3 Ocak 2026 Cumartesi

Ya Matriks Mutlaksa?

 Ya Matriks Mutlaksa?

 

Matriks filmi, felsefenin belki de en önemli sorusunu popülerleştirmişti:
“Gerçek nedir?”

 

Aslında soru bile kendi içinde bir çözümsüzlük taşıyordu. Çünkü “nelik”ten bahsetmek bir varoluş kabulünü gerektirir. Buna ilaveten “bilebildiğimizi” kabul etmemizi gerektirir.

 

Oysa belki asıl şunu sormamız gerekirdi: “Biliyor muyuz?”

 

Cevap basittir: “Kesinlikle evet!”

 

Algılarımızın sınırlılığıyla sınırlanan bilgimize bakıldığında, bu cevap fazlasıyla cahilce ve kibirli gelebilir. Çünkü algılarımızın ötesinde kalan varlıklar olabileceğini, dolayısıyla “bilgisizliğimizin” mutlaklığını kabul etmek hem daha bilgece hem de daha mütevazı bir iş olmaz mıydı? Bilgisizliğimizin farkında olmak kadar önemli bir farkındalık yoktur. Diğer yandan “bilgisizliğimizin farkında olmamızı” sağlayan şeyin de “bilebilmemiz” olduğunu görmek gerekir.

 

Matriks filmindeki en önemli cümle bana kalırsa Morfeus’un Neo’ya söylediği şu cümledir: “Unutma, Matriks’te ölürsen gerçek hayatta da ölürsün, çünkü insan bilinçsiz (zihinsiz) yaşayamaz..” Yani? Morfeus burada “kendisine göre gerçek olan hayatta var olmayı” gerçek sayıyor ama meselâ “bir başka hayatta var olmak” ihtimalini göz ardı ediyordu. Ya aynı zihnin farklı yerlerde kopyaları üretilmişse, o zaman ne olacaktı?

 

Morfeus burada aslında salt algılarımızdan bahsetmiyordu, kişiliğimizden, kişiliğimizi eşsizleştiren hatıralardan, bahsediyordu. Çünkü insanın “konuşması” bir anlam ve hatıra biriktirme işinden ibarettir. İnsan var oluşunu, zamanla biriktirebildiğini anlamlara ve hatıralara göre idrak edebilir. Bu yüzdendir ki hafızasını yitiren insanlar büyük bir varoluşsal boşluk yaşarlar. Bu yüzdendir ki fakirlikten, bunamaktan korktuğumuz kadar korkmayız.

 

Peki bütün bunları “geçerli” kılan temel eylem nedir? “Bilmek”. Sorun ne kadar bildiğimiz ya da bilgimizin kesinliği değildir, bilip bilmediğimizdir ki bildiğimiz kesindir.  Bilginin kesin olup olmaması noktasında bilim devreye girer, algısal sınırlarımız içinde kesin ve net araştırma alanları oluşturarak “algısal miyopimizi” azaltmaya çalışır.

 

İşte tam bu noktada meselâ Morpheus’a sorulması gereken soru şuydu:  Neo’ya verdiğin hapın aslında bir başka matrikse girişten ibaret olup olmadığını nereden biliyorsun?”

 

Makinelerle savaşan kahramanların, aslında makinelerin yarattığı evrenle aynı evrende olmaları tuhaf değil midir?  Oksijen/ azot atmosferli, yerçekimli, görünür ışıklı ve karbon temelli bir yaşam ortamında kahramanlarımız matriksten ne kadar farklı yaşamaktadırlar? Kendilerince gerçek hayatta yaşayan kahramanlar aslında makinelerin, insanların var oluşunu insanlardan çok daha iyi kavradığını fark edememektedir. Ortam konforunu değiştirmek, insanın maddî var oluş şartlarını ve bu şartların biçimlendirdiği bilinci değiştirmiyordu. Filmde Ajan Smith’in bahsettiği “mükemmel dünya”, farklılığın ve dolayısıyla gerilimin olmadığı bir dünyaydı. Oysa algılarımız ancak “değişiklikler” sayesinde “bilinç” üretebiliyordu. Farklılığın olmadığı yerde gerilim, gerilimin olmadığı yerde hareket, hareketin olmadığı yerde idrak/farkındalık ve bilinç var olamıyordu. Gerilimsiz, akışsız, hareketsiz bir dünya, insan için ölmek anlamına geliyordu. Bu yüzdendi ki ona hareket etmesine gerek olmayan bir dünya verdiğimizde hayatın anlamı kalmıyordu. Çünkü insan hareketi yalnızca algıladığında ama hareket etmediğinde aslında zincirlenmiş gibi oluyordu.

 

Matiks konulu gerçeklik filmlerinin bir diğer önemli örneği “Surrogates” (Suretler) idi ki orada fark şuydu: İnsanlar avatarlarından ayrılabiliyor ve “gerçek” hayata geri dönebiliyorlardı. Sorun, onların gerçek hayata dönebilmeleriydi. Bir rüyada yaşadığını fark etmek onlarda derin bir anlam karmaşası yaratıyordu.

 

O halde meselâ kendimize şunu sormalıydık: Makineler, bizim yegâne var oluş biçimimize uygun bir “rüya” yarattığında, bu rüyanın içinde var olmanın “gerçek olmadığını” iddia etmek ne kadar mantıklıdır?

 

O halde belki de şunu artık kabul etmeliyiz: Algılarımızın sınırlılığına bakarak aslında var olmadığımızı, düşünmek anlamsızdır. Var olduğumuzu idrak edebildiğimiz ve tutarlı algılar geliştirebildiğimiz her dünya “gerçektir”.  Çünkü bizim yokluğumuzda ne olacağını bilemeyeceğimiz gibi bilmemiz de gerekmez. O halde belki Matriks’e savaşılacak bir rüya âlemi olarak bakmak yerine “İnsanlığı, kendi vahşetinden koruyan bir var oluş simülasyonu” olarak bakmak da mümkündü. Makinelerin insan vücutlarının enerjisinden yararlanması onları sömürmeleri anlamına gelmiyordu belki de. Bu belki de güneş enerjisinden yararlanılamayan bir ortamda insan soyunu sürdüren makinelerin sistemi koruyabilmek için buldukları en kolay çözümdü. Matriks asıl ne zaman bir kâbus olurdu. Makineler insanların bilinçlerini korumadan onların vücut enerjilerini alsalardı be gerçekten kaotik bir sömürü sayılabilirdi. Şu açıkça kabul edilmeliydi ki insanları “pilleştirebilen” makinelerin, insanların bilinçlerini korumak gibi bir “borçları” yoktu.

 

Her halükârda insanlar gerçekliğe öyle muhtaçtılar ki algılayabildikleri bir başka ortamın “daha gerçek olabileceğini” düşünmeden edemediler. Oysa belki Morpehus’un Neo’yu uyandırdığı gerçeklik de bir başka ve daha şiddetli bir potansiyel farkına/gerilime karşılık gelen bir başka kurmaca dünyaydı. Oysa Morpehus kendi dünyasının da bir başka dünyanın simülasyonu olup olamayacağını düşünmeden “mutlak gerçeğe ulaştığını” sanıyordu.

Aslında fizik cevabı veriyordu: İki madde aynı anda aynı yeri işgal edemiyordu. Çünkü… İnsan zihni aynı anda iki ayrı yerde var olamıyordu. Daha doğrusu idrak/farkındalık bölünemiyordu. İşte cevap budur: Bir başka gerçekliğin var olması ihtimali bizim yaşadığımız gerçekliğin geçerliliğini ortadan kaldırmaz; tam aksine gerçeğin kategorik varlığını kaçınılmaz ve mutlak biçimde onaylar.

 

Bu durumda Matriks’in mutlak olup olmadığı sorusunun cevabı ancak bir başka soru olabilir: “Ne fark eder?”

 

 

23 Aralık 2025 Salı

Gerçek Üstüne


İnsan, idraki dışında bir bilgi edinemez.


 

Çünkü algılarımızın sınırlarının dışındakileri bilemeyiz.

 

Bütün yapabileceğimiz, algı sınırlarımızın ötesinde kalanları algı sınırlarımızın içine taşımak, oradaki olguları kendi algımıza “tercüme etmektir.”

 

Gördüklerimiz gerçek midir, değil midir? Bu aslında saçma bir sorudur. Çünkü beş duyumuza bir tane daha eklense ve daha önce algılayamadığımız bazı olguları ya da olayları görebiliyor bile olsaydık herhangi bir şey değişmezdi.

 

Böylesi bir durumda bile iki şey değişmeden kalırdı:

 

a.      Sınırlılığımız

b.     Cehaletimiz

 

Aslında ikinci durum birincinin kaçınılmaz sonucudur. Birinci durum, biz Tanrı olmadıkça asla değişmeyecektir. İkinci durum ise sürekli değişmektedir. O halde neden onu “değişmeyen” saydık? Bunun sebebi ne kadar değişirse sonsuzluğundan bir şeyin eksilmeyecek olmasıdır.  Evrende seyahat ederek pek çok şeyi görür  ve bilgisizliğimizi azaltabiliriz ama buna rağmen aslında sadece ileride bilinmesi gereken ne çok şey olduğunu fark etmekle kalırız.

 

Cehaletimizi azaltma gayreti, sınırlılığımızın farkında olmanın bir sonucudur.

 

Peki ama “gerçeği” aramak neden saçmadır? Ya da bildiklerimizden başka bir gerçeklik olduğunu düşünmek akılcı mıdır?

 

Sorun şudur: Algılarımızın birbirileriyle yeterince tutarlı olması, algılanan şeylerin yeterince tutarlı hareket ediyor olması, ya da bu tutarlılık algısının sürdürülebiliyor olması “gerçeğin” kendisidir. “Gerçek”, kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılan şeydir. Yani sınırlı algılarımız içinde bütün yönleriyle tutarlı ve her seferinde aynı düzeni koruduğunu algıladığımız şeyler bizim gerçekliğimizi oluştururlar.

 

Buna “nedenselcilik” ya da “deneyselcilik” denerek karşı çıkılabilir ama sorun şudur: Mantığın çözümleri eskimez. Dolayısıyla şunu idrak etmemiz çok önemlidir: Felsefe ve mantık bir “moda sorunu” değildir.

Böylece gerçeğin bizim algılarımızdan ibaret olduğunu ve aslında bir simülasyonda yaşıyor olabileceğimizi mi söylemiş oluyoruz? Diyelim ki öyle… Ne fark eder?

 

Evrendeki tüm elementlerin sabit davranış biçimleri varsa -ki şu an için evreni oluşturan elementlerin en azından önemli bir bölümünü keşfettiğimize göre- canlılar aleminin sınırlı algılarının sebebi de onların yapı taşlarını oluşturan elementlerin belirli kimyasal sınırlılıklarla davranması ve bundan kaynaklanan tepkimelerin ve fiziksel olayların da belli şekillerde cereyan edebilecek olmasıdır. Sinir sistemini meydana getiren yapıların uygun bir enerji ile çalışabilmesinin tek sebebi, moleküler düzeyde atomlarımızın “sabit davranışlar” göstermeleridir. Bu sabitlik de bir yanılsama olabilir mi? Bu soru sınırlılığımızdan dolayı cevaplanamaz.

 

Bir adım daha ileri gidip aslında bir simülasyonda yaşadığımızı fark ederek uyandığımızı düşünelim.  Sorun şudur: “Nasıl bir dünyaya uyanırdık?” Artık karbon atomunun olmadığı, nefes almadığımız, içimizden damarların değil de kabloların geçtiği bir evrede mi uyanırdık?

 

Aslında sorulması gereken soru şudur: İnsan var olmadığı bir evreni hayal edebilir mi? Ya da olmayan şeyleri tanımlayabilir mi? Ya da…  Bu gerçeklikten “çok farklı” olacağını düşündüğümüz bir evreni, hangi dilin araçlarını kullanarak tanımlar ve nasıl algılayabilirdik? Söz gelimi her rengin tersine döndüğü bir dünyadan bahsedecek olsaydık, yine de “renklerden” ve “renkler arası ilişkilerden” bahsetmemiz gerekecekti.  Rengin yerine geçebilecek bir algıyı tanımlamamız mümkün müdür? Böyle bir şey mümkün değilse eğer “gerçek” bizi var eden yıldız tozundan ortaya çıkmış bütün kimyasal temellerin ve fiziksel tutarlılıkların sonucunda oluşan sinir sistemimizle oluşturabildiğimiz yegâne tutarlılıktır.

 

Bu durumda her şey bir rüya mıdır? Hayır… Bizim evrenimiz belki “gerçeğin” kendisi ya da tamamı değildir ama algılarımızın sınırı içinde kalan tutarlılıklarla sürdürdüğümüz düzenliliklerin değişmezliğidir. Bu durumda “başka bir gerçeklik” arayışı açıkça saçmalıktır.  Çünkü “başka bir gerçeklik” belli spektrumda görebilen belli bir ses aralığını işitebilen bir canlı türü için tanımlanamaz bir şeydir. Bu durumda biz başka bir gerçekliği idrak edemeyiz.  Rüya âleminde “gördüğümüz” hiç bir  şey “gördüğümüz şeylerden başkası” değildir. Mitolojik tuhaf yaratıklar dahi var olanların bileşimleri ya da başkalaştırılmış halleridir. Neden böyledir? Çünkü biz farkında olmasak da yerçekimine göre hareket etmemiz gerektiğini biliriz. Çünkü yerçekimi sayesinde yürüyebildiğimizi, güneş sayesinde yaşayabildiğimizi biliriz.

 

O halde… Sürekli “başka bir” hayali kuran hayalperestlere yeni elementler icat ederek  evren kümesini ve bu kümenin fonksiyonlarını yeniden tanımlamadan hayallerini gerçekleştiremeyeceklerini hatırlatmalıyız. Gerçeği bilmemek ne onun varlığını ortadan kaldırır ne de bizi daha bilge yapar…

 

 


16 Eylül 2025 Salı

Atatürk Devrimci Midir Faydacı Mıdır?

 

 

Konuya Atatürkle değinmemin bir sebebi var.

 

Çünkü en nihayetinde devletimizi kuran ve biçimlendiren bilinç onunkiydi.

 

Atatürk faydacı bir devlet adamıydı. Yeniliğe açık olması, yeniliği arzulaması hep onun faydacılığındandı.

 

Peki neden onu bir devrimci olarak nitelemiyorum? Öncelikle “devrim”, Marksist anlamda bir tarihi zorunluluk olarak görülen, “zorunlu bir kökten değişim” olarak benimsenmiştir. Bu açıdan “devrim” kelimesinin üstüne Marksizm’in yağlı lekesi neredeyse çıkmayacak bir şekilde işlemiştir.

 

Diğer yandan solun -kendisini başta “Atatürkçü” olarak tanımlayan kesimleri olmak üzere- anladığı manada devrim, “köktenci ve ne pahasına olursa olsun yapılması gereken bir değişiklik” anlamına geliyor (ya da ben onların böyle dediğini sanıyorum). Türkiye’deki devrimcilerin çoğu Marksizm’in de etkisiyle devrimi, “kendisi için” olması gereken bir zorunluluk olarak görüyorlar. Böylece onlar “değişmeden kalan” ya da “çok yavaşa değişen” her şeyin kötü olması gerektiğine dair güçlü bir önyargı taşıyorlar.

 

Oysa Atatürk’ün devrimciliği, “devrimin kendisi için” (devrim olsun da nasıl olursa olsun) gerçekleştirilen bir şey değildi. Atatürk’ün “devrimciliği”, “millet yararına/menfaatine, zamanın gereklerine göre gerçekleştirilen faydalı değişiklikleri kucaklamak” anlamına geliyordu. Bundan dolayıdır ki onun devrimciliği ne Rus devrimi gibi “mülkiyeti” ne de Fransız Devrimi gibi inancı kökten yıkacak bir yok etme eylemi gibi ortaya çıkmamıştı.

 

Atatürk İlkeleri, aslında Atatürk’ün Türk Milleti için düşündüğü ve gerçekleştirdiği şeylerin felsefi bir özetidir. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni, laik ( akılcı ve beşeri), milliyetçi (millet faydacılığı), inkılâpçı ( akılcı yenilikçi),  halkçı ( cumhuriyetin toplumsal zemini), cumhuriyetçi ( devletin siyasal zemini), devletçi ( toplumsal düzenin sosyo-ekonomik zemini) esaslarına göre şekillendirmişti.

 

Bunlar Türk Milleti’nin içinde yaşadığı dünyaya uyum sağlaması, hayatta kalması ve sürdürülebilir bir hayat tarzı edinebilmesi için elzem olan şartların bir özetiydi aslında.

 

Bu açıdan onun “devrimciliği” Marksistlerin/solcuların sandığı gibi bir “sürekli devrim” anlamına gelmiyordu. Atatürk’ün “devrimcilik” sanılan özelliği “ Türk Milleti’nin hayatiyeti için  için gerekenlerin sürekli gözetildiği bir sürekli faydacılık”tan başka bir şey değildi.

 

Dolayısıyla mesela devrimcilik adına, dini reddedip dini kurumları yok etmek yerine, onu Türk’ün faydasına çalışacak şekilde sınırlandırıp akılcı bir yönteme kavuşturmayı tercih etmiştir.

 

Mesela alfabe değişikliği, artık kendisiyle bir şeyin üretilmesinin çok zor olduğu anlaşılmış bir sistemin yerine çok daha kolay öğrenilebilen ve üretilen bir sisteme geçilmesinden ibarettir ki bu günlerde Suudi Arabistan’ın dahi alfabe değişikliğini düşündüğüne dair duyumlar alınıyor. Harf inkılâbı bu açıdan kökten bir değişiklik (devrim) olmakla birlikte devrim olsun diye yapılmamıştır, muhtelif faydalar arasında en büyüğünü elde etmek için gerçekleştirilmiştir ve toplumsal faydası çok kısa zaman içinde kendini göstermiştir.

 

Peki bütün bunlardan ne anlamamız gerekir?

 

Atatürk devrimleri, özne, amaç ve fayda gözetilerek yapılmış köklü değişikliklerdi. Atatürk devrimleri, kendileri için yapılmış fantastik değişimler değillerdi. Atatürk devrimleri, aslında Türk’e mal edilmiş, Türk için yapılmış, Türk faydası için gerçekleştirilmiş değişimlerdi. Türk için Türk’e göre ve Türk tarafından gerçekleştirilmiş devrimleri ile bu sebepten Atatürk, solun anladığı gibi “dünyevi bir devrimci” değildir, o bir “faydacı Türkçü” olarak tarihe damgasını vurmuştur.

 

 

 

 

 

16 Temmuz 2025 Çarşamba

Türkiye’de Eczacılığın Ölümü

 

Yapay zekâya sordum, bana dünyadaki ilaç-eczacılık yatırımları ile ilgili şu özeti sundu:

“Dünya genelinde ilaç–eczacılık sektörü tek başına yılda yaklaşık 200 milyar USD, yani tüm sektörlerin Ar-Ge bütçesinin %8–10’unu kapsayan devasa bir yatırım yapıyor. Eğer gelirlerinin %30’una denk gelen veriler de dikkate alınırsa, bu rakam yıllık 200–270 milyar avro/dolar bandına çıkmaktadır. Bu da global inovasyon ve sağlık alanına yapılan en büyük katkılardan biri anlamına geliyor.”*

Türkiye-Dünya karşılaştırmasında ise karşımıza şu rakamlar çıkıyor:

oplam Ar‑Ge Harcaması (2023)

377,5 milyar TL (~16,1 milyar USD); %65 özel sektörde

 

İlaç Ar‑Ge (klinik araştırma)

~120–140 milyon USD/yıl AİFD üyeleri tarafından

 

Ar‑Ge Merkezi & Personel

42 merkez, 1 450 kişi

 

Firma Bazlı Harcama Oranı

Örnek: Abdi İbrahim %5–5,7 ciro; World Medicine 120 milyon TL

 

Karşılaştırma

Global ~200 milyar USD; Türkiye çok daha düşük ama artan altyapı

 

Zayıf Noktalar

Yeni molekül geliştirme sınırlı; klinik araştırma kapasitesi düşük

Türkiye genelinde ilaç AR-Ge merkezlerine çalışan topu topu 1450 kişinin kaçının eczazcı olduğu bilinmiyor.

Peki Türkiye’de toplam kaç  eczane eczacısı var ve her yıl eczacılık fakülteleri kaç mezun veriyor?

Türkiye’de 32000-40000 bandında eczane eczacısı var. 8000 eczacı kamuda istihdam ediliyor ve her yıl 2000 yeni eczacı mesleğe atılıyor.

Peki bu durumu nasıl yorumlamamız gerekiyor?

Türkiye’de ilâç temininde devlet bir tekel.

Bu tekel sadece hastaya ilâç temine etmekle sınırlı kalmıyor. İlâcın fiyatlandırmasına ve satılmasına kadar her konuda devlet yetkili.

Buraya kadar her şey “sosyal devletin” gereği gibi görünüyor.

Amma ve lâkin durum hiç de öyle değil.

Çünkü devletin bu adeta Tanrısal yetkisinin “herkese bedava ilâç dağıtma popülizmi” ile siyasetçe kullanılmasının devasa bir maliyeti çıkıyor. Maliyetin devlet tarafı herkesin derhal dikkatini çekiyor ama hiç kimsenin dikkat etmediği tarafı, eczacılar.

Devle fiyat ve iskonto emretmek ve keyfi kesintiler dışında hiçbir şekilde el sürmediği ilâcın teminindeki maliyetin tamamını eczacıların üstüne yıkıyor.

Eczacı, vergi, mevzuatına göre “bilanço esasına göre çalışan birinci sınıf tacir” olarak görülüyor. Oysa ilâçta devletin patronajı, eczane eczacısını, fiilen bir devlet memuru haline getiriyor.

“Bedava ilaç popülizmi” yukarıdaki AR-GE rakamlarıyla izah etmeye çalıştığım son derece karmaşık bir iş olan ilâcın ve eczacılık mesleğinin, hastaların ( ev maalesef biraz da doktorların) gözünde  adeta “ikinci sınıf bir orta zekâlı ticareti” izlenimi bırakmasına yol açıyor.

Türkiye’de kimya bölümleri şu sıralar akıl almaz bir hızla “patent” almakla uğraşıyor. Preparatların içindeki etken maddelerin farklı sentez yöntemleri ve modifiye moleküllerini üretmek gibi bir heves şu anda bir salgın gibi yayılıyor. Diğer yandan elde edilen sözde yeni moleküllerin reseptörlerle uyum gösterip göstermeyeceği ya da partisyon katsayılarının ne olduğuna dair ise  bildiğim kadarıyla bir araştırma yapılmıyor.

Yani? İlaç AR-GEsi organik kimyanın yayın kaynağı olarak görülüyor. Diğer yanda ilaç AR/GElerinin dünyadaki çalışmaların yanında devede kulak bile olmadığı görülüyor.

Peki bir eczacı, gerek farmasötük kimya gerekse farmasötik teknoloji ve elbette farmakoloji dallarında, ilâç tasarımında yeterince  rol almıyorsa mesleğinin ne anlamı kalıyor?

Eczane eczacılığının icrasında ticaretin genel kurallarından apayrı, bürokratik bir emir komuta zincirinde, kendisine emredileni yapmak dışında bir şey yapması mümkün olmayan  bir eczacının her gün artan işçi ve işyeri giderlerini karşılamak için emeğinin karşılığı konusunda pazarlık edememesi “sosyal bir devletin” gereği olabilir mi? Bu ancak sosyalist bir devlette rastlanabilecek bir mülkiyet müdahalesi ya da ilgasıdır.

Oysa eczacılar hâlâ durumun farkında değil.

TEB verileri şunu gösteriyor:

TEB açıklamaları (2023–2024):

·        “Eczacıların %40 ila %50’si gizli iflas içinde.”

·        Kaynak: TEB Başkanı Arman Üney’in basın açıklamaları →

“Bugün Türkiye’de eczanelerin yaklaşık yüzde 40–50’si gizli iflas durumundadır.”
(Kaynak: TEB Resmi Sitesi)

Bir meslek örgütünün bunu duyurup da hâlâ ilaç fiyatlandırmasında  etkin temsilci bulundurmaması ise apayrı bir gariplik, değil mi?

Hemşericilik, önyargı, ideolojik kampalşamalar, meslek örgütlerini zayıflatıyor. Kendi içindeki güç mücadeleleri ve bürokrasiye eklemlenme çabalarıyla eczacı meslek örgütleri  ekonomik ve bürokratik alanlarda eczacı bireyinin devletle ilişkilerinde maalesef eczacıyı koruyup kollamakta yetersiz kalıyor.

Her yıl akıl almaz biçimde artan eczacı sayısına “ bölge kotaları”  ya da “ yardımcı eczacılık” gibi palyatif  tedbirlerle çözüm getirilmesi ise zaten imkânsız.

Kısacası…

Türkiye’de eczacı ilaç üretiminde yok  gibi.

Eczacının ilaç ticaretindeki yeri de devletin kendisine emrettiğinden ibaret ve bu yer ne yazık ki ekonominin gerçekleriyle taban tabana  zıt.

Meslektaşlarının yarıya yakınının, gelirlerinin giderlerini karşılayamadığı kısır bir döngüde boğulmasına rağmen devletle  pazarlık etmekte  çekingen davranan bir meslek grubunun mevcut ekonomik şartlar altında işinin sürdürmesi imkânsıza yakın.

Eczacı  ne üretimde ne ticarette  kendisine yer bulabiliyor. Mevcut ilaç popülizmi onun ticaret hayatındaki yerini de açıkça anlamsızlaştırıyor.

Yapay zekânın akıl almaz bir hızda yükseldiği bir dönemde eczacınn ilaç danışmanlığı bilr anlamını yavaş yavaş yitiriyor.

Kısacası Türkiye’de eczacılık her alanda ve anlamda önemini, yitiriyor.

Bu kan kaybının önlenebilmesi için acilen öğretim üyelerinin çoğunluğunun eczacı olmadığı bütün fakültelerin derhal kapatılması gerekiyor.

Diğer yandan TEB’in ilaç fiyatlandırılması ile ilgili komisyonlara derhal temsilciler göndererek eczane eczacılarının maliyetlerinin fiyatlara düzenli yansıtılması gerekiyor.

Git gide artan ve hiç bir istikrar bulamadığımız “reçete kesintilerindeki” keyfilik konusunda ciddi adımlar atılması gerekiyor.

Ayrıca meslek örgütlerince gayet keyfi şekilde kullanılabilen 6643 Sayılı  TEB Kanunu. 30 Maddenin kaldırılması ya da “normal soruşturma usullerine” göre kesin ve tartışmaya kapalı biçimde yeniden yazılması gerekiyor. Çünkü bu madde açıkça eczacıların tepesinde Demokles’i kılıcı gibi duruyor.

Kısacası Türkiye’de eczane eczacılığı günden güne daha da sürdürülemez bir hal alıyor.

6 Temmuz 2025 Pazar

Hayali Milletin Hayali Ekini

 

Hayali bir millet için uğraşıp duruyoruz.

 

Bugün “Evrim Ağacı” videolarından birinin seyrediyordum.


 

Yapay zekânın sanalağ üreticilerini nasıl yere serdiğini, “algoritma” Tanrısının eğilimleri nasıl belirlediği, içeriklerin nasıl önemsizleştirildiğini anlatıyordu, Çağrı Mert BAKIRCI.

 

Algoritma sadece bir sanalağ tarlasında ya da arsasında geçirilen zamanı ölçüyor. O tarlada ne yetiştirildiğiyle falan hiç ilgilenmiyor.

 

Kısacası algoritma zaten sayısal olan bir ortamı iyice sayısal hale getirdi. Bu ikinci diferansiyel gibi bir şey mi acaba?

 

Peki ben bunları niçin yazıyorum?

 

Aslında algoritma manyaklığı toplumdaki yapaylığı, toplumdaki sahteliği ortaya çıkardı. Neden?

 

Çünkü yücelttiğimiz, idealize ettiğimiz insan yığınlarının gerçek eğilimleri yapay zeka ile iyot gibi açığa çıktı.

 

“Fenomen” denen insanlar tek satır yazı yazmadan, tek bir şiir okumadan, tek bir resim yapmadan, kitlenin içgüdülerini dürtüyor.

 

Böyle bir toplumda bir şeyler yazmak, çizmek, üretmek anomalinin, “sapkınlığın” ta kendisidir. Mevcut kitlenin yarattığı sözsüz, ifadesiz, içgüdü, tepki ortamında hâlâ ünlü bir yazar, ressam, kompozitör vs olmak dünyanın en aptalca beklentisidir.

 

Yeri geldi diye söylüyorum. Artık arkaik kalan o yaratmak zamanlarının son kahramanlarından Nihat Genç yozlaşmış, bozulmuş, çarpılmış şöhret makinesinin dişlileri arasında sıkıştı, ömrünün son yıllarında. Bu kitlenin gerçek tarlasına biz hâlâ hayalimizdeki milletimizin hayali tohumlarını ekmeye , hayali ekinlerini biçmeye çalışıyoruz. Algortimanın sömürülen  seçiciliği, seçilmenin gerçek ölçülerini zehirli buharıyla öldürüyor.


Görsel bağlantısı: https://ereneth.medium.com/algori%CC%87tmalar-e6b5990ca7f3

 

 

Nihat Genç'in Kadersizliği

14 Haziran 2025 Cumartesi

Ruha Yazmak

Stephen King, “ Düşüncelere boğulduğunda yaz, ilhama aç olduğunda oku “ diyor.

Yazmak bir yandan insana iyi geliyor, diğer yandan içerden çöpten bir işe yarama duygusu uyandırıyor. Neden “çerden çöpten” ?


Çünkü bunun diğer insanlar nazarında bir kıymeti yoktur. 

Dün stoacılığı anlatan bir kitabı bitirdim. 


Özü: "Her ne varsa özündedir.”


Haklı mı? Haklı. Peki neden?


Çünkü "başkası”, varlığımızı çevreleyen, kuşatan, sınırlayan bir duvar. 


Sanırım insanın gerçek hapishanesi, “ başkası “.


Çünkü insan kendi varlığını idrak etmek yerine sürekli başkasına baktığında, onu “gerçekleştiriyor.”  Başkasının gerçekliği zamanla öyle büyütülüyor ki artık hayatın içinde kendimize bir yer kalmıyor. 


Peki aslında yazmak ne işe yarıyor ?


Yazmak, "başkasının hapishanesinde” değerini yitirmiş olan benliğimize, kendi varlığım hatırlatıyor. Çünkü yazmak yalnızca benliğimizin tartışılmaz bir izi olarak geride kalıyor. 

Varlığını, etkisiyle ve hele de estetik bir etkiyle fark eden benliğimiz, kendisini sınırlayan şeyin sadece kaçınılmaz öz biçiminden geldiğini gördüğünde,"başkası” önemini yitiriyor. Özün sınırlılığı kaçınılmaz olduğu için ve özün kendinden olduğu için rahatlıkla kabullenilebiliyor. 


Oysa “ başkası “ varlığını, değerini bizden alan ama bunun için bize asla minnet duymadan sürekli kendisi için var olan ve büyüyen bir varlık olarak bizi hergün daha fazla sıkıştırıyor. 


İnsan yazarak kendi başına var olabildiğini görür. işte bu sayede "başkasının” hapishanesinden kurtulur ; bu sayede de yaptığının "çerçöp” olmadığını fark eder.


Yazmak işte bu yüzden bu kadar önemlidir. 


11 Haziran 2025 Çarşamba

Tanrı Bilinmezliğine Sınırlarımızdan Bakmak

Tanrı hakkında düşünmek mümkün müdür ? 
Eğer Tanrı sonsuz ise sonlu-sınırlı bir varlığın onu idrak edebilmesi mümkün müdür?

Sınırsız bir varlık şüphesiz sınırlı bir varlığın kendisini "bir ölçüde “algılamasına izin verebilir. Yine de bu, ancak sınırlı varlığın sınırlarının izin verdiği kadarıyla mümkün olabilecektir. Sınırlı bir varlık sınırsız bir varlığı kesinlikle idrak edemeyecektir. Sınırlı bir varlık için sınırsızlığı idrak imkânsızdır. Sınırlı bir varlık için sınırsızlık ancak sınırların uzanabileceği en uzak "mesafedir”.

Peki bu neye yol acar? Bu, sınırlı varlığın sınırsız varlığı "ancak kendisine benzetebildiği” kadarıyla idrak edebilmesine yol açacaktır. Çünkü insan, görmediğinin rüyasını göremez. 

Peki ama eğer sınırsız varlık, sınırlı varlığın algı ve idrak sınırlarının kesinlikle sonsuz kere ötesinde ise sınırlı varlık onun hakkında nasıl konuşabilecektir? 

Varlığı hakkında kesinlikle cahil olduğumuz sınırsız bir varlığın “eylemleri” hakkında nasıl konuşabiliriz? Onun sınırsız bir kudreti olduğunu söylemek yeterli midir? Sınırsız bir varlığın eylemlerinden bahsetmek özü itibariyle safsatadır. Çünkü sınırlı bir varlığın ancak sebep-sonuç ilişkileri ile çalışan idrakinin " her şeyin” bilgisine sahip ve her şeyi yapabilecek bir varlığın neyi niçin yaptığını ne bilmesi ne de düşünebilmesi mümkündür.

O halde:
1- Sınırsız bir varlığın sınırsız bilgisine erişilemez. Aksini düşünmek Onun sınırlarını kabul etmek demektir.
2- Sınırsız bir varlığın "eylemleri” güç açısından bütün sebep-sonuç ilişkilerinden kesinlikle aridir. Sınırlı bir varlık onun neyi niçin ve nasıl yaptığını asla bilemez ve idrak edemez. Dolayısıyla sınırsız bir varlığın "iyiliğinden” ya da kötülüğünden bahsetmek imkânsızdır. 


Dolayısıyla sınırsız bir varlık için söylenebilecek en iddialı söz ancak “ ona inanıyorum” olabilir. Bu durum, inancın bir bilgi konusu olamayacağını gösterir. Dolayısıyla sınırsız bir varlığı bilgiye dayalı olarak kanıtlamak tutarsızdır

5 Haziran 2025 Perşembe

Medeniyet Hakkında Bir İki Savruk Fikir

  


“Medeniyet nedir?” diye düşünüp duruyordum.

 

Sanırım medeniyeti tek kelimeyle tarif edebilecek olsak o kelime “idrak” olurdu.

Şimdilerde buna “farkındalık” da deniyor.

 

Peki ama ne menem bir şey bu idrak?

 

Bu, sebep sonuç ilişkilerinin sürekli farkında olmak demek.  İdrak, en azından şu anda benim anlayabildiğim kadarıyla sebep sonuç ilişkilerinin farkında olmak demek.

 

Peki bu ne demek? Bu, attığımız her adımın yol üstünde bildiğimiz ya da bilmediğimiz bir iz bıraktığının farkında olmak demek.

 

Çok sıkıcı oldu, değil mi ya? Şimdi yapay zekâ ile seslendirilmiş bir sağlık veya felsefe videosu seyretmek dururken kim ne yapsın benim kartondan felsefemi, değil mi?

 

Elbette… Ama… Ya biri burada yazılan tek bir cümleden ilham alırsa… Ya buradaki tek bir cümle tek bir kişinin bir şeyleri fark edebilmesini, kavrayabilmesini sağlarsa? “Güzel olmaz mı?” (Son soru cümlesi canım büyük yeğenimden, doğrudan çalıntıdır).

 

Peki peki anladık… ( Na’ bu da MFÖ’den çalıntı) Muhteşem felsefe yapıyorum da… Sadede gelmeyelim mi gari?

 

Gelelim…

 

Medeniyeti sağlayan, ona annelik eden bu idrak nasıl sağlanır? Bunun tek bir yolu var: Eğitim.

 

Haydaaaa! E bunu bilmeyecek ne var, değil mi? Çocuklara neyin doğru neyin yanlış olduğunu, “bir şekilde” öğretirsek onları eğitmiş ya da terbiye etmiş  olmaz mıyız?

 

İşte zaten sorun burada başlıyor.

Bir çocuğu iki şekilde eğitebiliriz.

 

Ya onu ödül-ceza ikilemiyle şartlandırarak ona belli alışkanlıklar kazandırırız…

 

Ya da yaptıklarının sonuçları konusunda onlara sorumluluk duygusu aşılarız.

 

Birinci eğitim yöntemi, hayvanlara uygulanır. Kısa zamanda sonuç almamızı sağlayan bir yöntemdir ama özellikle menfaat, zevk gibi güdülerle rahatlıkla bozulabilecek bir alışkanlıklar binası inşaa eder.

 

İkinci yöntem ise çocuğa yani eğitilecek bireye varoluşun sorumluluğunu aşılar ki bu ömür boyu bitmeyecek bir vicdan gözetimi sağlar.

 

Birinci yönteme göre herhangi bir çocuğu, kendisini bir bombayla patlatmanın ahlaki olduğuna, çünkü bu şekilde “sonsuz zevk” bahçesine layık görüleceğini söyleyerek ikna edebilirsiniz.

 

İkinci yönteme göreyse sabırlı ve uzun bir çalışma ile ortaya muhteşem şeyler çıkarabileceğine onu ikna edersiniz. Ayrıca ikinci yöntemle çocuğu, başkalarının takdirinden öte, kendi gelişimini görmekten zevk almaya teşvik edersiniz.

 

“Cennet hurileri -cehennem zebanileri” yönteminin bizi götürdüğü yer en nihayetinde büyük ihtimalle intihar bombacılığı olurken varoluş sorumluluğu yönteminin son durağı büyük ihtimalle kanser araştırmalarında yararlı bir aşamadır.

 

“Batının tekniğini alıp ahlakını almamak” meşhur bir muhafazakâr ezberdir ama sadece şu iki eğitim yönteminin arasındaki farka baktığımızda bile bu sloganın ne kadar saçma olduğu anlaşılır. Batı, uzay teknolojisini sınırsız bir zevk düşkünlüğü ile yaratmadı. Daha kötüsü, biz “cennet-cehennem şartlanmasıyla” hiçbir şey yaratamadık.

 

“Cennet- cehennem şartlandırması”, hatasız otomatlar yaratmak ister. “Varoluş sorumluluğu” anlayışı ise “zararsızlık iradesini” benimser.  Aradaki fark koskoca bir “medeniyettir”. “Medeniyet”, doğunun ve batının inşa etme biçimleri değildir. “Medeniyet”, insanın varoluşunu sürdürmesini sağlayan gelişmişlik düzeyidir. Eğer doğunun “medeniyetinin” gelebildiği son nokta, heykel kırıp kafa kesen bağnaz militanlarsa, birbirine denk ve kıyaslanabilir medeniyetlerden bahsetmiyoruz demektir.