10 Şubat 2025 Pazartesi

Rus/Çin Propagandası Ve Emperyalizm Yanılgısı

Medyanız Boğdu Beni….


Amerikan dizilerinde blog yazarlarının para kazandıklarını, kamuoyunu etkilediklerini, gündem belirlediklerini falan görüyoruz ya hani…

Bana inanılmaz ve dahi pek gülünç geliyor.

Türkiye’de artık okunmayan gülük gazetelerin anlı şanlı yazarları, eğer birilerini doğrudan hedef göstermiyor, ona hakaret etmiyorsa falan umursanmıyorlar bile.

Yazdıkları neler peki?  Neler yazıyorlar?

Kerameti kendinden menkul analizler, yorumlar, “duyumlar” bilmem neler…

Hiç kimse de bu insanlara nereden bildiklerini falan soramıyor.

O kadar üst perdeden konuşuyorlar ki insanlar da bir bildikleri var, falan sanıyor.

Ha şüphesiz pek çok şey biliyorlar da anlayabildiğimiz kadarıyla bilgileri, okuduklarından gelmiyor. Bilgileri onlara sızdırılanlardan ibaret.

Burası ayrı…

Diğer yandan topluma akıl vermeleri, normları, değer yargılarını falan belirlemeleri, dünyada hiçbir örneği olmayan tuhaf yönetim biçimlerini demokrasi diye bize dayatmaları falan cinnet derecesine varan bir kibir ve bilgisizlik örneği.

Vatandaş bundan memnun… Çünkü vatandaş artık mesela bir ineğin sütünün nasıl sağıldığıyla ilgilenmiyor. Eğer ineğin memesinin bir yerine metal bir boru saplayıp kanını emer gibi sütünü emebiliyorsa vatandaşın buna hiçbir itirazı yok.

Adına gazeteci ve elbette yazar olduğunu da eklediğimiz insanlar ne diyorsa kerametin ve hikmetin kaynağı halkımız için o. Çünkü çarpıtmacılık, kışkırtmacılık o kadar yaygın ki halkımız artık paylaşılan yalanların doğru, paylaşılan tezeklerin pasta, paylaşılan şiddetin adalet olduğuna inanır olmuş.

Neden nefes almakta bu kadar zorlandığımı kendi kendime anlattım. Sizinle bir ilgisi yok. Bu benim sayıklamam… Şu ortamda artık sanırım pek de akıllı değilim.

Akıllılara, sokakta şikayet edip sandıkta aynı şeyi yaptıkları çok akıllı, hikmetli ve kerametli günler dilerim.

 

 

 

 

Kendi Ülkesinde Tedirgin Bir Türk








 

Bu ülkede kim kendisini gerçekten güvende hissediyor?

Türklüğe, Atatürk’e, Türk egemenliğine hakaret edenler, bölücüler ve şeriatçılar kendilerini sadece güvende hissetmiyor. Onlar artık Türkiye’nin egemenleri.

Türkiye Cumhuriyeti’nin astığı vatan hainlerinin bile hatırası Atatürk’ten daha iyi korunuyor.

Vatan hainlerinin, bölücülerin, şeriatçıların “kişilik” hakları herkesten iyi korunuyor.

Böyle bir ülkede Türk olmakla övünen, kendi vatanında yaşadığını düşünen bir insanın güvende hissetmesi mümkün mü?

Şahsen ben kendimi güvende hissetmiyorum.

Söylediğim her şeyin “suç” sayılabileceğini biliyorum. Hayatımızın her anının bir suçla ilişkilendirilmesi, şikâyet konusu edilmesi an meselesi.

Mesleğimizi ellerinde bulunduran meslek örgütlerinden, hakkımızı koruyacağını düşündüğümüz en yetkili organlara kadar devletin bütün zor kullanma imkân ve yetkileri, Andımız’ı sevmeyen, Atatürk’ün hatırasını silmek isteyen, Türklüğü red ve inkâr eden insanların elinde.

Anayasa’daki Türklük tanımından rahatsız olduğunu söylemenin bile demokrasi sayıldığı bir ülkede herhangi bir Türk’ün kendisini güvende hissetmesi mümkün mü?

İşin kötüsü şu ki yukarıda bahsettiklerimizi halktan bahsettiğimiz olaylar, kurumlar değil. Halk bunların hepsine ortak olup bunlarla bütünleşerek kendisini koruyabileceğini, dahası böylece ekmeğine bakabileceğini sanıyor.

Yarın ne olacağını bilmiyoruz. Hiçbirimiz bilmiyoruz. Ama elinde herhangi bir güç bulunduran herkesin, bu güçle canının istediğini yapabileceğini biliyoruz. Ve ne yazık ki  elinde güç bulunduranların çoğu artık yabancılaşmış insanlar.

Hayır… Bir Türk olarak artık bu ülkede kendimi güvende hissetmiyorum.

8 Şubat 2025 Cumartesi

Sosyal Medyada Etnik Irkçılık Propagandası Ve Melez Savaş


Savaş varlığını başka uluslara kabul ettirmiş ulusların birbirleri arasında belli kurallara göre yürütülen silahlı mücadeledir. Aslında savaş bir varlık yokluk mücadelesi olduğu için  bir centilmenlik mücadelesi değildir. Gene de askerliğin onuru ve kurala bağlı bir iş olması, birbirlerini öldürmek istedikleri açıkça ilan etmiş taraflar arasında bile belli sınırların korunmasını gerektir
ir.

Peki Türkiye’de böyle bir savaş durumu var mıdır?

Türkiye’yi kırk yıldır meşgul eden PKK Kürtçü terörü, çatışma terminolojisinde nerededir?

Her şeyden önce şu bilinmelidir ki PKK kendisini diğer uluslara kabul ettirmiş, egemenlik sahibi bir ulusun, kabul edilmiş bir ordusu değildir. Dolayısıyla da uluslararası savaş kuralları ile bağlı değildir. Çünkü PKK Marksist/Stalinist bir örgüt olarak etik bağlamda açıkça faydacı ve amaççı, harp tekniği açısından gayrı nizami bir örgüttür. PKK, kimin adına “savaştığını” söylerse söylesin ve bununla ne kadar  zamandır uğraşırsa uğraşsın bir savaş tarafı değildir.

PKK, egemenliğini kabul ettirmiş bir ulusun nizami ordusu olmadığı ve nizami harp etmediği için kuralların korumasını talep edebilecek bir örgütlenme de değildir.

PKK gerek ideolojisi gerek  muharebe tarzı gerekse amaçları açısından asla “insani sınırlamalara” lâyık bir organizasyon değildir.

PKK’nın militan kadrosunun bir kısmını Türk vatandaşları oluşturuyor.  Kaldı ki bu militanlar dağa çıktıkları anda T.C kimliklerini yakıyor, kısaca bizzat ve zımnen vatandaşlıklarını reddediyorlar. Aile bağlarının bile beyanla ortadan kaldırılabildiği düşünülecek olursa, Türk vatandaşı militanlar, dağa çıktıkları anda Türk Ulusu’nun onlara devlet eliyle sağladığı vatandaşlık haklarını reddetmiş oluyorlar.  Bu hareketleri açıkça vatana ihanet. Vatan hainleri olarak Türk devletinin yaşamları üstündeki teminatı da bitmiş oluyor ve açıkça düşman saflarına geçtiklerinden de ölümleri bir gereklilik oluyor.

Türk vatandaşı olmayan militanlar ise zaten kendiliğinden düşman oldukları ve dahası kuralsız savaştıkları için savaşla ilgili hiçbir uluslararası kısıtlamayla korunamaz durumda oluyorlar.

Bu açıdan PKK vb örgütler açıkça organizmaya saldıran mikroorganizmalar gibi yalnızca yok edilmesi gereken zararlı varlıklar kategorisine giriyorlar.

Peki son zamanlarda yaygınca rastladığımız PKK sosyal medya propagandaları ne yapmaya çalışıyor? Bütün bu propagandalar, bebek katili vatan haininin “Partisiz Kürt kalmayacak!” emri gereğince “her Kürt’ün PKK olması gerektiği” kanaatini yaymaya çalışıyor.

Bunun dayanağı şu: “Eğer Türkler Kürt komşularının PKK’yı desteklediğini görürlerse artık Kürtlerle baş edemeyeceklerini anlar ve PKK’ya teslim olur, onun istediklerini kayıtsız şartsız yaparlar.” Nitekim birinci açılım sürecinde (umalım ki ikincisi olmaz) Kürt köylerinde “devletin PKK’ya boyun eğdiği, Türklerin bükemedikleri eli öptükleri” bazı köy muhtarlarınca bölgedeki memurlara açıkça ifade edilmişti.

Terörle mücadelenin bunca senedir bitmemesi işte yukarıdaki iki nedene dayanıyor. Öncelikle Kürtçü propagandaların ve sözde siyaset, serbestçe yapılabilirken onun desteklediği fiili terör de kendisine bir sözde meşruiyet ve moral alanı buluyor.

İkinci sebep de teröristlerin hâlâ vatandaş muamelesi görerek usul hukuku ile hayat haklarının korunmasına özen gösteriliyor. Oysa onlar çoktan devletin bu işlevini, hukuk birliğini, yargı erkini red ve inkâr ederek hatta bunları yok etmek için silaha sarılmış vatan hainleri ve düşmanlar.

Dolayısıyla bu vatan hainlerinin meşruiyetini savunmaya kalkmak da en az silahlı çatışma kadar gayrımeşru bir iş.

Sosyal medya ve yabancılaşmış medya aktörleri aracılığıyla yaygınlaştırılmaya çalışılan bebek katili alçağın, “Partisiz Kürt kalmayacak!” söz de emrinin Türkiye’yi sürüklediği tehlikeli nokta, her Kürt kökenli vatandaşın öyle olmasa bile PKK olarak görülmesi olacaktır.

Kürtçülerin, solcuların ve şeriatçıların kendilerine sormaları gereken soru şudur:

Apartmanda, pazarda, kamu kuruluşlarında vs. hayatın her anında iç içe geçtiğimiz insanların sırf Kürt oldukları için PKKlı olduklarını düşünmeye başlarsak acaba korkup egemenliğimizden vazgeçip sokaklarımızı PKK militanlarına terk edip okullarımıza ikinci bir bayrak çektirip, ikinci bir dille eğitimi hukuk vs hizmeti verilmesine razı mı oluruz?

Öyle görünüyor ki şimdi devletin kendilerini bir şekilde koruyacağını, komşularının asla onlara ihanet etmeyeceğini düşünen Türk halkının itidali, Kürtçülerce bir korku veya teslimiyet gibi görülüyor ve bu onları açıkça şımartıyor. Yarısı meşru zeminde hareket edebilen  vatana ihanet, bu yarım yamalaklıktan besleniyor ve hukuk sömürüsüyle  moral  desteğini sürdürebiliyor. Bu yarım meşruiyet durumu terörle mücadelenin gerektiği gibi yapılmasını engelliyor, onu vatandaşlığın usul hukukuyla sınırlandırılmasına yol açıyor. Oysa hiçbir teröristin, vatandaşlara sağlanan usul hukukundan yararlanma hakkı yok.

Oysa toprağı bol olsun Hırant Dink onları, yüz on yıl önceki Ermeni ihaneti üzerinden uyarıyor, emperyalizme oyuncak olmamalarını söylüyordu. O zaman Türk halkı kendilerine asla zarar vermeyeceklerini düşündükleri Ermeni komşularının kanlı ihanetiyle sarsılmıştı. Bu ihanet Hocalı’da da ortaya çıkmıştı…

Henüz PKK propagandalarıyla beyinleri yıkanmamış Kürt kökenli yurttaşlarımız şunları bilmelidir:

Bir vatanda tek bir ulus var olabilir. Çünkü vatan ancak tek bir ulus tarafından kazanılmıştır, o ulusça korunur ve ancak o ulus yok edildiğinde el değiştirir. Bazı Kürtler, aşiret yığınlarıyla, örgüt propagandasıyla boşaltılan mekânları gasp ederek toprak elde edilebileceğini düşünebilirler ancak onlara Atatürk’ün şu sözünü hatırlatmak isteriz: “Vatanın her karışı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça terk olunamaz!” Eğer her Kürt’ün mutlaka PKKlı olduğunu düşünmemiz gerekiyorsa ve bunun bizi korkutması gerektiği düşünülüyorsa bu söz, bıçak kemiğe dayandığında Türk Ordusunun yalnızca bir takım muvazaf profesyonellerden oluşmayacağı, çünkü Türk Milleti’nin TÜRK ORDUSUNUN kendisi olduğunu hatırlatmak isteriz ki bu konuyu da Atatürk en güzel şekilde açıklamıştır: “Türkler ordusu olan bir millet değildir, MİLLETİ OLAN BİR ORDUDUR!” Son on yıldır “Azdan az çoktan çok gider” gibi çocukça bir matematikle Türk Milleti’ni korkutmaya kalkanlar bilmelidirler ki Türk Milleti, düşmanın sayısından korkmaz, sadece onu yok eder. “Azdan az çoktan çok”çu  cahillere de Bilge Tonyukuk cevap versin: “Onlar çoktu, biz Türk’tük... Korkmadık savaştık!”

 O halde Atatürk gibi bitirelim: “Bir Türk dünyaya bedeldir!”

 

 

 

 

 

 

22 Ocak 2025 Çarşamba

Sosyal Evrim, Egemenlik ve Vatan I

 


Hayek, toplumsal kurallarının oluşumunu, eylemlerimizin toplum
yaşantısı içindeki seçilimine bağlamıştı. Ona göre, toplumun devamı için yararlı olabilecek eyle
mler seçiliyor, tutuluyor ve devam ettiriliyor ve böylece bu eylemler “iyi” kabul ediliyordu. İyi kabul edilen eylemlerin yapılması da “ahlak” olarak adlandırılıyordu.

Liberal düşünürler arasında bireyin kendisini seçimleriyle ifade etmesi ve gerçekleştirebilmesi için “özgürlük” tartışılmaz bir gereklilikti Hayek özgürlüğü, “Bireyin kendi mutluluğunu (çıkarını)   kendi iradesiyle arayabilmek serbestisi” olarak ( ya da bu minvalde) tanımlıyordu.

Bu noktada “ahlâk” da bir “zarar vermemek iradesi” olarak karşımıza çıkıyordu.

Peki ama birey kendi başına mı bırakılacaktı? Eğer birey sınırsızca özgür olursa ne olurdu? Bu soruyu John Locke cevaplamıştı. Ona göre bireyin sınırsız özgürlüğü bir noktada mutlaka sınırlanacaktı ki o noktada diğer bireylerin varlığıydı. Dahası herkes kendi sınırını alabildiğine genişletmek için mutlaka diğerlerinin sınırlarını ihlal etmeye çalışacaktı ki bu “doğa durumuydu.” Oysa insan doğa durumunda kalamıyordu, çünkü doğa durumunda hem kendi varlığını-hayatını hem de ihtiyaçlarını sürdüremiyordu.

O halde hem kendi varlığını sürdürebileceği hem de çıkarlarını/mutluluğunu arayabileceği bir ortama ihtiyacı vardı. İşte sosyal evrim bu noktada başladı. Bireyin toplumlaşma  arayışı, kendine benzer diğer bireylerle ortak bir dil, ortak bir ifade, ortak bir hafıza, ortak bir zor kullanma ve sınırlama makamı oluşturma yönelimiyle sonuçlandı.

Bu noktadan sonra artık birey geriye dönüp ona hayat ve gelişi imkânı veren, koruyucu ve sınırlandırıcı, vahşet maniası toplumlaşma biçimini sorgulamadı. Bu saçma olurdu. Çünkü böylesi bir sorgulama insanı ebeveyn seçimi, ya da ebeveynin birbirini neden seçtiği gibi saçma sapan sorulara kadar götürebilirdi.

Bireyler bir kere ortak dil, ortak hafıza, ortak ifade, ortak irade gerçekleştirip de bu beraberlikleri sürdürmeyi seçtiklerinde artık bu ortaklık sayesinde geliştirilen kurumların geriye dönük sorgulanması doğrudan doğruya bireyin varoluşunu sorgulanmasına kadar varacaktı.

Toplumsal evrimin bu aşaması bireylerin toplanması ile ilgiliydi.

Ama sorun şuydu ki topluluklar arasındaki “doğa durumu” ortadan kaldırılamıyordu.

Önceden bireyler arasındaki doğa durumu, onların belli kurallarla sınırlandırılmasıyla ki devletleşmenin çekirdeği buydu, giderilebilmişti. Bunun sürekliliği bireylere ortak bir kimlik kazandırılarak sağlanmıştı.

Peki ama diğer toplulukların kendi sınırlarını bizim topluluğumuz aleyhine genişletmesi nasıl engellenecekti? İşte “doğa durumu” yine kendisini göstermişti. John Locke “Hükümet Üzerine İkinci İnceleme” adlı eserinde bunu “Uluslararası ilişkilerde doğa durumu egemendir” diye belirtiyordu.

Toplulukların kendi varlıklarını korumak için geliştirdikleri “devletleşme” süreci hem kendi bireylerinin birbirleri arasındaki emniyeti sağlıyordu hem de diğer toplulukların olası saldırılarına karşı bir savunma mekanizması oluşturuyordu.

Bütün bunların oluşumu için gerekli olan “değişimlerin” tamamı “sosyal evrimdi”. Bu evrim mekanizmasıyla topluluğun varlığına yararlı olan her eylem doğru ve geçerli sayılıyor, buna karşı olan eylemler, eğer topluluk üyelerinden geliyorsa ortak yargı organlarıyla sınırlandırılıyor; başka bir topluluktan geliyorsa savaş yoluyla engelleniyordu.

Burada sosyal evrimin çok bilinen güncel aşamasına geçildi. O da her topluluğun sürdürülebilir, karmaşık ve kabul edilen toplum düzenleri oluşturamamasıydı. Sürdürülebilir, karmaşık ve kabul edilen toplum düzeni oluşturabilen topluluklar ancak ortak ifade biçimleri, ortak hafıza, ortak irade geliştirmede başarılı olabilen topluluklar oldular ki onlar “toplumları” meydana getirdi. Toplumlar, biyolojik köken ve benzerliğin ötesinde “tanınabilirlik” ölçüleri geliştiren, ortak kurallara gönüllü uyan ve bundan mutluluk duyan, bu mutluluk hissini ortak ifade biçimleriyle ortaya koyan, yaşanan beraberliğin öncesini bir sonraki nesle aktarmak isteyen bireylerden oluşuyordu ki bu toplumların siyasi adı “ulus/millet” oldu.

16 Ocak 2025 Perşembe

Ahlâk Mı Taraftarlık Mı?

 


Başlık yeterince açık olmayabilir ama aklıma ilk gelen bu olduğu için bunu yazdım.

 

Gene de bir yerlerden başlamak gerekiyordu.

 

Çetin Altan, gazetecilerin kolay para kazandığını söyleyen birine  gazetecinin aldığı para karşılığında her gün yazdığını söylemişti.

 

Ben bu işten para mı kazanıyorum? Henüz hayır… Amma ve lâkin… yazmak bir alışkanlık. Bugün tezimden bir paragraf yazmak niyetim var idi, yazasım gelmedi. Gene amma ve lâkin yazmayınca da olmuyor.

 

Dolayısıyla yazıya girmiş olduk.

 

Ahlâktan bahsedince insan, bu memlekette bir destur demeli. Neden? Çünkü iki dakika sonra tuvaletteki banyodaki vs. görüntüleriyle bir şantaja vs. uğrayabilir. Hal böyle olunca… “Baksana hemşo! Hz. İsa bile ilk taşı günahsız olanınız atsın!” demiş.”  Akıldâneliğiyle ahlâk hakkında susmak bize gayet akılcı ve kolay görünüyor.

 

 Böyle düşünenler gene de birazcık ahlâka sahip olanlar.

 

Ahlâk suskunlarının asıl büyük çoğunluğu/ kahir ekseriyeti, “Aman abi! Bir açığımızı ifşa etmesinler de ne bok yerlerse yesinler”ci takımından oluşuyor.

 

Felsefî bir yazı daha mı mesafeli yazılmalıydı?

 

Kesinlikle haklısınız.

 

Peki ya bahsedilen tavır ve taraflar hiç de o kadar mesafeli ve terbiyeli değillerse?

 

Kimlerden bahsediyoruz ya da hangi tavırdan?

 

Kestirmeden söyleyelim: Tarafının  doğal ahlâkî üstünlüğüne, ezelî ve ebedi masumiyetine inananlardan bahsediyoruz.

 

Böyleleri yokmuş ya da size çok uzakmış gibi görünüyorsa çevrenizdeki siyasi ya da dinî kümeleşmelere dikkat etmenizi öneririm.

 

Yine kestirmecilik yapacak olmakla birlikte şunu da hemen belirtmeliyiz ki insanlar zaten kesin ve sarsılmaz bir inanç geliştirmek ve dahası ebedi bir masumiyete kavuşmak  için birbirleriyle “cemaatler” oluştururlar.

 

Bu cemaatlerin oluşma mekanizması, kanaatlerin kesin inançlara dönüşmesiyle gerçekleşir. Söz gelimi Marksizm, insan ilişkilerinin sınıfsal olduğuna dair öyle basit, öyle net bir kanaat va’z eder kibuna inanmak bütün dünyayı anlamak hatta değiştirmek için insanlara inanılmaz büyük bir kolaylık verir. Marksizmin diğer kesin inançlara göre üstünlüğü, savunduklarının “doğal” olduğuna dair yarattığı illüzyondur. Yani rüzgârın esmesi, suyun kaynaması ne kadar doğalsa, proleter devrimi de o kadar doğaldır ve doğa ahlâkî yargıların üstünde olduğuna göre devrim de böyle olacaktır. Öte yandan Marksistler, mutlak ve değişmez bir inanç ihtiyacından kurtulmuş, “salt akılcı” robotlar olmadıklarından, Marx’ın “doğal/tarihî” gelişim şemasına insanî ahlâk urbası giydirmekten kendilerini alamamışlardır.

 

Kurumsal dinlerde durum daha da belirgindir. Aslında din zaten başlı başına bir kurumdur; yani, belli kurallara göre işleyen bir hiyerarşik yapıdır. Bu hiyerarşi kişiler arasında oluştuğu gibi insan bilincinin işleyişinde de kendisini yerleştirir.

 

Kurumsal dinler de inananlarından mutlak ve değişmez olana inanmalarını isterler, onlara mutlak ve değişmezlerin tam bir takımını onlara sunarlar. Bu açıdan cennet bütün dekorasyonuna rağmen aslında “değişmezliğin” müjdesidir. Ne olursa olsun değişmeyecek bir şeylere ihtiyaç duyanlar için bu tür bir değişmezliğe ulaşmanın bir “bedeli” olamaz.

 

Marx nasıl kendi gelişim şemasını sözde akla dayandırdıysa dinler de kendi “gelişim şemalarını” kültürlerindeki yaratıcıya dayandırır. (Peki ama kültürler üstü bir Tanrı’dan bahsetmemiz gerekmez mi? İstesek de bunu yapamayız, çünkü insan görmediği şeylerin rüyasını göremez ve bilmediklerini ifade edemez. “Dilötesi bir dil yaratılamaz.) Oysa Tanrı bütün kavrayışların ötesinde olmalıdır.

 

Buradaki gereklilik yani “olmalıdır” fiili, Tanrı il ilgiliyse onu kısıtlamak onu bir şeye zorunlu kılmak anlamına gelir ki bu Tanrı telâkkisi ile çelişir. Eğer bu bizim için bir kavrayış mecburiyetini ifade ediyorsa o halde Tanrı ile ilgili olarak  onun adı dışında, onun hakkında, onunla ilgili tek bir söz bile etmememiz gerekir.

Peki ama konuyu bu kadar dağıttıktan sonra nereye varacağız?

 

Değişmezliği, hele de zevkin, çıkarın değişmezliğinin yolunu bir kez bulanlar için bundan daha önemli ve değerli hiçbir şey olamaz. Bedeller yan yana konduğunda, sonsuza dek ulaşılabilecek bütün dünyevi (komünizm) ve uhrevî (Cennet) zevklerin haritalarıyla diğer  şeyler kıyaslanamaz bile.

 

[Rica ederim, Marx’ın komünizm fikrinin bir “cennet ideali” olmadığını söylemeyin. Sabah canı istediği için cerrahlık edip de akşam operada rol alabilen insanların, “üretim ilişkileriyle” yaratılamayacağını herhalde aklı başında herkes kabul eder. Marx’ın cenneti, kendi kültürel bağlamındadır.]

 

İnsanlar bir kez “kesin inançlarını” bulduklarında, bunu destekleyen bir “yankı odasıyla” kendilerini kandırmaları çok daha kolaylaşır. İşte “cemaatler” ( bu sosyolojik anlamda kapalı toplulukları ifade eden bir terimdir) insanlara hem sosyal bir dayanışma hem de değişmez bir “kanaat sağlaması” sunarlar. ( Matematikte “sağlama”, işlemin doğruluğunun sınanması anlamına gelir.) “Yankı odaları”, aynı şeyi sürekli birbirlerine söyleyen kapalı insan topluluklarıdır.

 

İşte yazı başlığındaki “taraftarlık” bütün bu “yığışma” davranışının ana güdüsüdür.  Taraftarlık “sihirli” bir etikettir. Bu etiketi sihri, şişenin içindekini değiştirebilme gücüdür.

 

Ebedi çıkarın peşinden gidenler için “taraftarlık” etiketi,  bireyi düşünmek, inşa etmek,  yanılmak, cezalandırılmak sorumluluklarından kurtaran  bir vaattir. Hasan Sabbah’ın kullandığı sihirli şey aslında afyon değildir; afyondan daha güçlü olan “derhal ulaşılabilen ebedi zevk” beklentisidir. Bu da hiçbir çabaya gerek kalmadan elde edilebilen “taraftarlıkla” kazanılabilmiştir.

 

“Mutluluğun hayalinin” derhal edinilebilmesini sağlayan “taraftarlık”, insanları yaşanan dünyanın gerçekliğinin ağırlığından kurtarır. İnsan için bundan daha güzel bir sonsuzluk olabilir mi?

 

Peki ama böyle bir insana, gününün her anında “diğer insanlara zarar vermemek için uyanık/farkında kalması gerektiğini” anlatabilir misiniz? Elbette hayır.

 

Çünkü ebedî çıkarın kısa yolunu bulmuş bir insan için “ahlâk” sadece kendisine o yolu gösterene kayıtsız şartsız sadakatten ibarettir. Bu yüzdendir ki kendi mezheplerinden olmayan Müslümanları bile gözlerini kırpmadan kesebilen bazı  vahşiler için eylemlerinin haklılığını sorgulamak diye bir şey söz konusu değildir.

 

Taraftarlığın amaç güdülü bağlılık ahlâkı ile  bu yüzden  taraflar, objektif ahlâkî yargılamaları bir kenara atıp sürekli “sui misali emsal  kabul eden” ( kötü örneği örneklem sayan) çarpık muhakemelerle karşıdakini suçlar ve kendi eylemlerini kayıtsız şartsız aklar.

 

Bundan dolayıdır ki meselâ yozlaşmış bir demokrasi, aslında saptırılmış, yozlaştırılmış bir taraftarlık bilincinin, yönetimleri belirleyebilmesinden başka bir şey üretemez.

 

İşte yine meselâ güncel Türk seçmen davranışının neden bunca çarpık ve aykırı olduğunu merak ediyorsanız olaya bir de bu açıdan bakmak, faydalı olabilir.