Ya Matriks Mutlaksa?
Matriks filmi, felsefenin belki
de en önemli sorusunu popülerleştirmişti:
“Gerçek nedir?”
Aslında soru bile kendi içinde
bir çözümsüzlük taşıyordu. Çünkü “nelik”ten bahsetmek bir varoluş kabulünü
gerektirir. Buna ilaveten “bilebildiğimizi” kabul etmemizi gerektirir.
Oysa belki asıl şunu sormamız
gerekirdi: “Biliyor muyuz?”
Cevap basittir: “Kesinlikle evet!”
Matriks filmindeki en önemli
cümle bana kalırsa Morfeus’un Neo’ya söylediği şu cümledir: “Unutma, Matriks’te
ölürsen gerçek hayatta da ölürsün, çünkü insan bilinçsiz (zihinsiz) yaşayamaz..”
Yani? Morfeus burada “kendisine göre gerçek olan hayatta var olmayı” gerçek
sayıyor ama meselâ “bir başka hayatta var olmak” ihtimalini göz ardı ediyordu.
Ya aynı zihnin farklı yerlerde kopyaları üretilmişse, o zaman ne olacaktı?
Morfeus burada aslında salt
algılarımızdan bahsetmiyordu, kişiliğimizden, kişiliğimizi eşsizleştiren hatıralardan,
bahsediyordu. Çünkü insanın “konuşması” bir anlam ve hatıra biriktirme işinden
ibarettir. İnsan var oluşunu, zamanla biriktirebildiğini anlamlara ve hatıralara
göre idrak edebilir. Bu yüzdendir ki hafızasını yitiren insanlar büyük bir
varoluşsal boşluk yaşarlar. Bu yüzdendir ki fakirlikten, bunamaktan korktuğumuz
kadar korkmayız.
Peki bütün bunları “geçerli” kılan
temel eylem nedir? “Bilmek”. Sorun ne kadar bildiğimiz ya da bilgimizin
kesinliği değildir, bilip bilmediğimizdir ki bildiğimiz kesindir. Bilginin kesin olup olmaması noktasında bilim
devreye girer, algısal sınırlarımız içinde kesin ve net araştırma alanları
oluşturarak “algısal miyopimizi” azaltmaya çalışır.
İşte tam bu noktada meselâ Morpheus’a
sorulması gereken soru şuydu: Neo’ya
verdiğin hapın aslında bir başka matrikse girişten ibaret olup olmadığını
nereden biliyorsun?”
Makinelerle savaşan
kahramanların, aslında makinelerin yarattığı evrenle aynı evrende olmaları
tuhaf değil midir? Oksijen/ azot
atmosferli, yerçekimli, görünür ışıklı ve karbon temelli bir yaşam ortamında
kahramanlarımız matriksten ne kadar farklı yaşamaktadırlar? Kendilerince gerçek
hayatta yaşayan kahramanlar aslında makinelerin, insanların var oluşunu insanlardan
çok daha iyi kavradığını fark edememektedir. Ortam konforunu değiştirmek,
insanın maddî var oluş şartlarını ve bu şartların biçimlendirdiği bilinci
değiştirmiyordu. Filmde Ajan Smith’in bahsettiği “mükemmel dünya”, farklılığın
ve dolayısıyla gerilimin olmadığı bir dünyaydı. Oysa algılarımız ancak “değişiklikler”
sayesinde “bilinç” üretebiliyordu. Farklılığın olmadığı yerde gerilim,
gerilimin olmadığı yerde hareket, hareketin olmadığı yerde idrak/farkındalık ve
bilinç var olamıyordu. Gerilimsiz, akışsız, hareketsiz bir dünya, insan için ölmek
anlamına geliyordu. Bu yüzdendi ki ona hareket etmesine gerek olmayan bir dünya
verdiğimizde hayatın anlamı kalmıyordu. Çünkü insan hareketi yalnızca
algıladığında ama hareket etmediğinde aslında zincirlenmiş gibi oluyordu.
Matiks konulu gerçeklik filmlerinin
bir diğer önemli örneği “Surrogates” (Suretler) idi ki orada fark şuydu:
İnsanlar avatarlarından ayrılabiliyor ve “gerçek” hayata geri dönebiliyorlardı.
Sorun, onların gerçek hayata dönebilmeleriydi. Bir rüyada yaşadığını fark
etmek onlarda derin bir anlam karmaşası yaratıyordu.
O halde meselâ kendimize şunu
sormalıydık: Makineler, bizim yegâne var oluş biçimimize uygun bir “rüya”
yarattığında, bu rüyanın içinde var olmanın “gerçek olmadığını” iddia etmek ne
kadar mantıklıdır?
O halde belki de şunu artık kabul
etmeliyiz: Algılarımızın sınırlılığına bakarak aslında var olmadığımızı, düşünmek
anlamsızdır. Var olduğumuzu idrak edebildiğimiz ve tutarlı algılar
geliştirebildiğimiz her dünya “gerçektir”.
Çünkü bizim yokluğumuzda ne olacağını bilemeyeceğimiz gibi bilmemiz de
gerekmez. O halde belki Matriks’e savaşılacak bir rüya âlemi olarak bakmak yerine
“İnsanlığı, kendi vahşetinden koruyan bir var oluş simülasyonu” olarak bakmak da
mümkündü. Makinelerin insan vücutlarının enerjisinden yararlanması onları
sömürmeleri anlamına gelmiyordu belki de. Bu belki de güneş enerjisinden yararlanılamayan
bir ortamda insan soyunu sürdüren makinelerin sistemi koruyabilmek için buldukları
en kolay çözümdü. Matriks asıl ne zaman bir kâbus olurdu. Makineler insanların
bilinçlerini korumadan onların vücut enerjilerini alsalardı be gerçekten kaotik
bir sömürü sayılabilirdi. Şu açıkça kabul edilmeliydi ki insanları “pilleştirebilen”
makinelerin, insanların bilinçlerini korumak gibi bir “borçları” yoktu.
Her halükârda insanlar gerçekliğe
öyle muhtaçtılar ki algılayabildikleri bir başka ortamın “daha gerçek olabileceğini”
düşünmeden edemediler. Oysa belki Morpehus’un Neo’yu uyandırdığı gerçeklik de
bir başka ve daha şiddetli bir potansiyel farkına/gerilime karşılık gelen bir
başka kurmaca dünyaydı. Oysa Morpehus kendi dünyasının da bir başka dünyanın
simülasyonu olup olamayacağını düşünmeden “mutlak gerçeğe ulaştığını”
sanıyordu.
Aslında fizik cevabı veriyordu:
İki madde aynı anda aynı yeri işgal edemiyordu. Çünkü… İnsan zihni aynı anda
iki ayrı yerde var olamıyordu. Daha doğrusu idrak/farkındalık bölünemiyordu.
İşte cevap budur: Bir başka gerçekliğin var olması ihtimali bizim yaşadığımız
gerçekliğin geçerliliğini ortadan kaldırmaz; tam aksine gerçeğin kategorik
varlığını kaçınılmaz ve mutlak biçimde onaylar.
Bu durumda Matriks’in mutlak olup
olmadığı sorusunun cevabı ancak bir başka soru olabilir: “Ne fark eder?”