23 Ağustos 2009 Pazar

Bir Toplumsal Düzen Manifestosu Denemesi I

Toplum ve düzen kelimelerinin taşıdığı kudretli çağrışımlardan kaynaklanan bütün riskleri peşinen kabul ederek düşünmeye başlıyorum.

Belki en sonda söylenmesi gereken bir başka şeyi en başta belirterek tartışıyorum. O da medeniyet ile ilgili bir tarife teşebbüs edildiğinde, toplumsal düzen ile ilgili bütün tartışmaların “batıya” atıfla yapıldığı itirazının herhangi bir tartışmayı veya hükmü geçersiz kılamayacağıdır.

Çünkü “tartışma” zaten başlı başına bir kategorizasyon, ve hüküm vermek işidir.
“Tartışma” bir yanlışın ve bir doğrunun var olduğu kanaatine göre yürütülen akıl rekabetidir.

Bu açıdan “tartışma” belli determinasyonların mukayesesi demektir.

Toplumsal düzen tartışmalarında önümüze dikilen en büyük engel doğuda İbn-i Haldun ve Kaşgarlı Mahmut gibi düşünürlerin konu hakkında düşünmüş olmaları bu konunun doğunun da ilgi alanı olduğuna dair itirazlardır. Böylece tartışmada doğunun hiç de eksik veya batıl olmadığının altı çizilmeye çalışılır.

Bu bir yere kadar doğrudur. Bu, “doğunun” kendi doğru ve yanlış anlayışını billurlaştırmaya çalışan düşünürlerinin gayretleri açısından gurur vericidir.

Öbür yandan maalesef “doğu” bu fikrî cehtin kurumsallaşabildiği bir ortam yaratamamıştır. Felsefenin fıkıh ve tasavvuf karşısında gerilemesi ve bir tür “küfür” uzantısı gibi görülmesi İslâm medeniyetinin fikrî köklerinin zayıflamasına yol açmıştır. Felsefenin, sorgulayıcılığının iktidara kadar uzanma riski batıda dahi çoğu zaman ciddi bir sorun teşkil etmiştir.

“Medeniyet” teriminin genel geçer bir ölçüsünün olamayacağının altının sürekli çizilmesi, “farklı” medeniyetlerin var olduğunun söylenmesi bizi herhangi bir çözüme yaklaştırır mı?

Veya toplumsal problemlerin çözümünde bize yardımcı olur mu?

En nihayetinde “medeniyet” bir çözüm tarzları çerçevesidir ve bu açıdan kültürle yakından ilgilidir.
“Çözümler” sorular veya sorunlarla ilgilidir. Her şeyden önce çözülmesi gereken soruları veya sorunları gerektirirler.

Tartışmalarda medeniyetin, “ en az enerjiyle en fazla çıktıyı” olması halinde Pigmelerin batı insanından daha mutlu olduğunu, bu durumda batılının medeniyet tanımının hiç de genel geçer olamayacağı argümanı sıkça işittiğim bir argümandır.

Sorun şudur ki Pigmelerin toplumsal yapılarının karşılaştıkları sorunlar ile modern batılının sorunları aynı değildir.

Öte yandan “sorunu” doğuran şey değişimdir. Değişemeyen bir toplumda sorunun olmaması doğaldır. Pigmeler veya Aborjinler gibi “tarıma” geçme imkânı olmayan toplumların belli bir aşamadan ileri gidememeleri, iş bölümünün onlarda ortaya çıkamamasına ve sorunların da kendiliğinden ortaya çıkmamasına sebep olmuştur.

Tarıma geçebilmek şansına sahip olan toplumların tarıma geçmeleri tesadüf müdür?
Elbette hayır. Çünkü insan davranış gösterir, eyleme geçer.
Yani “daha iyi bir durum” için sürekli gayret gösterir. Bu, insan varoluşunun tek şeklidir.
“Mevcut durumdan daha iyisi” insana özgü bir tercihtir. İnsan hayatta kalmanın ötesinde ihtiyaçlara sahiptir.

Eylem durumu değiştirmek ihtiyacının bir sonucudur.
Bundan dolayı da mevcut durumu nihai bir mutluluk ânı olarak görüp yerinde sayan hiçbir insan topluluğu yoktur.

Sosyalizm bunu yaratmaya çalışmış ve bütüncül olarak uygulandığı her ülkeyi bir tür tımarhaneye çevirmiştir.

Toplumlarda medeniyet ayrımının iki büyük insan eyleminde toplandığını sanırım söyleyebiliriz.

Yağmaya dayanan medeniyetler ve mübadeleye dayanan medeniyetler.

Burada şunu belirtmeliyiz ki tarihsel olarak bu iki eylemi de içinde barındırmayan hiçbir medeniyet yoktur.

Sorun, zaman içinde hangi davranışın medeniyetin belirleyicisi haline geldiğidir.
Veya şöyle söyleyelim: İhtiyaçları giderme sorunu karşısında hangi kültürlerin daha ziyade yağmayı, hangi kültürlerin mübadeleyi benimsediği sorunu karşımıza çıkacaktır.

Zira bu tercihin maddî sonuçları bilhassa 18. yy sonundan itibaren çok hızlı görülmeye başlamıştır. Bu tercihler toplumsal düzenlerin, sorunlara cevap verme gücünü ve maddî ilerlemenin hızını doğrudan belirlemiştir.
(Devam edecek)
….

Hiç yorum yok: