12 Şubat 2026 Perşembe

Mutluluk Şimdi


Yaş aldıkça insan, önünde ne kadar az zaman kaldığını daha çok düşünüyor. Bu da insanı, hayatının bir muhasebesini yapmaya itiyor. Sanırım bu hemen hemen herkes için geçerlidir. Çünkü zaman geçtikçe sevdiklerimizi kaybediyoruz.

Bir düşünür, mutsuzluğun geçmşin pişmanlıklarıyla gerçekleşmemiş geleceğin kaygısından kaynaklandığını söylemiş. Ne kadar da haklıymış.

Peki ama neden böyle?

Sebebi basit: Çünkü biz bir ödül-ceza ikilemiyle yaşamaya alıştırılıyoruz. Ödülün ve cezanın birbirini döndüren dişlileri arasında sonsuz bir mutluluk beklentisiyle yaşıyoruz.

Böyle olmasa olmuyor mu?

Aslında cevapları yine hatıralarımızda bulabiliyoruz. Çünkü hatırlamaya en çok değer bulduğumuz hatıralar genelde hep mutlu olanlar. Peki mutlu hatıralar nelerden oluşuyor?  Mutlu anlarımızdan.

“Yıldızlar Arası” filminde Matthew McConaughey kızına “Çocuklar doğduktan sonra tek yapabileceğimiz güzel anılar biriktirmektir.” demişti, yanlış hatırlamıyorsam.

Güzel anılar biriktirmekde güzel anlar birktirmekle oluyor.

İyi de hayat hep “güzel anlardan” oluşmuyor, değil mi?

Anlayabildiğim kadarıyla bir ânı güzelleştiren şey sadece o âna nasıl baktığımız. İçinde yaşamaktan sevinç duyduğumuz anlar, “iyi anlar”. Ve geleceğe kalabilenler de sadece iyi anlar. 

O halde mutlu olmak için beklemeye ne hacet?

Mutluluk elimizde.

Mutluluk, varlığımızın parçalarından, bizi biz yapan şeylerden sevinç duymaktan başka bir şey değil. 

Ne güzel, değil mi?

İyi ki varız.


 

8 Şubat 2026 Pazar

Bana Sınıfını Söyle…

 

Marksist Sınıfçı Determinizme Bir Reddiye

Yüksek lisans tezimi hazırlarken güzel sanatlar hakkındaki analizlerin neredeyse tamamının sınıf temelli olduğunu fark ettim.

 

Bir sanatçının eserleri incelenirken genellikle onun “toplumsal, sınıfsal, tarihsel bağlamları” ele alınıyor.  Güzel sanatlar eleştirisi neredeyse tamamen Marksizme dayanıyor.

 

Bir sanat eseri incelenirken o eserin içinde oluştuğu toplumsal şartlar muhakkak göz önünde bulundurulmakla kalmıyor, eser, kesinlikle o şartların ürünü olarak görülüyor.  İşin özeti şu: Sanatçı hangi sınıfın insanıysa o sınıfın eserini üretiyor.

 

Böylece sanat eseri meselâ Bourdieu’nün dediği gibi “alanın ve habitusun” adeta matematiksel bir sonucu oluyor.  Kısacası bir insan burjuvaysa elbette “burjuva değerlerine” yöneliyor ki bu değerler de zaten sınıf  çıkarıyla şekillenen “üst yapı estetiğinden” geliyor.

 

Bu görüşler de insanın “sınıfının bir üyesi” hatta “sınıfının bir  ürünü” olduğu  kabulüne dayanıyor.

 

Bu görüş o kadar yalın, açık ve kendiliğinden doğru kabul ediliyor ki başka bir açıklamaya ihtiyaç bile duyulmuyor. Hatta Marksizmin etik diktatörlüğü yüzünden başka bir açıklama günah ve hatta “insanlık suçu” kabul ediliyor.

 

Peki ama bu görüşleri makalelerinde kullanan ve bundan itibar kazanan akademiya   mesela meselenin e neresinde yer  alıyor?  Bir akademisyen kendisini hangi sınıfa mensup sayıyor? Herhangi bir sosyalist akademisyen kendisini işçi sınıfına mensup hissettiğinin söyleyebilir ama gerçekten o bir işçi midir?

 

Herhangi bir konuda cidden çok yoğun ve metodik bir çalışma yürütüp o konunun uzmanı olmak şüphesiz takdire şayandır. Sorun, bu çabanın hangi şartlarda harcandığıdır.  Akademik çabalarının semeresi olarak gördükleri çalışma konforu akademisyenleri nereye yerleştirir? Bilgiyi en ince bir süzgeçten geçirmek için sabır gösterdiklerine göre harcadıkları emeğin karşılığını almaları gerekmez mi?

 

Şüphesiz bunu fazlasıyla hak ederler. Diğer yandan yaptıkları işle emeklerinin marjinal değerini yükselttiklerini ne yazık ki fark edemezler.  Böylece, bir yandan “herkesin yapamayacağı” bir işi elde edip diğer yandan herkesin yapabileceği işlerin değerine talip olduklarını söylediklerini de fark edemezler.

 

Peki ama bu çelişki bize neyi anlatır? Bu çelişki bize iki şeyi anlatır:

 

Öncelikle “sınıf” diye kalıcı bir kategori yoktur.  Çünkü büyük emekle hazırladığı birkaç makaleyle kendisine ayrıcalıklı bir konumu “hak eden” bir insan, içinde geldiği ailenin genellikle mensup olduğu gelir tabakasının üstüne çıkar.  Akademisyen, geldiği sosyal tabakanın hem gelirinin hem de o tabakanın sahip olduğu bilgi seviyesinin çok üstüne çıkmıştır. İkincisi ve bana göre daha önemlisi, bilginin akademisyenin dünya görüşünü de etkilediği düşünülürse o artık genişleyen (umulur ki) ufku ve düşünme kapasitesiyle “sınıfının insanı” olmaktan çıkar.

 

Akademisyenlerin önemi şudur: Herhangi bir girişimcinin parayı kullanarak zenginleşmesi Marksizm sultası altında köleleştirilen zihinlerimizde genellikle kendiliğinden ahlâksızlıkla bağdaştırılır. Oysa bazı istisnalarına rağmen akademisyenlik ciddi emek gerektiren bir meslektir. Üstelik bu emeğin ürünleri sanayi üretiminin küçümsenen seri kişiliksizliğinden apayrı, son derece bireysel, kalıcı ve eleştiriye açıktır.

 

Demek ki insan “sınıfının” ya da “tarihinin” bir ürünü değildir.

 

Oysa akademiyanın en sevdiği şey Marksizmin bu çarpık determinizmidir. Marksizmin diyalektiği dilinden düşürmediğine baktığımızda Marksist eleştiri diktasının kullandığı yöntem, bu açıdan doğrudan ve en kabasından nedenselciliktir/determinizmdir. Marksist felsefî dikta bir yandan sözde diyalektik söylemiyle kendisine felsefi bir sözde meşruiyet alanı kazanırken diğer yandan doğrudan doğruya nedenselci/deterministik yöntemiyle de akılları sömürür.

 

Bu yüzdendir ki  sosyal bilimlerdeki Marksist düşünce diktası artık kırılmalı, bu yöntemin çarpıklığı cesaretle dile getirilmelidir.


Görselin kaynağı: https://en.wikipedia.org/wiki/Social_structure#/media/File:Pyramide_%C3%A0_renverser.jpg Erişim tarihi: 08/02/2026

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

7 Şubat 2026 Cumartesi

Beynimize Sahip Çıkalım

  


Türkiye’nin en acil ve gerçek meselesi nedir?

 

Düşünüp durduğumuz, düşündüğümüzü sandığımız, daha k
ötüsü, aslında hakkında hiçbir şey düşünmediğimiz mesele budur.

 

Türkiye’de en acil ve gerçek mesele, “düşünmektir”.

 

Düşünmek anlamlardan bağlamlar oluşturmak ve nihayetinde bu bağlamlara göre bir soyut yapı inşa etmektir. Soyutluk bizde özellikle son yirmi yılda artık “anlamsızlıkla” bir tutulan bir kelime olmuştur. Herhangi bir şeyin “soyutluğundan” bahsetmek onun gerçek olmadığını hatta uydurma ve keyfî olduğunu söylemek demektir. Buna göre soyut, “ölçülemeyen” dolayısıyla açıkça anlamsız bir şeydir.

 

Peki ama öyle midir?

 

Michelangelo’nun Davut heykeli, sanatçının zihninde yavaş yavaş biçimlenirken gerçekliğin dışında ve saçma bir şey mi idi?

 

Peki ama “soyutu” bu kadar küçümsememizin sebebi nedir o halde? Herhalde hepimiz inanılmaz teknik ve maddi ilerlemelerle o kadar meşgulüz ki “gerçeğin” ne olduğu ya da ondan ne anlamamız gerektiğine dair bir şeyler düşünmek bize fazlasıyla lüzumsuz ve “geri” görünüyor. Öyle mi?

 

Daha iki gün önce bir doktorun söyleşinde, günlük hayatta genellikle en alt beyin katmanımızı kullandığımızı yani sürüngenler gibi yaşadığımızı bir kez daha dinledim, öğrendim. Bu şu manaya geliyordu: Toplumumuz ancak “Savaş ya da kaç!”  Tepkisinden başka bir tepki geliştiremiyordu. Bu durumda hayatımız hayvanların en doğal güdülerine uymalarından daha derin bir anlam taşımıyor demektir. Bu yüzdendir memlekette en çok tartışılan konu ekonomi, ekonomide de gıda pahalılığıdır. (Son zamanlarda sıkça ve çok da bilgiççe kullanılan  “gıda enflasyonu” aslında gıdanın gereğinden çok olması anlamına gelmeli, tıpkı paranın gereğinden çok olması gibi… Oysa her şeyi kısa kesmek tembelliğimizi bu anlam farkını bile görmemizi engelliyor).

 

Ülkemizin “manevi sahada” konuştuğu şeyler ise ya tahayyülümüzün çok ötesinde bir öbür dünyanın gene tahayyülümüzün çok ötesindeki korkunç ıstırapları ya da bitip tükenmeyecek zevkleridir.

 

Bugün Türk halkı en basit saiklerle ve en iptidai güdülerle yönlendirilebiliyor. İşin kötüsü halkımızın bundan bir şikâyeti de yoktur. Çünkü otorite eliyle beslenmenin konforunu garantiledikten sonra kendi başına düşünmek, muhakeme etmek vs. de kendiliğinden gereksiz kalıyor.

 

Bu tembellik ve hazırcılık bizi, kavramları ve olguları birbiriyle ilişkilendirmek zahmetinden kurtarıyor. Böylece “yapılmışını”, parasıyla alıp kullanmayı yeterli sayıyoruz. İçten yanmalı bir motorun hangi yasaların keşfiyle meydana getirildiğini öğrenmeyi lüzumsuz sayarak içten yanmalı bir motoru parasıyla satın almayı yeterli sayıyoruz. Ya da kuruluşunda hangi sosyolojik esaslara uyulduğunu bilmediğimizi ülkelerde yaratılan büyük medeniyet eserlerinin, onların kaderlerinin tesadüfi ikramiyesi olduğunu sanıyoruz.

 

Siyasetimiz bile ancak ve yalnız kan bağıyla şekillenen insan kimliklerinden ötesini idrak etmeyi reddeden kitlelere bundan daha gelişmiş, insan idrakiyle ve inşasıyla zaman içinde bir emeğin ürünü bir “millet” telakkisini anlatmak neredeyse imkânsızdır.

 

Türkiye’nin en büyük ihtiyacı ne ekmektir ne de sudur, sadece düşünmektir. Korkutucu olan şudur: Düşünmemeyi tercih etmek bir kere olur; sonrasında artık insan olmak vasfını kaybederiz.

Görselin  kaynağı: https://pbs.twimg.com/media/DgCzrHkWsAAZkDe.jpg