19 Aralık 2023 Salı

Felsefe Ve Gerçeklik Sorunu 2


 


“Gerçeği bilmek mümkün müdür?”

 

Herhalde bu soru, insan düşünce çabalarının en büyük konusu.

 

Aslında pek çoğumuz, özellikle ahlâkî yargılarda yanılma ihtimaline karşı bu soruda kaçınmaya eğilimliyiz. Öyle ya… Gerçeğin ne olduğunu söylemek ne de olsa yargıların en büyüğüdür. Oysa gerçek, kişiden kişiye, toplumdan topluma, zamana göre değişmiyor mu? Değişmeyen tek şey değişim, değil mi?

 

Oysa gerçekten beklentimiz onun değişmeyecek bir şey olması. Her şey değiştiğine göre aslında gerçekten de bahsedemeyiz.

 

Peki ama bu kısa akıl yürütme bizi gerçeği aramaktan caydırıyor mu? Hayır. Peki ama aslında beyhude bir çaba gibi görünen gerçeği bulmak, hâlâ neden bizim için en hayatî çaba? Bunun en hayatî çaba olmadığını düşünüyorsanız hayatın anlamından her gün neden bahsettiğimizin de cevabını biliyor olmalısınız.

 

Bütün hukuk sistemimiz, hayatımızı, yalanların, sahtekârlıkların ve şiddetin zararlarından korumak üzerine kurulu. Hukuk sistemimizin nasıl işlediğinin bir önemi yok. O, inşa amacına uygun kullanılmayan bir makine olabilir ve böylesi bir kötü kullanım, onun mekanizmasını tahrip etmiş olabilir. Ne olura olsun biz eylemlerimiz hakkında “yalın bilgiyi” yani gerçeği bulmak için usuller ve süreçler icat etmiş bulunuyoruz.

 

Ya bilim çalışmaları?  Bilim, dünyanın gerçekliğini anlayabilmek için algı sınırlarımızda sürekli daha fazla bilgi biriktirebilmek için uğraşıyor.

 

Sanatın yaptığı da bu… Sanatçının ruhundaki, bakışındaki yalınlığı ne kadar iyi görürsek insan özümüze kendimizi o kadar yakın hissetmiyor muyuz?

 

Evet… Duyularımızın sınırlılığının farkındayız. Algılarımız da buna bağlı olarak sınırlanıyor. Dolayısıyla bütün bilgilerimiz aslında bu sınırlılıkla kayıtlı. Peki ama sınırlı duyularımıza rağmen neden hâlâ çabalıyoruz?

 

Çünkü gerçeğin var olduğunu biliyoruz ve her seferinde onun başka bir parçasını ya da daha büyük bir parçasını görebilmek için uğraşıyoruz.

 

Gerçeğin var olduğunu nereden biliyoruz? Ya her şey bir rüyaysa?

 

Bu soru bile aslında ancak gerçeğin var olmasına bağlı olduğu için gerçeğin var olduğunu biliyoruz. Hayır… Bu bir diyalektik tahlil değil. Çünkü diyalektikte kavramların önceliksiz bir beraberliği vardır. Yani? Yani zıtlar birbirinin varlığını gösterir ve bu yüzden aslında neyin ne olduğunu söylemek de mümkün değildir. Ayrıca diyalektiğe göre zıtlar birbirini gidermez; bir araya gelip bambaşka bir şey yaratırlar.

 

 Sorun bu sözde sentez ürününün neyin zıttı olduğunu bilmemektedir. Bir başka sorun şudur ki zıtların bir araya gelmesiyle ikisinden de farklı bir şey mi ortaya çıkar, yoksa zıtlardan biri diğerini yok eder mi? İşin aslı şudur ki böyle bir sentez yoktur ve bu özellikle Marks tarafından fark edilmiş, kendisinin çelişki dediği şey de Marksizm’de, zıtlardan birinin diğerini yok etmesiyle ortadan kaldırılmıştır.

 

Diyalektiğin öldürücü yanlışı şudur ki doğadaki “sentezler” , zıtların birliği değildir. Doğada elementler birbirilerinin zıttı, değillemesi değildir. Doğada elementler, kendi atomik düzenlerine göre diğer elementlerle “iş birliği” yapan maddelerdir.

 

O halde gerçeği nerede bulacağız?

 

Gerçeğin varlığı iki noktadan bilinebilir. Bunlardan biri  var olduğumuzu bilmemizdir. Var olup olmadığımızı bilebilir miyiz? Eğer varlığımız bir rüyadan ibaretse… Hepimizin paylaştığı ve kesintisiz bir istikrarla süren bu rüyaya gerçek demekten başka ne yapabiliriz? 

 

Doğumumuzdan itibaren dünyayı etkileyip dünyadan etkilendiğimizde… Sevip sevildiğimizde… Zarar verdiğimizde…  Acaba akıcı, değişken ve kavranamayan bir rüyada mı sürükleniyoruz? Bunu bilmemiz mümkün müdür? Belki bunu bilmek mümkün değildir ama o halde son bir atışla hedefi vuramaz mıyız? Ne fark eder? Yerçekiminin varlığı bir hayalse bile uzay araçlarının atmosfer dışına çıkmalarından, bir atmosferimizin var oluşuna kadar pek çok şey onun varlığıyla tutarlılık gösteriyorsa yerçekiminin bir hayalden ibaret olduğunu söylemek saçmalamak olmaz mı?

 

Ama bu işin düşünce boyutu. Oysa bilim bize bunu kanıtlarla göstermeye çalışır. Bunu nasıl yapar?

 

Bilim, duyularımızın sınırlarının ötesindeki bilgileri, çeşitli yöntemlerle ve araçlarla duyularımızın sınırlarının içine taşıyarak gerçeğin parçalarını bize gösterir. Söz gelimi kızıl ötesi gözlükler spektrum dışındaki dalga boylarını tek renkli görüntüler haline getirerek o görünmezliği, duyularımıza tercüme eder. Osiloskoplar sesleri çeşitli dalga görüntüleriyle bizim için görülebilir hale getirirler. Radarlar çıplak gözle göremediğimiz cisimleri görünür kılarlar.

 

O halde gerçeğin ne olduğunu bilip bilmemek probleminin merkezinde bizim sınırlılığımız yer alır. Biz sınırlı olduğumuz için gerçeği bütünüyle göremeyebiliriz ama en sonunda onun “kanıtlarıyla” varlığını her seferinde daha güçlü görürüz. Gerçeğin kanıtları “doğrulardır”. Ya da şöyle söyleyebiliriz: Gerçekle bağdaşmayan şeylere “yanlış” deriz. Eğer gerçekle bağdaşmayan şey irademizle oluşturulan bir ifadeyse ona da “yalan” deriz.

 

Bu yüzden… Sınırlı varlığımızın idrakiyle  sürekli ve tutarlı bir ilişkiler ve varlıklar bütününde biz bu bütünün  işleyişini her gün daha fazla anlamaya çalışıp sınırlılıklarımızı aşmak isteriz. Bunun dışında bir gerçekliğin var olup olmadığını bilmemiz de mümkün değildir. Çünkü bilgilerimiz ancak sınırlı duyularımız aracılığıyla oluşturulur ve insan “görmediği şeyin rüyasını göremez.”

 

Matriks’te Morpheus’un Neo’ya söyledikleri aslında konuyu özetler gibidir: “Matriks’te ölürsen gerçek hayatta da ölürsün, çünkü vücut bilinç olmaksızın yaşayamaz.” O halde insanlar makineler bağlı olarak Descartes’ın şeytanının elinde oyuncak olarak yaşasa bile içinde doğup öldüğü, her şeyiyle tutarlı bir gerçeklikte yaşamak zorundadır. Dolayısıyla gerçeklik bizim onu bilmemizden önce vardır. Buna karşılık biz onu ancak sınırlı duyularımızla ve algılarımıza  pek sınırlı bir şekilde idrak edebiliriz.

 

“Başka bir gerçeklik” hayal edilebilir mi? Maalesef hayır. Çünkü “başka bir gerçeklik” bile ancak ve yalnız şu anda tutarlığını kaçınılmaz olarak gördüğümüz uzay zaman içinde var olmak zorundadır. Örneğin sinema dünyasının belki de en çirkin ve vahşi kurmaca canlısı “ Alien/Yaratık/Zenomorf bile iki ayak, iki el, omurga ve kuyruk sahibidir.  Peki ama neden? Çünkü şunu biliyoruz ki yerçekiminin var olduğu bir uzay-zamanda “canlılar”, ancak buna uyumlu organlara sahip olabilirler.

 

O halde var olup olmadığımızı düşünüp dururken var olmanın  etkilerine gözlerimizi kapatarak ancak havanda su dövmüş oluruz. Varız… Yok olur muyuz? Bunu kimse bilemez. Bilemediğimiz şeyi yok saymamız mümkün mü? Bilim, bilmemenin zayıflığının bize ati olduğunu göstermekten ibaret…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hiç yorum yok: