3 Ocak 2026 Cumartesi

Ya Matriks Mutlaksa?

 Ya Matriks Mutlaksa?

 

Matriks filmi, felsefenin belki de en önemli sorusunu popülerleştirmişti:
“Gerçek nedir?”

 

Aslında soru bile kendi içinde bir çözümsüzlük taşıyordu. Çünkü “nelik”ten bahsetmek bir varoluş kabulünü gerektirir. Buna ilaveten “bilebildiğimizi” kabul etmemizi gerektirir.

 

Oysa belki asıl şunu sormamız gerekirdi: “Biliyor muyuz?”

 

Cevap basittir: “Kesinlikle evet!”

 

Algılarımızın sınırlılığıyla sınırlanan bilgimize bakıldığında, bu cevap fazlasıyla cahilce ve kibirli gelebilir. Çünkü algılarımızın ötesinde kalan varlıklar olabileceğini, dolayısıyla “bilgisizliğimizin” mutlaklığını kabul etmek hem daha bilgece hem de daha mütevazı bir iş olmaz mıydı? Bilgisizliğimizin farkında olmak kadar önemli bir farkındalık yoktur. Diğer yandan “bilgisizliğimizin farkında olmamızı” sağlayan şeyin de “bilebilmemiz” olduğunu görmek gerekir.

 

Matriks filmindeki en önemli cümle bana kalırsa Morfeus’un Neo’ya söylediği şu cümledir: “Unutma, Matriks’te ölürsen gerçek hayatta da ölürsün, çünkü insan bilinçsiz (zihinsiz) yaşayamaz..” Yani? Morfeus burada “kendisine göre gerçek olan hayatta var olmayı” gerçek sayıyor ama meselâ “bir başka hayatta var olmak” ihtimalini göz ardı ediyordu. Ya aynı zihnin farklı yerlerde kopyaları üretilmişse, o zaman ne olacaktı?

 

Morfeus burada aslında salt algılarımızdan bahsetmiyordu, kişiliğimizden, kişiliğimizi eşsizleştiren hatıralardan, bahsediyordu. Çünkü insanın “konuşması” bir anlam ve hatıra biriktirme işinden ibarettir. İnsan var oluşunu, zamanla biriktirebildiğini anlamlara ve hatıralara göre idrak edebilir. Bu yüzdendir ki hafızasını yitiren insanlar büyük bir varoluşsal boşluk yaşarlar. Bu yüzdendir ki fakirlikten, bunamaktan korktuğumuz kadar korkmayız.

 

Peki bütün bunları “geçerli” kılan temel eylem nedir? “Bilmek”. Sorun ne kadar bildiğimiz ya da bilgimizin kesinliği değildir, bilip bilmediğimizdir ki bildiğimiz kesindir.  Bilginin kesin olup olmaması noktasında bilim devreye girer, algısal sınırlarımız içinde kesin ve net araştırma alanları oluşturarak “algısal miyopimizi” azaltmaya çalışır.

 

İşte tam bu noktada meselâ Morpheus’a sorulması gereken soru şuydu:  Neo’ya verdiğin hapın aslında bir başka matrikse girişten ibaret olup olmadığını nereden biliyorsun?”

 

Makinelerle savaşan kahramanların, aslında makinelerin yarattığı evrenle aynı evrende olmaları tuhaf değil midir?  Oksijen/ azot atmosferli, yerçekimli, görünür ışıklı ve karbon temelli bir yaşam ortamında kahramanlarımız matriksten ne kadar farklı yaşamaktadırlar? Kendilerince gerçek hayatta yaşayan kahramanlar aslında makinelerin, insanların var oluşunu insanlardan çok daha iyi kavradığını fark edememektedir. Ortam konforunu değiştirmek, insanın maddî var oluş şartlarını ve bu şartların biçimlendirdiği bilinci değiştirmiyordu. Filmde Ajan Smith’in bahsettiği “mükemmel dünya”, farklılığın ve dolayısıyla gerilimin olmadığı bir dünyaydı. Oysa algılarımız ancak “değişiklikler” sayesinde “bilinç” üretebiliyordu. Farklılığın olmadığı yerde gerilim, gerilimin olmadığı yerde hareket, hareketin olmadığı yerde idrak/farkındalık ve bilinç var olamıyordu. Gerilimsiz, akışsız, hareketsiz bir dünya, insan için ölmek anlamına geliyordu. Bu yüzdendi ki ona hareket etmesine gerek olmayan bir dünya verdiğimizde hayatın anlamı kalmıyordu. Çünkü insan hareketi yalnızca algıladığında ama hareket etmediğinde aslında zincirlenmiş gibi oluyordu.

 

Matiks konulu gerçeklik filmlerinin bir diğer önemli örneği “Surrogates” (Suretler) idi ki orada fark şuydu: İnsanlar avatarlarından ayrılabiliyor ve “gerçek” hayata geri dönebiliyorlardı. Sorun, onların gerçek hayata dönebilmeleriydi. Bir rüyada yaşadığını fark etmek onlarda derin bir anlam karmaşası yaratıyordu.

 

O halde meselâ kendimize şunu sormalıydık: Makineler, bizim yegâne var oluş biçimimize uygun bir “rüya” yarattığında, bu rüyanın içinde var olmanın “gerçek olmadığını” iddia etmek ne kadar mantıklıdır?

 

O halde belki de şunu artık kabul etmeliyiz: Algılarımızın sınırlılığına bakarak aslında var olmadığımızı, düşünmek anlamsızdır. Var olduğumuzu idrak edebildiğimiz ve tutarlı algılar geliştirebildiğimiz her dünya “gerçektir”.  Çünkü bizim yokluğumuzda ne olacağını bilemeyeceğimiz gibi bilmemiz de gerekmez. O halde belki Matriks’e savaşılacak bir rüya âlemi olarak bakmak yerine “İnsanlığı, kendi vahşetinden koruyan bir var oluş simülasyonu” olarak bakmak da mümkündü. Makinelerin insan vücutlarının enerjisinden yararlanması onları sömürmeleri anlamına gelmiyordu belki de. Bu belki de güneş enerjisinden yararlanılamayan bir ortamda insan soyunu sürdüren makinelerin sistemi koruyabilmek için buldukları en kolay çözümdü. Matriks asıl ne zaman bir kâbus olurdu. Makineler insanların bilinçlerini korumadan onların vücut enerjilerini alsalardı be gerçekten kaotik bir sömürü sayılabilirdi. Şu açıkça kabul edilmeliydi ki insanları “pilleştirebilen” makinelerin, insanların bilinçlerini korumak gibi bir “borçları” yoktu.

 

Her halükârda insanlar gerçekliğe öyle muhtaçtılar ki algılayabildikleri bir başka ortamın “daha gerçek olabileceğini” düşünmeden edemediler. Oysa belki Morpehus’un Neo’yu uyandırdığı gerçeklik de bir başka ve daha şiddetli bir potansiyel farkına/gerilime karşılık gelen bir başka kurmaca dünyaydı. Oysa Morpehus kendi dünyasının da bir başka dünyanın simülasyonu olup olamayacağını düşünmeden “mutlak gerçeğe ulaştığını” sanıyordu.

Aslında fizik cevabı veriyordu: İki madde aynı anda aynı yeri işgal edemiyordu. Çünkü… İnsan zihni aynı anda iki ayrı yerde var olamıyordu. Daha doğrusu idrak/farkındalık bölünemiyordu. İşte cevap budur: Bir başka gerçekliğin var olması ihtimali bizim yaşadığımız gerçekliğin geçerliliğini ortadan kaldırmaz; tam aksine gerçeğin kategorik varlığını kaçınılmaz ve mutlak biçimde onaylar.

 

Bu durumda Matriks’in mutlak olup olmadığı sorusunun cevabı ancak bir başka soru olabilir: “Ne fark eder?”