2 Temmuz 2015 Perşembe

Demokrasi Mi Demografikrasi Mi? I

Son seçimlerle  toplumun daha geniş kesimlerinin meclise girdiği yönünde bir algı yaratılmaya çalışılıyor. “Artık roman milletvekilimiz var!” deniyor meselâ. Bir gazete vekilleri “Ezidi”, “ Roman”,”İslâmcı”, “Kürt” vs diye sınıflandırdı.
Bununla anlatılmak istenen, artık toplumun her kesiminin rahatlıkla seçme seçilme hakkına sahip olduğu…

İyi de daha önce de böyle değil miydi?
Daha önce  milletvekili seçilmek isteyen birine  Kürt olup olmadığı ya da  hangi etnik kimliğe sahip olup olmadığı soruluyor muydu?

Ama aranan tek şart Türk vatandaşı olmak dolayısıyla Türk Milleti’nin bir mensubu olmaktı.
Bu neden istenir?

Çünkü savaş ilânı gibi çok önemli kararlara imza atarak egemen ulusun kaderini belirleyen insanların o ulusun temsilcileri olması gerekir de ondan.

Çünkü TBMM bütün vatanın kaderinden sorumludur.
Vatanın bütünü ilgilendiren kararlarda hiç kimse “Ben  Türk değilim ki…” diyerek yan çizemez.
Neden böyle?

Çünkü bu topraklara  bir vatan olmak vasfını kazandıran büyük toplumun adı Türk Ulusudur da ondan.
Çünkü bir ulus içindeki  etnik aidiyetlere  körleşerek bunları çok daha büyük bir beraberliğin parçası olarak gören insanlardan oluşur.
Oysa enternasyonalist solun ve enternasyonalist liberallerin ulus karşıtı koalisyonunda (ki bu onların tarihte  eşine az rastlanır  bir koalisyonudur )  demokrasi, ulus dışı bir iş olarak ortaya kondu.
O halde ulus gerçekten var mıdır? Bu soru demokrasinin kökenini anlamamız açısından hayati önem taşıyor.

Türkiye’deki entermasyonalist  kampa göre ulus bir “kurmacadır”, uyduruk bir şeydir.
Onlara göre “kimlik” her şeydir. Bu kimlik de aileden edinilen ilk göreneklerle belirlenen ve asla değiştirilemeyen bir aidiyet duygusundan ibarettir. Dolayısıyla bir insanın aileden edindiği göreneklerin üstünde  ve soyut değerlerde uzlaşarak edinebileceği bir üst kimlik vs söz konusu olamaz.

 Gerçi Marksist okula göre işçiler kimliklerinin üstünde edinilmiş bir  sınıf  kimliğiyle  sadece işçi olarak, kimliklerin erişemediği bir  eylem ortaklığı göstermelidir. Marksistlere göre sınıf gerçektir, çünkü çıkarlar gerçektir. Ayrıca “tarihsel diyalektiğin” zorunlu yönelimi insanları , bütün kimliklerin ötesinde bir “sınıf kimliğinde” yaşamaya   yöneltmektedir.
Liberal okul bu tip “kimliklenme” dinamikleriyle ilgilenmemiştir, çünkü liberal okul  zaten uluslaşmış, iş bölümünü gerçekleştirmiş, hukuk devleti idealini ortaya atmış olan  toplumlarda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla meselâ Amerikan “liberalleri” dahi ulus kimliğinin kökeni konusunda daha fazşa düşünmeye gerek duymamıştır. Kaldı ki batılı liberaller için   hümanizm, kendi uluslarının iyiliğini düşünmekten başlar.

Türkiye’ye gelince, sosyalist ve liberal okulların  batılı  muadilleriyle aynı entelektüel gelişmişlik seviyesine sahip olduğunu söylememiz zor.

Dolayısıyla bu iki okulun “ görenekli kimliklerin” üstünde ve bunları aşkın olarak  geliştirilen bir soyut kimlik gerçeğini anlamlarını beklememiz zor. İşin içine uluslararası ilişkiler, etki ajanlığı vs girdiğinde ki artık bunlar  aleni olarak ortadadır, açıkça satılmış olan bu insanların uluslaşmamızı kuvvetlendirecek bir şey söylemelerini beklemek de imkânsız.

Bir ülkede saf bir etnik ya da ırksal  benzerlik sağlamak çok zordur. Bunun her ülke için geçerli şartları da olmayabilir. O ülke Japonya gibi bir ada ülkesi olmalıdır belki? Ama ırksal benzerliğe dayalı bir toplum atık hemen hemen kalmamıştır.
 Buna karşılık ulusal devletler ve uluslar vardır. Ulus inkâr edilemez, açık bir gerçek olarak karşımızdadır. Bunu nereden biliyoruz? En başta Jeferson’un ABD anayasası ile ilgili olarak  “Bu anayasa ile bir ulus yaratıyoruz!” sözlerinden modern uluslaşma macerasının gerçekliğini görebiliriz.
Peki o halde “ulus” uydurulmuş, icat edilmiş bir şey olmuyor mu?
Hayır. Çünkü uluslaşma “birilerini diğerlerine emrettiği  bir beraberlik” olarak gelişmiyor.
Uluslaşma, kurala dayalı olarak kurulduğu kesin şekilde belirtilmiş bir devlet çatısı altında, insanların ortak emniyet ve adalet beklentilerinin güvence altına alınması ile başlıyor ve gelişiyor.

Şüphesiz bu beraberliğin dili, kültürü vs de o beraberliği, kurala dayalı devlet çatısı ile koruyan eğmen toplumun dili ve kültürü olarak belirleniyor. Çünkü kural, devlet, adalet, bürokrasi gibi kavramlardan habersiz topluluklar için var oluşun  teminatını sağlayanlar bu teminatı ancak kendi dilleri ve kültürleri benimsenirse sürdürebiliyorlar. Yani birileri size altında yağmurdan korunabileceğiniz ve yanınızdakilerle rahatça paylaşacağınız bir  kulübe sunarak bu kulübenin ayakta kalması için gerekenleri söylediğinde “ ben seni anlamıyorum dilim ayrı!” diyerek nasıl  yan çizemiyorsanız, devletin korunması için de devleti kuran ve onun varoluş kurallarını belirleyen  topluma saygılı olmanız gerekiyor.

Görenekli topluluklarımız,  büyük toplumlara göre daha küçük ve sınırlı oluyorlar.
Bir vahşi adada  bir kabile çocuğuysanız görünüşleri ve dilleri birbirine benzeyen, hepsi sizinle akraba insanlarla berabersiniz demektir.

Bir gün adaya bir gemi yanaşır. Siz gemiyi daha önce görmemişsinizdir ve onu büyük bir balık sanırsınız. O balığın içinden daha küçük balıklar çıkar ve onların karınlarından da insana benzeyen yaratıkların çıktığını görürsünüz.

Bu insansılar birbirlerine benzemez. En azından sizin kabilenizdeki kadar birbirlerine benzememektedir.  Ama hepsi aynı dili konuşarak ellerinde sizi korkutan büyülü sopalarla adaya girer ve her yeri keşfetmeye çalışır.
Yeni gelenlerin ne yapacaklarını bilemeyiz ve onlara kefil olmak mecburiyetinde de değiliz.
Ama bir kabile insanıyla gemi insanının arasındaki toplumsal gelişmişlik farkı daha ilk anda ortaya çıkar.

 Kabile insanı için “insan” ancak leoparlara ve diğer vahşi şeylere karşı beraberce ava çıkılan kabile mensuplarından ibarettir.
Sonra bir gün kara derili  adamla beyaz bir gemi adamının konuştuğunu, şakalaştığını beraber yemek yediğini görürsünüz.
Görünen o ki gemidekilerin çoğu beyazdır.

Bir gün  ten rengi sizinkine benzeyen  bir siyahi gemi adamıyla karşılaşırsınız. Kendi dilinizde adama  hangi kabileden olduğunu sorarsınız ama adam sizi anlamaz. Hatta sizi bir tehdit olarak bile görebilir, sonra diğer beyaz adamları yardıma çağırır. Siz neden sizinle beraber olmak yerine beyaz adamlarla beraber olduğunu anlamaya çalışırsınız, bulamazsınız.

Ulusal devletler içindeki ulus altı toplulukların durumu, ıssız adadaki kabilelerin aynısıdır bir farkla: Issız adadaki kabileler doğal şartlardan dolayı yalıtılmışlardır. Oysa ulusal devletlerdeki ulus altı topluluklarda kendini dünyadan yalıtma büyük oranda gönüllüdür.
Ulusal devletlerdeki ulus altı topluluklar ırksal veya inançsal olarak kendilerini farklı gören azlık gruplardır.

Bu gruplar ulusal devletin sunduğu imkânları ( beyaz adamların gemileri, filikaları,  tüfekleri gibi…) elde etmeyi isteyen ama ıssız adadaki kabileler gibi yaşamayı da isteyen içe kapalı toplumsal yapılardır.

Bir ulusal devlette herkesin, gemileri ve filikaları yapan, tüfekleri kuşanan   tek bir toplumun üyesi olduğu kabulüyle ,  herkes egemenliğe ortak edilir. Böylece gemideki siyahi mürettebat da geminin gittiği limanda istediği meyhanede eğlenebileceğini bilir meselâ.

Ama gemi mürettebatı ilkel kabileyi kendi içindeki yönetime ve haklara ortak edemez. Çünkü en başta  kabilenin geminin veya geminin mensup olduğu ülkenin yönetimi hakkında bir fikri yoktur.
Diyelim ki kabileden birkaç kişi gemiye biner ve ana karaya varır. Anakarada  ona yeni kıyafetler verilir ve dil öğrenmesi sağlanır. Böylece yeni toplumunda kuralları benimsemesi sağlanır. Bir müddet sonra adalı yerli, artık diğer beyazların rengini göremez hale gelir. Topluma alıştıkça toplumun onu yaptığı işle ve becerisiyle kabullendiğini görmeye başlar. Böylece aslında kendisininkiyle  kıyaslanamayacak  kadar büyük ve karmaşık başka bir “kabileye” girdiğini anlar.
Fakat bu “kabilede” işler kendi kabilesinde olduğu kadar basit değildir.


Bu “kabilede” kendi kabilesinde olmayan pek çok sembol ve çok daha  ayrıntılı, yazılı bir tarih vardır.

(Devam edecek...)

Hiç yorum yok: