD  benzeri çeteler kelle kesmeğe başlar!” desem siz de bana: “ Olsun, CHPliler, dinsizler, Türkler, ırkçılar, Atatürkçüler ölsün de biz  zaten kefenimizi giymişiz, biz de ölürüz!” mü dersiniz?

Abiciğim ben sizin türban “duyarlılığınıza”  falan hep saygılıydım da siz  türbanı her yere soktunuz.  Bir yandan türbanı her yere sokuyorsunuz, öbür yandan fetva kanallarınızda, “Kızların okuması gerekmez, Müslüman çocuk yetiştirsin yeter!” deniyor. Abi bir karar verin ama…

Karınıza kadın doktor istiyorsunuz ama kadınla erkek bir arada okumasın istiyorsunuz. Kızmayın ama sizin siparişinize göre  üniversite açmamız imkânsız. Dünyada da öyle bir üniversite falan yok, bilmenizi isterim. Siz bir “Evet” dediniz diye de şapkadan üniversite çıkarmamız mümkün değil.

Bir şey soracağım: Sizce başı açık kadınların hepsi “yollu” falan mı? Mesela şort giyen kadınlar ölse de olur mu?  Ya da meselâ şimdi Anayasa değişikliğine evet deyince başı açık, şortlu kadınları şıp diye örtüp imana getirtmek mi istiyorsunuz? Yani meselâ kadının biri “ Bu ne ya? Ben bunu örtmem !” falan derse, otobüste ağzının üstüne tekmeyi yapıştırıp “Müslümansan Müslümanlığını bil orospu!” mu demek istiyorsunuz?

Şimdi  Derya Hanım  kefenli abilerime kabalık ettiğimi, onları anlamağa çalışmadığımı söyleyecek, adım gibi eminim.

Türbanlı ablalarım, sizinle ilgili merak ettiğim  bir şey var: Okuduğunuz gazetelerden bir türbanlı kadın yazar “ IŞİDçilerle yatmak cenneti garantilemektir!” derken ne dediğini  hakikaten anladınız mı? Yani  o gazeteci abla çarşaflı bir kadının  bir yatağa yatıp bacaklarını ayırıp üstünden yirmi tane birden erkeğin geçmesine izin vermesine “cihad” derken … Bu ablanın sözlerini, sırf CHPlilere, fasıklara  vs inat namusunuza sığdırabiliyor musunuz? Biriniz çıkıp “ Ablacığım sen kafayı mı kırdın? Bu dediğini açık kadınlar yapsa “orospuluk” derdik.” Falan demeyi akıl edebildi mi?

Ya da “ Başbakan emretsin 12 yıllık yuvamı yıkarım!” diyen ablaya hiç biriniz “ Yahu abla! Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?” diyebildi mi?

Bak türbanlı bacım… Yarın senin istediğin gibi biri başkan olsa şeriatı ilan etse… Sence ne olacak? Yani her mezhebin kendi mahkemesini kurması ile daha mı adil bir ülke olacağız?

Türbanlı bacım mirasın kırıntısını ancak elde edebildiğinde “Oh be zaten malın fazlası beni bozardı!” falan mı diyecek?

On beş yıldır,  bir partiye  istikrarlı şekilde oy veriyor musunuz? Evet.

On beş yıldır, oy verdiğiniz partinin her dediğini olduğu gibi kabul ediyor musunuz? Evet.

Türk ırkını yok sayıp milliyetçiliği ayaklarınızın altına aldınız mı? Evet.

“Size bir Kürt kedisini bile vermem!” diyerek PKK ile kol kola giren Barzani ile gurur duyduğunuzu söylediniz mi? Evet.

Evet deyince ne olacak?  
Memleketin Kürdistan, Lazistan vs diye bölünmesinin önü açılacak.
Başkanınızın atadığı hakimlerle aynı   tarikatten değilseniz adaletten şüphe duyacaksınız.
Ekmeğiniz  bir kişinin iki dudağı arasında olacak.
Sizin seçimlerinizin falan hiç bir öenmi kalmayacak, başkanınız ne derse o olacak!

Bunların hepsi sırf siz bütün kadınlara türban taktırmak istiyorsunuz diye olacak. 

  Daha da anlamadıysan hemşerim… “Evet” dersen yok olacağız, hem de hep beraber! Çünkü şimdiye kadar mendil kadar arsan için kapısını aşındırdığın laik mahkemelerin, oğluna iş bulsun diye gittiğin vekillerin, hırsıza , uğursuza  karşı medet umduğun jandarmanın falan hiç biri artık olmayacak! 



Sen ölmek nedir bilir misin? Kafandaki “örnek” ancak IŞİDçi intihar bombacısı ise sana söyleyeyim, örnek aldığın yaratık insan falan değil, bilesin…



27 Şubat 2017 Pazartesi

İdeolojik Kamplaşmayı Aşan Bir Türkçü Uzlaşma Tasarısı

Sosyal ortamda kendisiyle oldukça uzun tartıştığım bir  Türk Solu mensubu, ne yalan söyleyeyim kafamda bir umudun kıvılcımlanmasını sağladı.

Şunu her şeyden önce belirtmeliyim ki kuşaklar arası bir algı ve birikim farkı kesinlikle var.
Benim gibi çocukluğunu şiddetli ideolojik kavgaların içinde geçirmiş biriyle o günleri ancak Denizci, Mahirci güzellemelerden okumuş gençler arasında anlaşmazlık olması doğaldı.
Muhatabımın tavrını emsal almam sanırım yanlış olmaz. Çünkü genelleştiği takdirde yarar getirecek her eylem bir çığır açıcı olarak görülmelidir.

Aziz muhatabım kendi sosyalizmini " konjonktürel" olarak tanımlıyordu. Bunu "faydacı" olarak anlamayı tercih ettim. Zira sosyalizmi " Türk için" istediğini belirttiğinde dikkatimi gerçekten çekti. Ayrıca zamanında unitarist yani birlikçi / Turancı cephede yer alan Sultan Galiyef'i ölçü alması da bu faydacılığının ciddiliğine beni ikna etti.



   Aramızda iki konuda uzlaşmazlık yaşıyorduk ki bu konuların aşılması en zor olanı tarihselciliğimiz/ tarihsiciliğimiz idi. Şahsen ben solun hiç bir idolünü kahraman olarak görmediğim gibi hepsini istisnasız biçimde şu anda kendisiyle mücadele ettiğimiz  Kürt etnik terörünün müsebbiplerinden sayarım.

Öbür yandan solun tetikçi -kışkırtıcı kalem geleneğinin Türkçülük adına Atsız gibi bir Türk atasına dil uzatması da uzlaşmazlık için aslında yeterli bir nedendir.

Bütün bunlara rağmen birbirimize yerleşik ön yargıların penceresinden bakmak yerine  tarihi belgelerle bakmak , tarihi husumetleri devirlerinin şartları içinde değerlendirmek belki de bir Türklük buluşması için akılcı bir başlangıç olurdu.

Uzlaşmazlığın ikinci ayağı ideolojidir ki bu da ulusumuz kesin şekilde birinci öncelik olarak kabul edildiği takdirde aşılabilirdi.
Bu durumda şu koşulları samimiyet ve ciddiyetle kabul ederek bir araya gelmek tüm Türkçülerin görevidir.
1-İdeolojik çatışmaların tarihine saplanmamak,
2- İdelojik fraksiyonları ulusumuzdan aziz bilmemek,
3- Birbirimize sürekli samimiyet testi uygulamamak,
4- Birbirleri hakkında değişmez yargıları olan kuşakları toplantıdan uzak tutmak,
5- Toplantıyı hiç bir partiye mal etmemek ve siyasi propagandadan uzak durmak,
6- Reddetmek için değil dinlemeğe ve anlamağa çalışmak için bir araya gelmek,
7- Türklük için bir araya gelemeyenlerin düşman için ayrışacağını unutmamak,
İşte bu hal ve şartlar altında bir araya gelecek Türk çocuklarının çelik iradesini hiç bir düşman yenemeyecektir. Şurası unutulmamalıdır ki hiç bir ideoloji ırkın, dilin, tarihin ve kültürün birleştirdiği insanların kardeşliğini içinde barındıramaz.
Tanrı Türk'ü korusun!

26 Şubat 2017 Pazar

Türban Ve Akıldışılık

Akılcı her şey tartışılabilir. 

Bazı şeylerin izahı hemen yapılamayabilir.

Bazı şeyler doğa olayları olarak görülerek oldukları gibi kabul edilirler ki bu bile onları anlayabilmek arzumuzu azaltmaz.

İşin içine din girince bütün anlamlandırma işleri ya çarpıtılır ya da askıya alınır.

Son dönem siyasal çarpışmaları yönlendiren başlıca etken dindir. Öyle ki siyasetimizin ana ekseni din olmuştur.

Böylece dine dayalı bir toplumsal düzen kurmak hırsı ile dini sınırlamak arasında bir mücadele ortaya çıkmıştır. Ama sorunun asıl ekseni dindir.

Dinciler dinin tartışma üstü bir tür doğal fenomen gibi görülmesini istiyorlar.

Önce savundukları şeyin Tanrı emri olduğunu sonra da kişisel inançlara dokunulamayacağını söylüyorlar.

Böylece ancak bireyin vicdanına ait olmadı gereken iki hususla ulusu ve onun egemenliğini rehin almağa çalışıyorlar.

Bunu da somut bir giyim sorunu olan türbanla/ başörtüsüyle sağlamağa uğraşıyorlar.

O halde sormamız gereken sorular şunlar olabilir:

Türban Tanrı'nın emri midir? 

Türban,  tartışılması mümkün olmayan bir doğal fenomen midir?

Türban akılcı bir tercih midir? 

Türban veya baş örtüsünün Tanrı'nın emri olduğuna dair tek sözde kanıt, Nur Suresi 31.ayetteki bir kelimenin "baş örtüsü" olarak çevrilmesidir. O kelime "baş örtüsü " olarak çevrilmemiş olsaydı, bugün ülke kadınlarının %70'inin böyle bir derdi olmayacaktı.

Kaldı ki Tanrı bunu açık bir şekilde emretmiş bile olsa bir başka Ve daha büyük bir sorun ortaya çıkardı: Baş örtüsünün şekli ve ölçüsü nasıl belirlenecektir? Görünen o ki her tarikat ya da cemaat onu kendi estetik tutkusuna göre çeşitlendirmektedir. Ayrıca mesela Doğu Avrupalı mankenlerin çekicilikleriyle sunulan pek çok türban, kadınlara bir yandan örtünürken diğer yandan cinsel cazibeyi korumanı bilinçdışı mesajını vermektedir. 

Türban sorununu yaratanların tamamı, kendi akıldışılıklarına Tanrı'yı kalkan edenlerdir. Tanrı'nın insanlığın bir sürü varoluşsal sorunu dururken Arap toplumunun poligamik erkeklerinin sapkınlıklarını dizginlemekle uğraşması  aklın olduğu kadar "kutsallığın" içeriğiyle de tutarsızdır.

Türbanın doğal bir fenomen olması tamamen akıldışıdır. Çünkü o ancak bireysel bir tercih olan dinin sonucudur  Oysa doğal fenomenler engellenemez ve kaçınılmazdır. Dininizi değiştirebileceğinize göre türban doğal bir şey değildir.

Türban tercihiyle ilgili sorular ya kişisel mahremiyeti ihlal bahanesiyle susturulmakta ya da  Tanrı'nın dokunulmaz kutsallığıyla tartışma dışına itilmektedir.

Her halükarda türban akılla hiç bir ilgisi kurulamadan kabul edilen bir tabuya ve modacıların alabildiğine güzellik istismarıyla da dinci bir cinsel fetiş nesnesi haline gelmektedir.

Tartışma dışı kutsal bir konuma yükseltilen türban bu konumu ile tartışma ve eleştiri kültürünün, demokrasinin ve insan haklarının  bizatihi düşmanıdır. Sadece bu sebep bile topran ve ebediyen yasaklanması için yeterlidir.




25 Şubat 2017 Cumartesi

Kişisel Akış 2

Küçük  kızımla kahvaltı ettik.

Cumartesileri, bizim çocukların kurs günü. Her biri bir yerde çalışıyor.

Önce en küçüğümüzü Tekvando kursuna götürüyorum. O orada tepişirken küçük kızımla zaman geçiriyoruz.

Bana   hiç bilmediğim, üstelik de anlayamadığım çevrim içi oyunlardan bahsediyor. Galiba bu kuşağın en sevdiği oyun "Minecraft".

Minecraft  yaratıcılığa dayalı ve "katılımlı" bir oyun. Gene de ona bakmak bile ruhumu yoruyor. Belki de bir yoğunlaşma eksikliği falan çekiyorum ondan dolayı da oyun beni çabucak bıktırıyor.

Bir ara ne tür videolar çekerse daha  çok ilgi çekeceğini falan konuştuk.

Anlayabildiğim kadarıyla Youtube hep aynı tür oyun videolarıyla dolu. "Orijinal" bir şey çekmek ilgi görmemek riskini taşıyor.

Kızımla ABDdeki ve bizdeki Youtubecular arasındaki kazanç farkını falan konuştuk.  Sanal ağın bir yaşam tarzı haline geldiği ABD ile hâlâ biraz lüks sayıldığı ülkemizde  elbette devasa bir fark vardı.

Küçük kızımın sanalağ kültürü inanılmaz geniş. Önünde TEOG falan gibi bir sınav olmasa bu konuya yoğunlaşabilmesini isterdim.

Küçük kızım bir yandan piyano dersinin notlarına bakıyor. "İlgili akorlar"  galiba kafasını biraz karıştırıyor.

Artık oğlanı almak için yavaş yavaş hazırlanmam lâzım. Gerçi kendi başının çaresine de gayet güzel bakabiliyor.