Fikir Kazanı
14 Ocak 2026 Çarşamba
3 Ocak 2026 Cumartesi
Ya Matriks Mutlaksa?
Ya Matriks Mutlaksa?
Matriks filmi, felsefenin belki
de en önemli sorusunu popülerleştirmişti:
“Gerçek nedir?”
Aslında soru bile kendi içinde
bir çözümsüzlük taşıyordu. Çünkü “nelik”ten bahsetmek bir varoluş kabulünü
gerektirir. Buna ilaveten “bilebildiğimizi” kabul etmemizi gerektirir.
Oysa belki asıl şunu sormamız
gerekirdi: “Biliyor muyuz?”
Cevap basittir: “Kesinlikle evet!”
Matriks filmindeki en önemli
cümle bana kalırsa Morfeus’un Neo’ya söylediği şu cümledir: “Unutma, Matriks’te
ölürsen gerçek hayatta da ölürsün, çünkü insan bilinçsiz (zihinsiz) yaşayamaz..”
Yani? Morfeus burada “kendisine göre gerçek olan hayatta var olmayı” gerçek
sayıyor ama meselâ “bir başka hayatta var olmak” ihtimalini göz ardı ediyordu.
Ya aynı zihnin farklı yerlerde kopyaları üretilmişse, o zaman ne olacaktı?
Morfeus burada aslında salt
algılarımızdan bahsetmiyordu, kişiliğimizden, kişiliğimizi eşsizleştiren hatıralardan,
bahsediyordu. Çünkü insanın “konuşması” bir anlam ve hatıra biriktirme işinden
ibarettir. İnsan var oluşunu, zamanla biriktirebildiğini anlamlara ve hatıralara
göre idrak edebilir. Bu yüzdendir ki hafızasını yitiren insanlar büyük bir
varoluşsal boşluk yaşarlar. Bu yüzdendir ki fakirlikten, bunamaktan korktuğumuz
kadar korkmayız.
Peki bütün bunları “geçerli” kılan
temel eylem nedir? “Bilmek”. Sorun ne kadar bildiğimiz ya da bilgimizin
kesinliği değildir, bilip bilmediğimizdir ki bildiğimiz kesindir. Bilginin kesin olup olmaması noktasında bilim
devreye girer, algısal sınırlarımız içinde kesin ve net araştırma alanları
oluşturarak “algısal miyopimizi” azaltmaya çalışır.
İşte tam bu noktada meselâ Morpheus’a
sorulması gereken soru şuydu: Neo’ya
verdiğin hapın aslında bir başka matrikse girişten ibaret olup olmadığını
nereden biliyorsun?”
Makinelerle savaşan
kahramanların, aslında makinelerin yarattığı evrenle aynı evrende olmaları
tuhaf değil midir? Oksijen/ azot
atmosferli, yerçekimli, görünür ışıklı ve karbon temelli bir yaşam ortamında
kahramanlarımız matriksten ne kadar farklı yaşamaktadırlar? Kendilerince gerçek
hayatta yaşayan kahramanlar aslında makinelerin, insanların var oluşunu insanlardan
çok daha iyi kavradığını fark edememektedir. Ortam konforunu değiştirmek,
insanın maddî var oluş şartlarını ve bu şartların biçimlendirdiği bilinci
değiştirmiyordu. Filmde Ajan Smith’in bahsettiği “mükemmel dünya”, farklılığın
ve dolayısıyla gerilimin olmadığı bir dünyaydı. Oysa algılarımız ancak “değişiklikler”
sayesinde “bilinç” üretebiliyordu. Farklılığın olmadığı yerde gerilim,
gerilimin olmadığı yerde hareket, hareketin olmadığı yerde idrak/farkındalık ve
bilinç var olamıyordu. Gerilimsiz, akışsız, hareketsiz bir dünya, insan için ölmek
anlamına geliyordu. Bu yüzdendi ki ona hareket etmesine gerek olmayan bir dünya
verdiğimizde hayatın anlamı kalmıyordu. Çünkü insan hareketi yalnızca
algıladığında ama hareket etmediğinde aslında zincirlenmiş gibi oluyordu.
Matiks konulu gerçeklik filmlerinin
bir diğer önemli örneği “Surrogates” (Suretler) idi ki orada fark şuydu:
İnsanlar avatarlarından ayrılabiliyor ve “gerçek” hayata geri dönebiliyorlardı.
Sorun, onların gerçek hayata dönebilmeleriydi. Bir rüyada yaşadığını fark
etmek onlarda derin bir anlam karmaşası yaratıyordu.
O halde meselâ kendimize şunu
sormalıydık: Makineler, bizim yegâne var oluş biçimimize uygun bir “rüya”
yarattığında, bu rüyanın içinde var olmanın “gerçek olmadığını” iddia etmek ne
kadar mantıklıdır?
O halde belki de şunu artık kabul
etmeliyiz: Algılarımızın sınırlılığına bakarak aslında var olmadığımızı, düşünmek
anlamsızdır. Var olduğumuzu idrak edebildiğimiz ve tutarlı algılar
geliştirebildiğimiz her dünya “gerçektir”.
Çünkü bizim yokluğumuzda ne olacağını bilemeyeceğimiz gibi bilmemiz de
gerekmez. O halde belki Matriks’e savaşılacak bir rüya âlemi olarak bakmak yerine
“İnsanlığı, kendi vahşetinden koruyan bir var oluş simülasyonu” olarak bakmak da
mümkündü. Makinelerin insan vücutlarının enerjisinden yararlanması onları
sömürmeleri anlamına gelmiyordu belki de. Bu belki de güneş enerjisinden yararlanılamayan
bir ortamda insan soyunu sürdüren makinelerin sistemi koruyabilmek için buldukları
en kolay çözümdü. Matriks asıl ne zaman bir kâbus olurdu. Makineler insanların
bilinçlerini korumadan onların vücut enerjilerini alsalardı be gerçekten kaotik
bir sömürü sayılabilirdi. Şu açıkça kabul edilmeliydi ki insanları “pilleştirebilen”
makinelerin, insanların bilinçlerini korumak gibi bir “borçları” yoktu.
Her halükârda insanlar gerçekliğe
öyle muhtaçtılar ki algılayabildikleri bir başka ortamın “daha gerçek olabileceğini”
düşünmeden edemediler. Oysa belki Morpehus’un Neo’yu uyandırdığı gerçeklik de
bir başka ve daha şiddetli bir potansiyel farkına/gerilime karşılık gelen bir
başka kurmaca dünyaydı. Oysa Morpehus kendi dünyasının da bir başka dünyanın
simülasyonu olup olamayacağını düşünmeden “mutlak gerçeğe ulaştığını”
sanıyordu.
Aslında fizik cevabı veriyordu:
İki madde aynı anda aynı yeri işgal edemiyordu. Çünkü… İnsan zihni aynı anda
iki ayrı yerde var olamıyordu. Daha doğrusu idrak/farkındalık bölünemiyordu.
İşte cevap budur: Bir başka gerçekliğin var olması ihtimali bizim yaşadığımız
gerçekliğin geçerliliğini ortadan kaldırmaz; tam aksine gerçeğin kategorik
varlığını kaçınılmaz ve mutlak biçimde onaylar.
Bu durumda Matriks’in mutlak olup
olmadığı sorusunun cevabı ancak bir başka soru olabilir: “Ne fark eder?”
23 Aralık 2025 Salı
Gerçek Üstüne
İnsan, idraki dışında bir bilgi edinemez.
Çünkü algılarımızın sınırlarının
dışındakileri bilemeyiz.
Bütün yapabileceğimiz, algı sınırlarımızın
ötesinde kalanları algı sınırlarımızın içine taşımak, oradaki olguları kendi
algımıza “tercüme etmektir.”
Gördüklerimiz gerçek midir, değil
midir? Bu aslında saçma bir sorudur. Çünkü beş duyumuza bir tane daha eklense
ve daha önce algılayamadığımız bazı olguları ya da olayları görebiliyor bile
olsaydık herhangi bir şey değişmezdi.
Böylesi bir durumda bile iki şey
değişmeden kalırdı:
a. Sınırlılığımız
b.
Cehaletimiz
Aslında ikinci durum birincinin
kaçınılmaz sonucudur. Birinci durum, biz Tanrı olmadıkça asla değişmeyecektir.
İkinci durum ise sürekli değişmektedir. O halde neden onu “değişmeyen” saydık?
Bunun sebebi ne kadar değişirse sonsuzluğundan bir şeyin eksilmeyecek olmasıdır. Evrende seyahat ederek pek çok şeyi görür ve bilgisizliğimizi azaltabiliriz ama buna
rağmen aslında sadece ileride bilinmesi gereken ne çok şey olduğunu fark etmekle
kalırız.
Cehaletimizi azaltma gayreti,
sınırlılığımızın farkında olmanın bir sonucudur.
Peki ama “gerçeği” aramak neden
saçmadır? Ya da bildiklerimizden başka bir gerçeklik olduğunu düşünmek akılcı
mıdır?
Sorun şudur: Algılarımızın
birbirileriyle yeterince tutarlı olması, algılanan şeylerin yeterince tutarlı
hareket ediyor olması, ya da bu tutarlılık algısının sürdürülebiliyor olması “gerçeğin”
kendisidir. “Gerçek”, kendisinden başka
bir şey olamayacağı anlaşılan şeydir. Yani sınırlı algılarımız içinde bütün
yönleriyle tutarlı ve her seferinde aynı düzeni koruduğunu algıladığımız şeyler
bizim gerçekliğimizi oluştururlar.
Buna “nedenselcilik” ya da “deneyselcilik”
denerek karşı çıkılabilir ama sorun şudur: Mantığın çözümleri eskimez.
Dolayısıyla şunu idrak etmemiz çok önemlidir: Felsefe ve mantık bir “moda
sorunu” değildir.
Böylece gerçeğin bizim
algılarımızdan ibaret olduğunu ve aslında bir simülasyonda yaşıyor
olabileceğimizi mi söylemiş oluyoruz? Diyelim ki öyle… Ne fark eder?
Evrendeki tüm elementlerin sabit
davranış biçimleri varsa -ki şu an için evreni oluşturan elementlerin en
azından önemli bir bölümünü keşfettiğimize göre- canlılar aleminin sınırlı
algılarının sebebi de onların yapı taşlarını oluşturan elementlerin belirli
kimyasal sınırlılıklarla davranması ve bundan kaynaklanan tepkimelerin ve
fiziksel olayların da belli şekillerde cereyan edebilecek olmasıdır. Sinir
sistemini meydana getiren yapıların uygun bir enerji ile çalışabilmesinin tek
sebebi, moleküler düzeyde atomlarımızın “sabit davranışlar” göstermeleridir. Bu
sabitlik de bir yanılsama olabilir mi? Bu soru sınırlılığımızdan dolayı
cevaplanamaz.
Bir adım daha ileri gidip aslında
bir simülasyonda yaşadığımızı fark ederek uyandığımızı düşünelim. Sorun şudur: “Nasıl bir dünyaya uyanırdık?”
Artık karbon atomunun olmadığı, nefes almadığımız, içimizden damarların değil
de kabloların geçtiği bir evrede mi uyanırdık?
Aslında sorulması gereken soru
şudur: İnsan var olmadığı bir evreni hayal edebilir mi? Ya da olmayan şeyleri
tanımlayabilir mi? Ya da… Bu
gerçeklikten “çok farklı” olacağını düşündüğümüz bir evreni, hangi dilin
araçlarını kullanarak tanımlar ve nasıl algılayabilirdik? Söz gelimi her rengin
tersine döndüğü bir dünyadan bahsedecek olsaydık, yine de “renklerden” ve “renkler
arası ilişkilerden” bahsetmemiz gerekecekti.
Rengin yerine geçebilecek bir algıyı tanımlamamız mümkün müdür? Böyle bir
şey mümkün değilse eğer “gerçek” bizi var eden yıldız tozundan ortaya çıkmış
bütün kimyasal temellerin ve fiziksel tutarlılıkların sonucunda oluşan sinir sistemimizle
oluşturabildiğimiz yegâne tutarlılıktır.
Bu durumda her şey bir rüya
mıdır? Hayır… Bizim evrenimiz belki “gerçeğin” kendisi ya da tamamı değildir
ama algılarımızın sınırı içinde kalan tutarlılıklarla sürdürdüğümüz
düzenliliklerin değişmezliğidir. Bu durumda “başka bir gerçeklik” arayışı
açıkça saçmalıktır. Çünkü “başka bir gerçeklik”
belli spektrumda görebilen belli bir ses aralığını işitebilen bir canlı türü
için tanımlanamaz bir şeydir. Bu durumda biz başka bir gerçekliği idrak
edemeyiz. Rüya âleminde “gördüğümüz” hiç bir şey “gördüğümüz şeylerden başkası” değildir. Mitolojik tuhaf yaratıklar dahi
var olanların bileşimleri ya da başkalaştırılmış halleridir. Neden böyledir?
Çünkü biz farkında olmasak da yerçekimine göre hareket etmemiz gerektiğini
biliriz. Çünkü yerçekimi sayesinde yürüyebildiğimizi, güneş sayesinde
yaşayabildiğimizi biliriz.
O halde… Sürekli “başka bir”
hayali kuran hayalperestlere yeni elementler icat ederek evren kümesini ve bu kümenin fonksiyonlarını
yeniden tanımlamadan hayallerini gerçekleştiremeyeceklerini hatırlatmalıyız.
Gerçeği bilmemek ne onun varlığını ortadan kaldırır ne de bizi daha bilge yapar…
16 Eylül 2025 Salı
Atatürk Devrimci Midir Faydacı Mıdır?
Konuya Atatürkle değinmemin bir
sebebi var.
Çünkü en nihayetinde devletimizi
kuran ve biçimlendiren bilinç onunkiydi.
Atatürk faydacı bir devlet
adamıydı. Yeniliğe açık olması, yeniliği arzulaması hep onun faydacılığındandı.
Peki neden onu bir devrimci olarak
nitelemiyorum? Öncelikle “devrim”, Marksist anlamda bir tarihi zorunluluk olarak
görülen, “zorunlu bir kökten değişim” olarak benimsenmiştir. Bu açıdan “devrim”
kelimesinin üstüne Marksizm’in yağlı lekesi neredeyse çıkmayacak bir şekilde
işlemiştir.
Diğer yandan solun -kendisini başta
“Atatürkçü” olarak tanımlayan kesimleri olmak üzere- anladığı manada devrim, “köktenci
ve ne pahasına olursa olsun yapılması gereken bir değişiklik” anlamına geliyor (ya
da ben onların böyle dediğini sanıyorum). Türkiye’deki devrimcilerin çoğu Marksizm’in
de etkisiyle devrimi, “kendisi için” olması gereken bir zorunluluk olarak
görüyorlar. Böylece onlar “değişmeden kalan” ya da “çok yavaşa değişen” her
şeyin kötü olması gerektiğine dair güçlü bir önyargı taşıyorlar.
Oysa Atatürk’ün devrimciliği, “devrimin
kendisi için” (devrim olsun da nasıl olursa olsun) gerçekleştirilen bir şey değildi.
Atatürk’ün “devrimciliği”, “millet yararına/menfaatine, zamanın gereklerine
göre gerçekleştirilen faydalı değişiklikleri kucaklamak” anlamına geliyordu. Bundan
dolayıdır ki onun devrimciliği ne Rus devrimi gibi “mülkiyeti” ne de Fransız
Devrimi gibi inancı kökten yıkacak bir yok etme eylemi gibi ortaya çıkmamıştı.
Atatürk İlkeleri, aslında Atatürk’ün
Türk Milleti için düşündüğü ve gerçekleştirdiği şeylerin felsefi bir özetidir.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni, laik ( akılcı ve beşeri), milliyetçi (millet
faydacılığı), inkılâpçı ( akılcı yenilikçi),
halkçı ( cumhuriyetin toplumsal zemini), cumhuriyetçi ( devletin siyasal
zemini), devletçi ( toplumsal düzenin sosyo-ekonomik zemini) esaslarına göre
şekillendirmişti.
Bunlar Türk Milleti’nin içinde
yaşadığı dünyaya uyum sağlaması, hayatta kalması ve sürdürülebilir bir hayat
tarzı edinebilmesi için elzem olan şartların bir özetiydi aslında.
Bu açıdan onun “devrimciliği” Marksistlerin/solcuların
sandığı gibi bir “sürekli devrim” anlamına gelmiyordu. Atatürk’ün “devrimcilik”
sanılan özelliği “ Türk Milleti’nin hayatiyeti için için gerekenlerin sürekli gözetildiği bir
sürekli faydacılık”tan başka bir şey değildi.
Dolayısıyla mesela devrimcilik
adına, dini reddedip dini kurumları yok etmek yerine, onu Türk’ün faydasına çalışacak
şekilde sınırlandırıp akılcı bir yönteme kavuşturmayı tercih etmiştir.
Mesela alfabe değişikliği, artık
kendisiyle bir şeyin üretilmesinin çok zor olduğu anlaşılmış bir sistemin
yerine çok daha kolay öğrenilebilen ve üretilen bir sisteme geçilmesinden
ibarettir ki bu günlerde Suudi Arabistan’ın dahi alfabe değişikliğini
düşündüğüne dair duyumlar alınıyor. Harf inkılâbı bu açıdan kökten bir
değişiklik (devrim) olmakla birlikte devrim olsun diye yapılmamıştır, muhtelif
faydalar arasında en büyüğünü elde etmek için gerçekleştirilmiştir ve toplumsal
faydası çok kısa zaman içinde kendini göstermiştir.
Peki bütün bunlardan ne anlamamız
gerekir?
Atatürk devrimleri, özne, amaç ve
fayda gözetilerek yapılmış köklü değişikliklerdi. Atatürk devrimleri, kendileri
için yapılmış fantastik değişimler değillerdi. Atatürk devrimleri, aslında Türk’e
mal edilmiş, Türk için yapılmış, Türk faydası için gerçekleştirilmiş değişimlerdi.
Türk için Türk’e göre ve Türk tarafından gerçekleştirilmiş devrimleri ile bu
sebepten Atatürk, solun anladığı gibi “dünyevi bir devrimci” değildir, o bir “faydacı
Türkçü” olarak tarihe damgasını vurmuştur.
16 Temmuz 2025 Çarşamba
Türkiye’de Eczacılığın Ölümü
Yapay zekâya sordum, bana dünyadaki ilaç-eczacılık
yatırımları ile ilgili şu özeti sundu:
“Dünya genelinde ilaç–eczacılık sektörü tek başına yılda
yaklaşık 200 milyar USD, yani tüm sektörlerin Ar-Ge bütçesinin %8–10’unu
kapsayan devasa bir yatırım yapıyor. Eğer gelirlerinin %30’una denk gelen
veriler de dikkate alınırsa, bu rakam yıllık 200–270 milyar avro/dolar bandına çıkmaktadır. Bu da
global inovasyon ve sağlık alanına yapılan en büyük katkılardan biri anlamına
geliyor.”*
Türkiye-Dünya karşılaştırmasında ise karşımıza şu rakamlar
çıkıyor:
|
oplam Ar‑Ge Harcaması (2023) |
377,5 milyar TL (~16,1 milyar USD); %65 özel sektörde |
|
İlaç Ar‑Ge (klinik araştırma) |
~120–140 milyon USD/yıl AİFD üyeleri tarafından |
|
Ar‑Ge Merkezi & Personel |
42 merkez, 1 450 kişi |
|
Firma Bazlı Harcama Oranı |
Örnek: Abdi İbrahim %5–5,7 ciro; World Medicine 120 milyon
TL |
|
Karşılaştırma |
Global ~200 milyar USD; Türkiye çok daha düşük ama artan
altyapı |
|
Zayıf Noktalar |
Yeni molekül geliştirme sınırlı; klinik araştırma
kapasitesi düşük |
Türkiye genelinde ilaç AR-Ge merkezlerine çalışan topu topu
1450 kişinin kaçının eczazcı olduğu bilinmiyor.
Peki Türkiye’de toplam kaç eczane eczacısı var ve her yıl eczacılık
fakülteleri kaç mezun veriyor?
Türkiye’de 32000-40000 bandında eczane eczacısı var. 8000 eczacı
kamuda istihdam ediliyor ve her yıl 2000 yeni eczacı mesleğe atılıyor.
Peki bu durumu nasıl yorumlamamız gerekiyor?
Türkiye’de ilâç temininde devlet bir tekel.
Bu tekel sadece hastaya ilâç temine etmekle sınırlı kalmıyor.
İlâcın fiyatlandırmasına ve satılmasına kadar her konuda devlet yetkili.
Buraya kadar her şey “sosyal devletin” gereği gibi
görünüyor.
Amma ve lâkin durum hiç de öyle değil.
Çünkü devletin bu adeta Tanrısal yetkisinin “herkese bedava
ilâç dağıtma popülizmi” ile siyasetçe kullanılmasının devasa bir maliyeti
çıkıyor. Maliyetin devlet tarafı herkesin derhal dikkatini çekiyor ama hiç
kimsenin dikkat etmediği tarafı, eczacılar.
Devle fiyat ve iskonto emretmek ve keyfi kesintiler dışında hiçbir
şekilde el sürmediği ilâcın teminindeki maliyetin tamamını eczacıların üstüne
yıkıyor.
Eczacı, vergi, mevzuatına göre “bilanço esasına göre çalışan
birinci sınıf tacir” olarak görülüyor. Oysa ilâçta devletin patronajı, eczane
eczacısını, fiilen bir devlet memuru haline getiriyor.
“Bedava ilaç popülizmi” yukarıdaki AR-GE rakamlarıyla izah
etmeye çalıştığım son derece karmaşık bir iş olan ilâcın ve eczacılık
mesleğinin, hastaların ( ev maalesef biraz da doktorların) gözünde adeta “ikinci sınıf bir orta zekâlı ticareti”
izlenimi bırakmasına yol açıyor.
Türkiye’de kimya bölümleri şu sıralar akıl almaz bir hızla “patent”
almakla uğraşıyor. Preparatların içindeki etken maddelerin farklı sentez
yöntemleri ve modifiye moleküllerini üretmek gibi bir heves şu anda bir salgın
gibi yayılıyor. Diğer yandan elde edilen sözde yeni moleküllerin reseptörlerle
uyum gösterip göstermeyeceği ya da partisyon katsayılarının ne olduğuna dair
ise bildiğim kadarıyla bir araştırma
yapılmıyor.
Yani? İlaç AR-GEsi organik kimyanın yayın kaynağı olarak
görülüyor. Diğer yanda ilaç AR/GElerinin dünyadaki çalışmaların yanında devede
kulak bile olmadığı görülüyor.
Peki bir eczacı, gerek farmasötük kimya gerekse farmasötik
teknoloji ve elbette farmakoloji dallarında, ilâç tasarımında yeterince rol almıyorsa mesleğinin ne anlamı kalıyor?
Eczane eczacılığının icrasında ticaretin genel kurallarından
apayrı, bürokratik bir emir komuta zincirinde, kendisine emredileni yapmak
dışında bir şey yapması mümkün olmayan bir eczacının her gün artan işçi ve işyeri
giderlerini karşılamak için emeğinin karşılığı konusunda pazarlık edememesi “sosyal
bir devletin” gereği olabilir mi? Bu ancak sosyalist bir devlette
rastlanabilecek bir mülkiyet müdahalesi ya da ilgasıdır.
Oysa eczacılar hâlâ durumun farkında değil.
TEB verileri şunu gösteriyor:
TEB açıklamaları (2023–2024):
·
“Eczacıların
%40 ila %50’si gizli iflas içinde.”
·
Kaynak: TEB Başkanı Arman Üney’in basın
açıklamaları →
“Bugün Türkiye’de
eczanelerin yaklaşık yüzde 40–50’si gizli iflas durumundadır.”
(Kaynak: TEB Resmi Sitesi)
Bir meslek örgütünün bunu duyurup da hâlâ ilaç
fiyatlandırmasında etkin temsilci
bulundurmaması ise apayrı bir gariplik, değil mi?
Hemşericilik, önyargı, ideolojik kampalşamalar, meslek
örgütlerini zayıflatıyor. Kendi içindeki güç mücadeleleri ve bürokrasiye
eklemlenme çabalarıyla eczacı meslek örgütleri ekonomik ve bürokratik alanlarda eczacı
bireyinin devletle ilişkilerinde maalesef eczacıyı koruyup kollamakta yetersiz
kalıyor.
Her yıl akıl almaz biçimde artan eczacı sayısına “ bölge
kotaları” ya da “ yardımcı eczacılık”
gibi palyatif tedbirlerle çözüm
getirilmesi ise zaten imkânsız.
Kısacası…
Türkiye’de eczacı ilaç üretiminde yok gibi.
Eczacının ilaç ticaretindeki yeri de devletin kendisine
emrettiğinden ibaret ve bu yer ne yazık ki ekonominin gerçekleriyle taban
tabana zıt.
Meslektaşlarının yarıya yakınının, gelirlerinin giderlerini
karşılayamadığı kısır bir döngüde boğulmasına rağmen devletle pazarlık etmekte çekingen davranan bir meslek grubunun mevcut
ekonomik şartlar altında işinin sürdürmesi imkânsıza yakın.
Eczacı ne üretimde ne
ticarette kendisine yer bulabiliyor. Mevcut
ilaç popülizmi onun ticaret hayatındaki yerini de açıkça anlamsızlaştırıyor.
Yapay zekânın akıl almaz bir hızda yükseldiği bir dönemde
eczacınn ilaç danışmanlığı bilr anlamını yavaş yavaş yitiriyor.
Kısacası Türkiye’de eczacılık her alanda ve anlamda önemini,
yitiriyor.
Bu kan kaybının önlenebilmesi için acilen öğretim üyelerinin
çoğunluğunun eczacı olmadığı bütün fakültelerin derhal kapatılması gerekiyor.
Diğer yandan TEB’in ilaç fiyatlandırılması ile ilgili
komisyonlara derhal temsilciler göndererek eczane eczacılarının maliyetlerinin
fiyatlara düzenli yansıtılması gerekiyor.
Git gide artan ve hiç bir istikrar bulamadığımız “reçete
kesintilerindeki” keyfilik konusunda ciddi adımlar atılması gerekiyor.
Ayrıca meslek örgütlerince gayet keyfi şekilde kullanılabilen
6643 Sayılı TEB Kanunu. 30 Maddenin kaldırılması
ya da “normal soruşturma usullerine” göre kesin ve tartışmaya kapalı biçimde
yeniden yazılması gerekiyor. Çünkü bu madde açıkça eczacıların tepesinde
Demokles’i kılıcı gibi duruyor.
Kısacası Türkiye’de eczane eczacılığı günden güne daha da
sürdürülemez bir hal alıyor.
6 Temmuz 2025 Pazar
Hayali Milletin Hayali Ekini
Hayali bir millet için uğraşıp duruyoruz.
Bugün “Evrim Ağacı” videolarından birinin seyrediyordum.
Yapay zekânın sanalağ
üreticilerini nasıl yere serdiğini, “algoritma” Tanrısının eğilimleri nasıl
belirlediği, içeriklerin nasıl önemsizleştirildiğini anlatıyordu, Çağrı Mert
BAKIRCI.
Algoritma sadece bir sanalağ
tarlasında ya da arsasında geçirilen zamanı ölçüyor. O tarlada ne
yetiştirildiğiyle falan hiç ilgilenmiyor.
Kısacası algoritma zaten sayısal
olan bir ortamı iyice sayısal hale getirdi. Bu ikinci diferansiyel gibi bir şey
mi acaba?
Peki ben bunları niçin yazıyorum?
Aslında algoritma manyaklığı
toplumdaki yapaylığı, toplumdaki sahteliği ortaya çıkardı. Neden?
Çünkü yücelttiğimiz, idealize
ettiğimiz insan yığınlarının gerçek eğilimleri yapay zeka ile iyot gibi açığa
çıktı.
“Fenomen” denen insanlar tek
satır yazı yazmadan, tek bir şiir okumadan, tek bir resim yapmadan, kitlenin
içgüdülerini dürtüyor.
Böyle bir toplumda bir şeyler
yazmak, çizmek, üretmek anomalinin, “sapkınlığın” ta kendisidir. Mevcut
kitlenin yarattığı sözsüz, ifadesiz, içgüdü, tepki ortamında hâlâ ünlü bir
yazar, ressam, kompozitör vs olmak dünyanın en aptalca beklentisidir.
Yeri geldi diye söylüyorum. Artık
arkaik kalan o yaratmak zamanlarının son kahramanlarından Nihat Genç yozlaşmış,
bozulmuş, çarpılmış şöhret makinesinin dişlileri arasında sıkıştı, ömrünün son
yıllarında. Bu kitlenin gerçek tarlasına biz hâlâ hayalimizdeki milletimizin
hayali tohumlarını ekmeye , hayali ekinlerini biçmeye çalışıyoruz. Algortimanın
sömürülen seçiciliği, seçilmenin gerçek
ölçülerini zehirli buharıyla öldürüyor.
Görsel bağlantısı: https://ereneth.medium.com/algori%CC%87tmalar-e6b5990ca7f3
2 Temmuz 2025 Çarşamba
14 Haziran 2025 Cumartesi
Ruha Yazmak
Stephen King, “ Düşüncelere boğulduğunda yaz, ilhama aç olduğunda oku “ diyor.
Yazmak bir yandan insana iyi geliyor, diğer yandan içerden çöpten bir işe yarama duygusu uyandırıyor. Neden “çerden çöpten” ?
Çünkü bunun diğer insanlar nazarında bir kıymeti yoktur.
Dün stoacılığı anlatan bir kitabı bitirdim.
Özü: "Her ne varsa özündedir.”
Haklı mı? Haklı. Peki neden?
Çünkü "başkası”, varlığımızı çevreleyen, kuşatan, sınırlayan bir duvar.
Sanırım insanın gerçek hapishanesi, “ başkası “.
Çünkü insan kendi varlığını idrak etmek yerine sürekli başkasına baktığında, onu “gerçekleştiriyor.” Başkasının gerçekliği zamanla öyle büyütülüyor ki artık hayatın içinde kendimize bir yer kalmıyor.
Peki aslında yazmak ne işe yarıyor ?
Yazmak, "başkasının hapishanesinde” değerini yitirmiş olan benliğimize, kendi varlığım hatırlatıyor. Çünkü yazmak yalnızca benliğimizin tartışılmaz bir izi olarak geride kalıyor.
Varlığını, etkisiyle ve hele de estetik bir etkiyle fark eden benliğimiz, kendisini sınırlayan şeyin sadece kaçınılmaz öz biçiminden geldiğini gördüğünde,"başkası” önemini yitiriyor. Özün sınırlılığı kaçınılmaz olduğu için ve özün kendinden olduğu için rahatlıkla kabullenilebiliyor.
Oysa “ başkası “ varlığını, değerini bizden alan ama bunun için bize asla minnet duymadan sürekli kendisi için var olan ve büyüyen bir varlık olarak bizi hergün daha fazla sıkıştırıyor.
İnsan yazarak kendi başına var olabildiğini görür. işte bu sayede "başkasının” hapishanesinden kurtulur ; bu sayede de yaptığının "çerçöp” olmadığını fark eder.
Yazmak işte bu yüzden bu kadar önemlidir.