30 Eylül 2014 Salı

Ucuz olsun peşin olsun, basit olsun benim olsun,hemen olsun !


Ego:

        Toplumumuz için kullanmak istediğim bu yargı ( ki beni topluma karşı yargıç pozisyonuna alır ve hak verilirse ego yükselir. ) ne yazık bir çok zahmetli tecrübelerden sonra edinilmiştir.
Bu ülkede herkes sizi dinleyebilir hak verebilir hatta birlikte çalışıyor olabilirsiniz ve de yanınızda savaşabilir fakat, işte cümle buyurun :       Her zaman, hemen, şimdi teklif edilen bireysel ikbali uzun vadede topluluğa yayılabilecek ikbale tercih eder. Ucuz olsun, basit olsun ama benim olsun. Uzun vadede şahsına ait olacak kazanç ilk tekliften ne kadar yüksek olursa olsun bu peşincilik ve kolaycılık her türlü eğitim seviyesinde aynı rağbeti görür.


 Hayatımız seçimlerimiz değil midir ? Peki bu seçim biçimi bizden ne alır ne verir ? :

      Evet ilki peşindir. Tasarılarınızı planlarınızı, yolunuzu terk ettiğiniz anda hemen alırsınız bu bir statüdür, maddi olanaktır yada hazdır, her neyse...Bir topluluğun iyileşmesi ve gelişmesi olanağına rağmen tercih etmişsinizdir ama o topluluğun geleceğini yok ettiğinizi fark etmezsiniz. İşin enteresan tarafı içinden çıktığınız topluluk erozyona uğradığında sizin ikbaliniz de anlamsızlaşacaktır.
İkinci tercih uzun vadeli ve meşakkatlidir, başarı şansı yüksek olsa da risk barındırır ancak başarırsanız topluluğun bekası ve sizinde ikbaliniz söz konusudur. Öncelikle gücün,hakkınızda alacağı kararlara mantıklı ve rasyonel reddiyeler oluşturmanız gerekecektir, sonra başka bir çözüm bulup öngörülerinizle olacakları karşınızdaki dirence izah etmelisiniz. Kolay olmayabilir ama analitik bir düşünce, olaylara makro ve mikro bakış açısı alt yapı, kültür bilinci, ve öngörü ile planlama yapıldığında başarı şansı yüksektir. Doğrudur, yola çıkmak için, risk alabilen bir savaşçı olmanız gerekir.

Yarar:


      Orta yaşlarını tamamlamış bir nesil için yararı olmayacaktır çünkü uzun bir vadeden söz ettim. Binaenaleyh ikinci yolun nasıl hazırlanacağını ve neden tercih edilmesi gerektiğini sonrakilere anlatmak yararlı olabilir. İkinci yol, bir süreçtir getirisi katlanarak büyür zira insan da yol içinde gelişmektedir, karşılaşılan her problem, yeni bir yaratıcılığı ve bilgi edinme gereksinimini doğurur..  Burada da herkes pay alabilir. İkinci tutum, onu misyon edinen kişilerden, ait olduğu topluluğa ve oradan ulusun bekasına varacak bir paradigma izler.
      Şunu da hatırlatmakta yarar vardır, hemen peşin olan çıkarın ucu kapalıdır.Hepsi göründüğü kadardır ömür boyu sürse dahi eğer siz bu iktidarı zayıf ve aciz bir topluluk içinde kullanıyorsanız nihayetinde o topluluğa hitap edebilirsiniz ve aidiyet bağınız sizi her geçen gün aşağı çekmeye devam edecektir.
İkinci yolu başarırsanız, güçlü ve onurlu bir topluluğun doğal lideri olabilirsiniz, kazandırır ve kazanırsınız.
İkinci yolun başarı şansı,gerçek anlamda demokratik, devletin kendi sınırları içinde ve alanında bulunduğu ikna edilebilir bir konumda yer aldığı, vatandaşa her konuda aynı mesafede olan bir hukuk devleti içinde kolay ve olağandır.


      Devşirme bir demokrasi ve günlük değişen hukuk kuralları ile çalışan merkantilist müdahalelerin olduğu devlet yapısı içinde güçtür ama başarılamaz değildir.


Önemli olan, yolu peşin ve ucuz satmamaktır.

28 Eylül 2014 Pazar

Hayatla Savaşan Dincilik Ve Demokrasi


Dinciliğe karşı sürekli dinin özüne dair savunmalar geliştiriliyor. “İslâm aslında bu değil… İslâm’da bu işin hikmeti şu…” tarzı savunmalarla dincilerin aklına hitap edilmeye çalışılıyor.

Sorun dinciliğin akıl dışı özü.

Dincilik zaten akıl yerine körü körüne bir imanı benimsemiş insanların tavrı. Dolayısıyla onların herhangi bir yeni problem hakkında  kendi akıllarını kullanmak gibi bir yeteneği ve arzusu yok.

Dincilik her soruya aynı cevabı vermek demek. Dincilik hayatı dine  hapsederek yaşamak demek.

Dincilik modern liberal demokrasinin bütün temel kabullerini fütursuzca kullanıp bunlardan meşruiyet devşirmeye çalışıp  sonrasında liberal demokrasiyi rafa kaldıran bir Arap ikiyüzlülüğü.

Dincilik, bu yüzden tartışmaların akılla yapıldığı, iknaya dayalı hür seçimler rejimi olan  demokrasi ile bağdaşmayan bir kabul.

Dincilikle din ekseninde, akılcı din yorumları yöntemiyle baş etmek mümkün değil.

Çünkü dinciler zaten dini, bir “akıl alanı” olarak görmüyor. Dinciler için “din” içine girildiğinde çıkılamayan, çıkılmaması gereken bir siyasal parti, “hizip” ve kör bağlılık/ sadakat alanı. Böyle bir alanın mensuplarına, bağlılıklarını sorgulamaları gerektiğini  söylemek nafiledir. Çünkü zaten bu kör sadakatin temelinde aklı  bir fitne unsuru olarak görüp susturmak arzusu yatıyor.

Demokrasilerde insanlar fikirlerini özgürce değiştirebilirken dinciler, bırakın dini mensubiyeti değiştirmeyi, kıl kadar bir farklı düşüncenin gelişimini bile fitne ve küfür olarak görebilen aşırıcı insanlar.

Bu insanlar  sizin dinin özüyle ilgili samimi düşüncelerinizle vs ilgilenmiyor.  Bu insanların bütün arzusu sizi kendi bildikleri gibi yönetmek. Onlarla dini terimlerle konuşmak tartışmayı onların  kör ve akıl dışı kabullerinin zeminine çekmek oluyor.

Demokrasi bu yüzden dinciliğe izin veremez.

Dincilik gibi bireyi  kabul etmeyen, hayatı, ancak din ekseninde ve topluca yaşanan bir sürü yaşantısı olarak gören bir anlayışın, barışçı  yönetim değişikliği rejimlerinde yani demokrasilerde bir yeri olamaz.

Çözüm dinciliğin liberal demokrasilerin argümanlarını, yöntemlerini kullanmasını engellemektir. Dinciliğin toplumsal düzeni demokrasi yoluyla değiştirmesini  engellemektir.


Dinciliğin siyasal alanda yasaklanması bu yüzden demokrasinin, bireyin ve barışın korunması açısından elzem.

26 Eylül 2014 Cuma

80 Öncesi bir apolitik ten 78 kuşağı algısı

                Kaba bir tabirle 78 Kuşağını devrimciler, ülkücüler ve hiç bir halttan anlamayan boş kafalı egoistler olarak sınıflamak mümkün.Ben o boş kafalı egoistler denim, bunu size, açıkça işin başında ifade edeyim.

           Bu meyanda izlenimleri gözlemleri aktarmak ve akabinde olanlara yorum getirmeye çalışmak istiyorum.
           78 kuşağı ne yazık ilk ve orta öğrenimini kötü bir Milli Eğitim Programı içinde aldı. Soru sormak, merak etmek, ödev dışında bilgi edinmek abesle iştigaldi. O kuşağa mensup biri olarak, doğru dürüst Türk yada Dünya klasiği okumaya yönlendirilmedik. Türkçe, ailelerimiz olmasa günlük ihtiyaçları talep etmenin ötesine geçemez durumda idi. Okullarda öğretilmesi gereken dil bilgisi, gramer yada imla adına ne derseniz, yanından bile geçilmedi. Kuşağımı şimdi görüyorum, iki, dört, beş noktanın cümlenin başında devam anlamında olabileceği ancak cümlenin sonunda asla kullanılamayacağı gibi bir bilgiye sahip değil. Cümlenin sonuna ya tek nokta yada üç nokta koyabilirsin desen en hafif tabirle ukala oluyorsun. Dahi anlamında ki; de, da,ki, soru kipindeki mi, mı, mu nasıl yazılmalı bilmiyor, suçu yok, zira öğretilmedi. Bu neden sorun olsun derseniz? İmla hataları okumak zahmetine giren şahsın metni, yanlış anlama ihtimalini artıran bir durum diyebilirim.
         78 kuşağının başka bir yanlış algısı Türkçe'nin okunduğu gibi yazılan yada yazıldığı gibi okunan bir dil olduğu sloganı. Türkçe üzerine bu kadar söz neden ? Şundan; Bir ulusu ayrıştırarak parçalamak istiyorsanız dille oynayın. Dili anlaşılmaz hale getirmek, sözcüğün her beyinde anlamını farklılaştırmak işine afazi diyoruz. Aynı dili konuşup başka bir şey anlamak budur işte.Öyle bir ortam oluşturun ki halk ozanlarını gençlik anlamasın, eskiler ölsün yeniler yetişmesin.
        
         Bizim zamanımızda üniversite dedikleri, orta öğretimden hallice fiziki şartlara sahip çoğunlukla arkaik bilgilerin ezberletildiği, hiç bir araştırma ve yayının olmadığı, bir çok fakülte ve yüksek okulun aylarca kapalı kalıp sınavlarda açıldığı kütüphaneden yoksun hatta ders kitabından yoksun adı var olan kendi olmayan kurumlardı! Bunu geçelim...

          Devrimciler, 68 kuşağının söylemleri üzerinde yükselen, onların tersine, şiddet kullanmaktan ve hatta silah kullanmaktan imtina etmeyecek ve yaşanacak güzel günleri devrim sonrasına ertelemiş bir gençlikti. Taraftar bulmak kolaydı, sessiz, sade ve idea sız gençler akıl ve duygularını ideolojinin determinizmine teslim etme cesaretini gösterdikleri anda güce eklemlenip saygın genç sınıfına katılıyorlardı. Kaza en bir gün nezarete gidip ertesi gün militan gelen arkadaşlarımı biliyorum.         Mensuplarının ne kadar Marx, Engels yada sosyoloji ve felsefe okuyarak yada Stalin'in kaç kelle aldığı konusunda bir fikirleri olarak ideolojiye teslim olup olamadıkları meçhulümdür. Devrimi, bu denli içselleştirdikleri ne göre en azından henüz Türkçe'ye çevrilmemiş, çevrilse dahi bulundurulması yasak olan '' Das Kapital '' i üç beş sayfa okusalar iyi idi. Vardı da okumadılar mı ? Hayır, ülkede neredeyse Cin Ali ve Ayşegül serisi dışında kitap yasaktı.

           Ülkücüler ise Türk milliyetçiliği fikri ile yola çıkmış muhafazakar olmak kaydı ile bağımsız, eşitlikçi bir ülkünün peşinde şiddete sarıldılar. En büyük dehşetleri S.S.C.B tarafından işgal edilerek asimile edilmekti. Onlar kimliklerini ve vatanlarını muhafaza edebildikleri sürece  var olacaklarını düşündüler ancak batı dillerinde arzu ettikleri kavrama karşılık bulunamadı. Kaba, ırkçı, entelektüel birikimden yoksun ve faşist olarak isimlendirildiler. Bu gün faşizmi tanımlayan kavramın, '' Nasyonel Sosyalizm'' olarak adlandırılması da hoş bir ironidir.

         78 kuşağının aktif gençlerinden bir grup, aşk, eğitim, felsefe, aile ve sosyal bir insanın ihtiyacı olan her şeyi devrim sonrasına ertelerken diğer grup, muhafaza edebildiği sürece bunları yaşayacağı kanaatinde idi. Aralarında elle tutulur ve gözle görülür bir nefretten başka bir ilişki göremedim. Üçüncü grup zaten beyinsiz ve aşağılık burjuvaydı.
          
           İnanılmaz acılar çektiler, ruhsal olanlar mı ağırdı fiziksel olanlar mı tartışma götürür ! Ölüm bile yumuşak bir hal almıştı belleklerde...Bu üç noktanın arasına yüzlerce kitap sığdırabilirsiniz.Binlerce evlat acısı ve binlerce işkence!
           Aynı silahla vurulduklarını yıllar sonra öğrendiler.Üzerinde durmadılar.

          Bir sabah, bıçakla kesildi olaylar, bir sağdan bir soldan gibi bir eşitleme ile kurbanlar kesildi ihtilal ile... Ve fakat bu kuşak ve ebeveyni, pek emin değilim ama %98 gibi bir halk oyu ile senaryo içindeki celladının  her buyruğuna evet dedi.
          Çok kısa bir gözlem aktarmak istedim ama uzun oldu, bundan sonrasını kısa keseyim, on yıl önce ülkede 78 kuşağı meclise geldi, iktidar ve muhalefet oldu.Seçmen konumunda ki 78 kuşağı ne iktidara sıcak ne muhalefete mecburiyetten oy kullanıyor.Ülkenin ahval ve şeriatı böyle giderse ki öyle görünüyor; planlanan toplum mühendisliği, ayrışma, ötekileşme, bölünme sanırım yine çoğunluklu bir referandumla kabul görecek, biz 78 li ler yaza denk gelirse deniz kıyısında oluruz...
Kışa, Allah Kerim.


Pekiii yok mu idi söylenecek güzel bir söz 78 kuşağına ? Evet vardı ; Gençtiler, güzeldiler, temizdiler,ertelediler, yaşayamadılar ve hala kendilerini kandırmaya devam ediyorlar!

23 Eylül 2014 Salı

Azerbaycan'da Gelişen Rus Bağımlılığı Ve Kırılan Türklük Bilinci

Azerbaycan’da Arap ümmetçiliği ve yobazlığı ile sosyalist enternasyonalizmi Türkçü milliyetçiliğini boğuyor.

Azerbaycan, çocuklarıyla Rusça konuşan genç ailelerle doluyor.

Azerbaycan Türk milletleşmesine yabancılaşıyor. Bu biraz da Türkiye ile koşutmuş gibi geliyor bana. Çünkü Türkiye Türk milletleşmesinin çağdaşlaşma ve hukuk devleti idealiyle ilgisini anlayamamış, toplama şehirli, kenar mahalleli yabancılaşmış kitlelerin ellerine düşmüş vaziyette.

Azerbaycan Elçibey’in Türkçe konuşan büyük Türk ülkesi olmak yerine  eski Rus sömürgesi rolünü benimsemiş görünüyor.

Dolayısıyla meselâ Atatürk’e bakışlarında da “ortak ata” kabulünden ziyade “Rum” kökenli, Türkleşmiş bir yabancı izlenimi kafalarda yavaş yavaş yerleşiyor gibi görünüyor.

Rus egemenliğinin ortadan kalkmasıyla belki görünüşte bir bağımsız devlet elde edilmiş ama o devletin egemeninin toplumsal kimliği sanıldığı gibi “Türk” değil.

Günlük konuşma dilinin yarısı Rusça olan, çocuklarıyla Rusça konuşmayı medeniyet sayan insanlar, SSCB öncesi feodal, bölünmüş,  yerelci, hemşerici, millet altı mensubiyet şuuruna geri dönmüş görünüyor.

Bu açıdan da bilhassa komünist partisi devrini yaşamış neslin Türk egemenliğine karşı Kürt ayrılıkçılığında milliyetçi, Türkçü bir tavır sergileyemediklerini, Türk olmanın önemini kavrayamadıklarını görüyorum.

Onlar Rus egemenliğinde , Rus boyunduruğunda  bir enternasyonalizmi hümanizm sanan bir nesil. Dolayısıyla dünyada, ikinci bir dile muhtaç olmaksızın yaşayabilen, milletleşmiş bir Türk topluluğu fikrini anlayamıyorlar. Maalesef o kuşak ve onların çocukları, egemenliğin, bağımsızlığın, hukuk birliği ve kanun önünde eşitlik ideali ile ilgisini anlayamıyor.

Bunun en büyük sebeplerinden biri kanaatimce şeriatçı propagandanın Fethullah Hoca okulları veya Suudi/Vahabi  elleriyle toplumu uyuşturması.  Azerbaycan’ın laiklikle ilgisinin zayıflaması,  dinci ihanetin Türkiye’deki iktidarıyla  kendiliğinden meşrulaşıyor.

İkinci olarak büyük ölçüde feodal beyliklerin köylü sosyolojisine SSCB döneminde bile bağlı kalan bir topluluk olarak Azerbaycan’ın uluslaşmada Türkiye Türklüğünü ve Atatürk’ü değil de Lenin’i ve Rusları örnek alması.

Azerbaycan’daki SSCB devri Türkçü aydınlanmacılık maalesef ilkesiz bir zenginlik tutkusu ve  Rus hayranı,  bağımlı bir benlik ile kırılmış durumda.  Azerbaycan da Türkiye gibi karnı doyduktan sonra  kimin başa geçtiğini önemsemeyen koca bir köylü  topluluğu  olmayı millet olmaya tercih  ediyor…



Mahalle baskısı ve türban, tam yedi yıl önce

22 EYLÜL 2007 CUMARTESI 



Ara sıra çocukluğunuzdan bazı mekânlar ve olaylar gözünüzde canlanır mı bilmem. İlkokula başladığım gün babam beni okula bıraktı belki 15–20 dakika oyalandıktan sonra işine gitti. Dehşetli büyük bir salonda çok büyük bir kalabalık hatırlıyorum. O yer okulun girişi olmalı, sağım solum ve arkamda en az elli metrelik bir uzaklıktan sonrasını göremiyordum, tavanın yüksekliği belki beş metre belki yedi metre olmalıydı. Bronz bir Atatürk büstüne oldukça yakın bir yerde duruyordum, doğrusu Özgürlük Heykeli’nden biraz küçüktü. Etrafımdaki mahşeri kalabalık ise çok tehlikeli ve korkutucuydu. İlkokulun birinci sınıfında okuyanlar hariç diğerleri bana insan azmanı gibi göründüler. Birilerine sığındığımı hatırlıyorum. Tören bitip de yine çılgın büyüklükteki sınıfıma gittiğimde biraz rahatlamıştım. Sınıf en azından korkunç bir uğultu çıkarmıyordu.
Pek tabii ki Anadolu’nun küçük bir şehrinde ki bir ilkokul ne bu ebatlarda idi nede ilkokul öğrencileri birere insan azmanı.

Yine de benim gözümdeki dehşetin gerçek olmadığını söyleyemezsiniz. Aynı dehşeti ortaokulun birinci sınıfında bir kez daha duydum. Okul yalnızca orta öğretim olduğuna göre öğrencilerin yaşları 12 ila 15 civarında olmalı. Paydos saatinde okul bahçesinde bana göre binlerce kişi vardı. Tartışmalar ve itişmeler hatırlıyorum bir kavga bir protesto olmalıydı. Hatırladığım kadarı ile iki öğrencinin Ramazanda simit yemesine bir kısım öğrenci tepki göstermiş gerginlik zor giderilmişti. Yaşları 12-15 arası bu öğrenciler hangi dini bilgi ile hangi inançla böyle bir tepki oluşturdular hala anlamam güç. Pek tabii okul bahçesi binlerce kişiyi alacak büyüklükte değildi. Öğrenci sayısı da sanırım üç yüzü geçemez ama benim dehşetim son derce gerçekti. O simidi yiyenin ben olması içten değil di. Bu protesto bana yapılsa bu gün burada böyle biri olur muydum ne kadar yara alırdım bilemiyorum.

Bundan otuz beş yıl önce yaşadığım bu olaya şimdi mahalle baskısı adını veriyorlar. Bu baskının yaşadığınız çevreye ve yaşınıza göre hissedilme algılanma ve değerlendirme boyutu şimdilik akla bile gelmiyor.

Öte yandan .pek tabii ki Üniversiteler de türban serbest olsun isterim. Bunu özgürlük adına bireysel tercihe olan saygı ve sevgimden isterim. Bunu isterken endişe duymadığımı da söylemek zor. Çünkü “İnancım gereği örtünüyorum “ cümlesi bir bakıma örtünmeyenlerin inanç eksikliği yada inançsızlığının da tanımını getiriyor.Türban takmak isteyenlere giyim tercihim budur yada dini yorumum bu dedirtseniz değişecek bir şey olur mu bilmiyorum.Öte yandan dindeki örtünme modelini tartışmaya kapalı olarak algılarsanız, örtünme yaşı bluğ ile başlıyor neredeyse tepeden tırnağa yalnız, gözler ve ayaklar görünmek şartı ile kadın komple kapatılıyor.Nasıl yani ? “ Tanınmayacak şekilde “ .Kesinlikle dikkat çekmeden, yani türbanı takıp son moda giyinerek ya da rimelli gözler parlak rujlar ve allıklar kullanarak hiç değil. Bu yazdıklarımda örtünmenin bir başka ölçüsü.
Şiimdi buradan bakıp örtünme sınırını, saçı kapatmak, örtünme yaşını da 18 yaptık diyebilir misiniz? Üstelik bunu Anayasa ya yazdığınızda bir başlangıç bir ilk olarak mı göreceksiniz? Sonra inancın bununla da kalmadığını düşünüp, ilk ve orta öğretime de özgürlük getirecek miyiz?

Beyler, hanımefendiler

Bütün mesele inancımız gereği diye yola çıkıp evrensel hukuk kurallarını inancımıza göre düzenlemekle başlıyor. Bu gün yalnızca samimiyetle saçını örtmek arzusunda olanlar yarın Kuran’ın diğer yorumları ile baş başa kaldıklarında sosyal alanda bu baskıyı kaldırabilecekler mi? Bence bu konuyu türban isteriz diyenlerde yeniden düşünmeli. Sorun türbanlı yada türbansız her Türk kadınının sorunu. Eğer demokrasi ve özgürlük adına dinin çeşitli yorumları ile sosyal hayat baskı altına alınacaksa buna ilerleme denmez herhalde.
Hülasa mahalle baskısına gelmeden önce özgürlük-türban-inanç üçgeni içinde çözümsüzlük bir hayli yoğun.Bütün mesele ayrışmanın tartışması düşünsel alanda mı yoksa fiziksel alanda mı olacak.Buda medeniyetin ölçüsü olsa gerek.Risk görmüyor değilim, özgürlük için bu riski alıp savaşmak doğrumudur ondan da emin değilim. Saç benim baş benim ama neyse, zaten bana sormayacaklar değil mi ?

Merhabalar efendim

          Günaydın 
       Afşar Bey' e teşekkürler ederim yazarlığımızı yedi yıl bekletmiş. Bu arada okuduk, yazmadık... Bir şey birikti mi bilmiyorum. Tamam yazayım dediğinizde, günlük rutininiz yada gün içinde kızdığınız sevindiğiniz özlediğiniz bir şeyler dışına çıkmak oldukça zor.  
       Sosyopolitik içerikli bir bloğa Eylül ayında nasıl domates konservesi yapalım veya nenem dedeme ne pişirmişti, dedem ne yemişti, Türk kadınının okumuşu yazmışı ne okuyor, kadim kültüründen ne almış çocuğuna ne veriyor neden Batı'yı taklit etmek çok moda falan gibi meseleler sanki bu blog için uygun değilmiş gibi geldi bana. Ta ki düne kadar; tuhaf bir rastlantı, yedi yıl önce tam da 22 Eylül günü mahalle baskısı içerisinde, türban olayını irdelemişim ve orta öğrenime de bu serbesti sağlansın denirse ne yapacaksınız diye sormuşum. Yedi yıl sonra aynı gün aynı saat de bu serbesti geliyor.  O günkü yazıyı yazarken İslami anlamda örtünmek konusunda söyleyebileceğim çok az şey vardı bu nedenle yazılanlar endişe seviyesinde kalmış. Bu gün ise islamda örtünmekten kastın fiziksel ve düşünsel anlamda sakınmak olması kanaatindeyim. Bu kanaat elbette sosyolojik bir ortamı gündeme getiriyor  ve farklı bir tartışmanın konusu.
       Neticede, özgürlüklere elbette karşı değilim diğer kişinin alanını işgal etmeye yeltenmediği sürece... Demokrasi çığlıkları atarken laik tutumu ortadan kaldırırsanız mutlaka ama mutlaka başka bir şeye inanan insanları yok saymanız ayrıştırmanız, uyarmanız ve hizaya sokmanız gerekir. Sizin de dediğiniz gibi Dünya' da bir tane laik olmayan sağlam demokrasi yok! 
        22 Eylül 2007 de yazılmış bu yazı için demiştim demeyeceğim, ülkemizde öngörünün bir yaşlılık nişanı olarak göründüğünü biliyorum. Biz düşünen insan bir kaç senaryo öngörebilir ve bunların gerçekleşme ihtimali yüksektir deyip bu işten sıyrılalım.

19 Eylül 2014 Cuma

Türk Ulusu'na Saldırıda Liberal Truva Atları

Hayır, Kürtçü partilerin bu işte etkisi az. Çünkü onlar zaten ilkel ve saldırgan bir tutum sergiliyordu.
Türk solu da zaten" marjinal", hayalcive şiddete eğilimli göründüğünden Kürtçü kışkırtıcılıkla olan yoldaşlığı garipsenmiyordu.

Ne olduysa liberaller olaya girdikten sonra oldu
"Sağ"sayılan liberaller iki şeyi kökten değiştirdi.

Birincisi ""sağın"koruduğu sanılan milli değerlere karşı solda ancak saf Marksist fraksiyonlarda görülen milliyetsiz, vatansız bir enternasyonalizmi kendi içlerinde meşrulaştırdılar

İkincisi hukukun temeli olan "temel haklar" karinesinin ulus,hukuk ve demokrasi karşıtı dincilik ve etniırkçılıkuk tarafından istismar edilmesinde payanda oldular.

iyide liberal denen insanlar neticede bir avuuçtular. Nasıl koskoca bir paradigmaya, ulus-al devlet fikrini yıpratabilirlerdi ki?

Sorun onların sayısı değildi.Sorun onların kullandıkları anahtar kelimelerdi. "Hak", "hukuk", "demokrasi","adalet", gibi dokunulmaz kavramları kullandığınızda eğer karşınızda bunların bağlamı vekapsamı, ayrıca da " geçerlilik şartları" konusunda bilgisiz bir kitle varsa sözleriniz etki göstermeyecektir.

Ama bu sözleri, kitleleri tahrik etme gücüne sahip insanların isteğine göre kullanırsanız o zaman yaratacağınızkitleleri tahrik etme gücüne sahip insanların isteğine göre kullanırsanız o zaman yaratacağınız çığın gücünütahrik etme gücüne sahip insanların isteğine göre kullanırsanız o zaman yaratacağınız çığın gücünü kimse tahmin edemez.

Liberaller bu dokunulmaz kavramları etnik ırkçı terörün ve dinciliğin ellerine teslim etmiştir.

Bunun sonucunda da sıradan iinsanın aklında artık ulus/ millet kavramı anlamsızlaşmıştır. Bu, sıradan insan için artık korunması gereken bir vatan kavramının ortadan kalkmasına yol açmıştır.

Bu,dinciliğin din istismarımn,, ikiyüzlülüğünün ve şiddet eğiliminin meşru demokratik bir söylemve hükümet etme biçimi olarak benimsenmesine sebep olmuştur

Belki en kötüsü, Sıradan Türk insanının bilincinde etnik ırkçılığın meşru bir siyaset olduğu kanaatini yerleştirmiş olmasıdır.

Bunun dipten gelip gitgide yıkıcı bir tsunamiye dönüşecek sonucu ise Kürt kökenli yurttaşların artık PKK'yı içselleştirmeye başlamış olmalarıdır ki bir iç savaş çıkmasa bile bunun toplumsal maliyeti asla tahmin edilemez.
Her Kürt'ü bir PKK'lı olarak görmeninTürk toplumunun dincilikle uyuşturulamamış kesimlerinde ki bu, toplam seçmen kitlesinin en az yarısıdır yaratacağı travma da tahmin edilemez.

Liberaller hem liberalizmin akılcı , düzeltici fikir evrenini etnik ırkçı ve dinci şiddetin ellerine teslim ederek bu fikir sisteminin ulus nazarında ihanetle özdeşleştirilmesine sebep oldular.

Buna ulusal endişelerle karşı çıkan bir avuç solcu da solun kitle partisi CHP'nin vatansızlığıyla anlamsız kılındı.

Liberalizmin "Türkiyeli"liberallerce istismarı Türkiye'nin her türlü ilkel şiddetin açık hedefi olmasına sebep oldu.

Allan korusun ama herhangi bir iç savaş halinde bunun en büyük sebebi, etnik ve dinci bölücülüklere meşruiyet kazandıran liberaller olacaktır.

18 Eylül 2014 Perşembe

Türkiye’de Liberaller Sosyolojik Düşünebilir Mi?


 Liberalin birisi bu yazıyı okusa eminim hiçbir şey anlamayacaktır.

Sebebi de şudur: En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim de belki; Türkiye’de liberaller, liberalizmi, bir tür akvaryum balığı gibi yaşarlar. Dar çevrelerinde birbirlerini gıdıklar ve asla üç saniye öncesini hatırlamazlar.

İyi de bu ne demek?

Türkiye’de liberaller, anneleri cenazede TÜRKÇE MEVLÜT okuturken, helva karıp dağıtırken, yakalarına üzerlik takıp onları büyütmüşken, kısaca onları bir Türk olarak yetiştirmişken edindikleri değerleri  unutmuş en sonunda da bunları inkâr etmiş vatansız, köksüz insanlardır.

Türkiye’de liberaller asker uğurlamasını anlamaz. Bunu Kürt halkına saldırmaya giden insanlara duyulan sevgi zannederler.

Türkiye’de liberaller, çocukların,  ellerindeki Türk Bayrağı’nı dünyanın en güzel süsü olarak sallarken asla yere düşürmemelerini anlayamaz. Bunu “ulus devletin Kürt düşmanı endoktrizasyonu” sanırlar.

Türkiye’de liberaller, 23 Nisanlarda çocukların yurdun dört bucağının kıyafetlerini giyerek ama   en çok asker üniforması giymekten gururlanarak yürümesini “faşist devletin tektipleştiriciliği” sanırlar.

Neden?

Çünkü Türkiye’de liberaller liberalizmi, bütün insanlığın aynı şekilde uygulamasıyla dünyayı kurtaracak bir tür “vahiy gibi görürler. Bu bakışa şaşıyorsanız, bugün liberallerin  neden IŞİD destekçiliğine varan dinci ikiyüzlülüğü meşrulaştırmakla uğraştığına bakabilirsiniz.
"Adalet adına ve  hukuk kalkanı altına saklanan kötü yönetimden daha büyük bir tiranlık yoktur."

Liberalizm bir ideoloji.
 Her ideoloji gibi “muhayyel/metodolojik” ve  ideal sayılabilecek bazı kabuller üzerine kurulu. Bu kabuller, ideoloji denen fikirsel önermenin geçerlilik kaydını  ve şartını ortaya koyuyor. Nedir bunlar? Veya dinci söylemle söyleyecek olursak liberalizmin edille-i şeriyesi nedir?

Hayat, mülkiyet ve  hürriyet haklarına ram bağlılık.
Hukuk devletini savunmak.
Piyasanın serbestliğini savunmak.
Bireyciliği temel haklara dayanarak savunmak.

Bu  deliller bize kimin liberal olduğunu gösterir. Bunun yanı sıra bunlar aynı zamanda liberalizmin “amentüsüdür”. ( Dinci söylemle yaklaştığımı belirtmiştim.)

Liberalizmin söylediği basittir. Yukarıdaki ilkelere  en çok kim bağlı kalırsa; onun ülkesinde halk mutlu ve müreffeh olur.

Peki bu söylemde  söylenmeyen ama zımnen söylenmiş olan şey ne? Bu önermelerin bir gizli öznesi olmalıdır. Çünkü en nihayetinde bütün devletler  belli başlı iki ideoloji ( Liberalizm ve Sosyalizm) arasında bir yerde durmaktadırlar.

Türkiye’de liberallerin liberalizmden anlayamadıkları şey, liberalizmin amentüsünü yazanların HEPSİNİN birer ULUS DEVLET mensubu olmalarıdır.

Onlar Misesin’den, Mill’ine kadar istisnasız şekilde, uluslaşmış toplumların filozoflarıdır. Ve bu yüzden onlar, “insandan” bahsederken kendi insan standartlarını  esas almışlardır. Onlar için “insan” insan toplumlaşmasının en rafine ve gelişkin şekli olan uluslaşma içinde biçimlenmiş ve kendi ulusal egemenlik alanında yukarıdaki ilkeleri en iyi anlayabilecek akıl sahibi insandır.

Liberaller buna itiraz edebilir ama bu boşunadır. Çünkü maceracı sömürgecilikleriyle dünyanın dört bir yanındaki kabileleri tanımış  modern batılıların Kongo ahalisi için temel hakların anlamının olmadığını düşünemeyecek kadar aptal olmaları imkânsızdı. Eğer bu örnek çok sivri geliyorsa “Biz İnsanlar” diye başlayan o büyük yazıdan sonraki kısmı genellikle görmezden gelirler. We the People of the United States!
Bunun önemi nedir? Bunun önemi, anayasanın sahibi “insanların” kimler olduğunu resmi olarak tanımlamaktır!

Şu söylenebilir “Ama ABD çok ırklı, çok dilli bir yerdir!” Acaba öyle midir? Yoksa felsefe ve hukuk sahibi beyaz insanların, hukuk ve felsefe sorumluluğunu üstlenerek kendi dillerini, siyaset felsefelerini ve toplumsal düzenlerini egemen kıldıkları, Daniel Webster’in 1837’de söylediği gibi Tek Anayasa, tek ülke ve tek yazgı ülkesi midir?

Sadece ABD’nin kuruluşu bile Lockeçu liberal argümanların nasıl bir sosyolojik  şekillenmeye uğradığının en anlamlı örneğidir.

ABD coğrafi bir adı  üstlerine etiket olarak alıp da ırklarının özerk bölgelerinde yaşayan ilkel kabileler koalisyonu değildir.

ABD, beyaz adamın kıtaya getirdiği Anglosakson özgürlük, hukuk devleti idealleri belki yerlilerin katlini durdurmadı ama aynı ilkeler daha sonra  bir iç savaş pahasına köleliğin kaldırılmasını sağladı.

ABD’nin ırk ve kabile bağlılıklarının ötesinde, soyut ilkeler etrafında birleşmiş bir ulus kurmak ideali modern ulusal devletlerin hepsinde vardır. Ve bu aynı zamanda modern uluslaşmanın da temelidir.

Çok sevilen liberal yazarlardan Ayn Rand bal gibi bir Amerikan milliyetçisidir ve ABD’yi bahsi geçen insanlık değerlerinin ve temel hakların yegâne temsilcisi ve koruyucusu olarak görür.

Amerikan yurttaşlarının dünyayı kendilerinden ibaret sanmaları da bunun bir başka örneğidir. Belki buna kötü örnek diyebilirsiniz ama ABD kendi içinde liberal ilkelere bağlılıkta gayet özenlidir ve bunun başkalarınca tartışılmasını asla hoş görmez.

Sorun şudur ki devletleşmek her zaman uluslaşmaya yetmemektedir. Kuzey Irak yığışması bütün ırkçı, etnik saflaştırıcı çabaları ve bürokrasisine rağmen hala bir “Kürt Ulusu” yaratabilmiş değildir ve yaratamayacaktır da…

Çünkü sözde devleti kuran topluluğun uluslaşmaya  müsait bir toplumsal yapısı  ve yeterliliği yoktur.

ABD bütün ırkları “anayasa önünde eşit  birer beyaz adam” haline getirmiştir. Ve ABD bu beyaz adamın ne konuştuğu dili ne egemenliğini  ne de  birliğini tartışmaya açar. ABD’nin beyaz bilincine kayıtsız şartsız bağlı kalmak ve eski bağlılıkları reddetmek  Amerikan vatandaşlık yemininin esasıdır.

Yani? Liberallerin  Yazın tatile veya uluslararası kongrelerine gitmekle övündükleri ABD , hiç de onların sandıkları gibi kimliksiz eşit vatandaşların devleti değildir. Bu Avrupa’nın eli yüzü düzgün bütün liberal demokrasileri için de aynıdır.

Görüldüğü gibi liberallerin sandıkları gibi “ulus-al devletler” ölmemişlerdir ve liberalizmin amentüsüne yer yer aksatarak da olsa en fazla sahip çıkan ülkeler olarak ayaktadırlar. Yani Türk liberallerinin çoğunluğu, sosyoloji cehaletlerinin altında ezilmişlerdir.

Yazıyı ABD’nin “kurucu balarından” Thomas Jefferson’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum.
“ Biz ABD Anayasası’nı hazırlarken bir ulus kurduk.”




17 Eylül 2014 Çarşamba

Devlet kime ne öğretmeli?

Türkiye'de liberaller devletin bireye hiçbir kimlik ve kimlikleştirici ideoloji aşılamaması gerektiğini savunuyor.

Bu, ilk bakışta doğru.

Sorun şu: Bireyin içine katıldığı toplum onun ailesinden ibaret değil.

Birey şüphesiz ilk değerlerini ailesinden edinir. Sonrasında ise başka va daha aşkın değerler olduğunu toplumdan öğrenir.


İşte düşünülmesi gereken nokta bireyin nasıl bir toplumsal yapıya mensup olduğudur. 

Bir kabile mensubu için aileden edinilen değerlerle kabilenin değerleri aynıdır. Çünkü kabile büyük ölçüde kam bağına dayanan bir beraberliktir.

Oysa mesela ulus, var olmak için kan bağından çok daha başka değerlere ve kurumlara ihtiyaç duyan, çok daha büyük bir beraberliktir. 

Öyle ki ulus artık birbirlerini hiç tanımayan ama belli değerlere ve kurumlara bağlılıkla bir birlerinin varlığından mutlu olan insanları içerir.

Her türlü toplumsal yapıda ilk değerlerin aileden geldiğini biliyoruz. 

Oysa beraberlik, nüfusça büyüdükçe beraberliği sağlayan müştereklerin daha soyut ve kavrayıcı olması gerekir. 

Çünkü soyutluk uygarlığın ölçüsüdür. Uygarlık zararsızlık fikrinin olgunlaşması ise soyutluk da insan varlığının daha fazla anlama yeteneğine ve daha büyük bir anlam dağarcığı oluşturması demektir.

Çünkü soyutlama isimlendirmeyle başlar.

Bundan dolayıdır ki bir toplum bir arada duracaksa herşeyden önce aynı isimleri kullanan bireyler yetiştirmelidir.

Bunu topyekün yapabilecek tek kurumda devlettir. Bunu kendi başına yapmayabilir ama bütün öğrenimin bu hedefe bağlanması yasal olarak  sağlanabilir ve sağlanmaktadır da.

Dolayısıyla hiçbir gelişmiş hukuk devletinde insanlığını ailesinden ve kabilesinden ibaret sayıp da içinde yaşadığı ulustan özerk  bir bölgeyle ayrılmak isteyenlere izin verilmez.

 Dolayısıyla da hiç kimse bir hukuk devletini meydana getirmiş ulusal çoğunluğun, kendi ülkesinde, kendi okullarında çocuklara ulusal değerleri aşılamasına karşı çıkamaz.

Nitekim Kuzey İrak Yığışmasında da uluslaşmayı sağlamak için okullarda Kürt değerleri bal gibi aşılanmaktadır.

(Sorun orada devletleşebilecek bir uygarlık düzeyine ulaşamamış bir kabile toplumunun çevresiyle yaşadığı husumet dışında çocuklarına verecek bir değerler kümesinin olmayışıdır.)

İşte bu yüzden, Andımız, İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi milli bir eğitimin olmazsa olmazıdır.


16 Eylül 2014 Salı

Sebepsiz Sonuç Olur mu?


Sebep sonuç ilişkilerinden bahsedilir ya hani…

Aslında bütün ilişkiler sebep ve sonuç arasındadır.

Elinizle göl arasındaki ilşki sizin taşı göle atmanızla oluşur, sonuçsa  dalgacıklardır.

O halde “ilişkinin” insan iradesiyle bir ilgisi var mıdır? Yani  büyük balık küçük balıkları yediğinde küçük balıklar soylarını sürdürmek için ürerler. İyi de balıklar bunun bir “ilişki” olduğunun farkında mıdır?

İlişki bizim bilerek ya da bilmeyerek bir takım  kişilerle veya nesnelerle veya olgularla kendi aramızda kurulan bir “temas”. İyi ya da kötü dünyaya dokunmadan yaşayamıyoruz.

Dokunma şeklimize göreyse farklı sonuçlar meydana geliyor. İyi de neden?

Çünkü dünyaya her dokunuşumuzda ama her seferinde mutlaka bir şeylerin yeri değişiyor. Bu yer değişimi, insan dışındaki varlıkların sınırlarını aştığında kirlilik, türlerin yok olması gibi” sonuçlar” meydana geliyor.

“İyi” diye bildiğimiz davranışlar, dokunduğumuz ilk kişiden başlayarak yayılan bir memnuniyet dalgası meydana getiriyor. Herhalde zaten hayatımız boyunca sadece  bir göle devamlı taşlar atarak yaşıyoruz.

Kötü diye bildiğimiz davranışlarda da  memnuniyetsizlik/hoşnutsuzluk dalgaları oluşuyor.

Sorun insanların kurulu bir makine gibi sebep sonuç ilişkilerine bağlanması değil.

Sorun insanın iradesiyle giriştiği her eylemin istisnasız bir sonuç yaratıyor olması.

Sorun, doğanın kendi düzenlilikleriyle devam etmesi ve insan  iradesinin bu düzenliliklerin dışına çıkarak "bambaşka" sonuçlar meydana getirmesi.

Sebep sonuç ilşikisi inkâr edilemeyecek, reddedilemeyecek bir gerçek.

Esas sorunumuz tabiatta meydana gelen düzenli değişimlerin ilişkisiyle insan iradesinin sebep olduğu sonuçların ikisinin de kaçınılmazlığını aynı şeyler sanmamız.

Bu açıdan bakınca dinler ne işe yarıyor? Din de nereden geldi değil mi aklıma? Bugünlerde “Kurtuluşun İslâm’da olduğunu söyleyen kelle kesiciler” dine bakışımı bir hayli  sarstı da ondan.

Din  bize, anladığım kadarıyla belli bir sebep sonuç ilişkisi içinde yaşadığımızı hatırlatıyor ve bunu hatırlamamız için de bir takım ritüeller sunuyor. Bu sınır aşıldığında ritüellerin kendisi, memnuniyetsizlik yaratan taşlara dönüyor. Olay sanırım bu.



5 Eylül 2014 Cuma

Size Komutanım Diyebilir Miyim Amca?

Ciddi yazıyoruz okunmuyor. 

Okuyan varsa bile lütfedip yorum bırakmıyor. 

Genel Kurmay Başkanımız bir tek yemin etmedi."Ekmek, Kur'an çarpsın haberim yok!" demeye getirdi ya...Bana kalırsa "AKP çarpsın !" demeyi unuttu. 

Eskiden "paşam" falan denirdi, şimdilerde hırbo abiler,çavuş, onbaşı bile saymayıp üstüne bir de tehdit edebildiklerine ceza meza da almadıklarına göre Necdet Amca desek bir zararı olmaz zahir? 

Şimdi Necdet Amca mutlaka kıtada görev yapmıştır. 

Kıtada komutanlık ederken ben, bazı sabahlar içtimaya çıktığını hatta bir ihtimal yemin törenlerine katıldığını da düşünmek istiyorum. 

Belki o sırada kantin denetimi falan olmuştur duymamıştır ama asker abiler,bir ellerini silahla bayrağa diğerini arkadaşlarının omzuna koyarak " savaşta ve barışta" diye bir yemin ederler. Aslında duymaması imkansızdır.Çünkü anasından babasından , yarin güllü dudağından ayrılıp da erkeklik sınavını vermiş asker abiler, o sırada yeri göğü inletmektedirler. 

Hah işte o abiler var ya. O abiler bıyığı yağlı badem, göbeği dolar şişkini, adenomlu Arap özentileri veya komutanlarını onbaşı bile saymayan hırbolar"siyaset yapabilsin" diye sınırları bekler. O asker abiler sanırlar ki her şeyi bilen komutanları, ordunun, sancağın, bayrağın, milletin ve vatanın şerefine asla gölge düşürmez 

Elbisenin ilk düğmesinin bile  GKB emriyle açıldığı bir memlekette komutan dediğimiz amcalar asker abilere"Valla çocuklar yakalarınıza sözümüz geçiyor ama bu hırbolar çok zorlu be!." diyorsa iş sakattır. aga! Yani bana öyle geliyor...


3 Eylül 2014 Çarşamba

Türkiye Bölünürken Sol Nerede?


İP kanadı, bir “ulusalcılık” direnci gösteriyor, ama genel olarak sol bir türlü “milliyetçi” olamıyor. Çünkü “ulusalcılık” hümanist bir vatanseverlikmiş de “milliyetçilik”,  önüne gelen her it sürüsünün sürü psikolojisiymiş gibi bir hava yaratılıyor.

MHP bu konuda ne yapıyor? Bir şey yapmıyor. İki sebepten: Birincisi MHP bir cahil cühela sürüsü! MHP’nin bu çağda, ideolojinin ne olduğuna dair en ufak bir fikri yok!

İkincisi MHP bir dinci sürüsü! MHP Türklüğü ceset, İslâm’ı ruh zanneden dolayısıyla aslında bedenin anlamsız bir yük olduğunu söylemiş bir Kürt  mollasının aklıyla siyaset çukurunda yuvarlanıp duruyor.

İyi de bunların hiçbiri “millet” veya “ulus” gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Siz hiç adını anmasanız da Türk Ulusu bütün heybeti ve sorumluluklarıyla tarihte ve halde önümüzde dikiliyor.

 Türk adına ve varlığına karşı yürütülen savaşta dinciler, Kürtçüler ve solcular el ele omuz omuza mücadele ediyor. Bazı solcular “Hayır! Biz sizin gibi milliyetçi değiliz ama ulusalcıyız!” dediğini duyar gibi oluyorum. Bunlar eğreti, gelgeç tepkilerdir.

Solun tarihi, Türk olmayı zul kabul eden militanların kanlı eylemleriyle doludur. Solun tarihi, Kürt etnik ırkçılığını Leninci hurafelerle Türk Milleti’ne karşı kışkırtarak Kürt kan dökücülerle işbirliğine giden militanlarla doludur. Solun tarihi Kürt aşiretlerinin oy paketlerine ağzı sulanan sol partilerle kayıtlıdır.

Tam da  ülke bölünmek üzereyken ve sol,  Türk olduğunu kavramaya yeni başlamışken bu uzlaşmazlık ve saldırganlık nedir?” diye de sorulabilir.

Hiç kimse kızmamalıdır. Bugün, dünün eseridir. Türk adına, Türk ülkesine, Türk egemenliğine gayrı meşru bir şeymiş gibi bakarak Kürtçüleri bünyelerinde barındırmış meşru veya gayri meşru her sol örgüt, bugünkü  Kürtçü küstahlığın ve ihanetin birinci dereceden müsebbibidir.

Bunu neden hatırlıyoruz? Bu basit bir kindarlık mı?

CHP iki gün sonra kurultaya gidiyor. Kurultaya giderken görünen o ki Kılıçdaroğlu nam siyasetçi, Apo tasarımlı yapay sol çatı partisi HDP ile ittifaka girecek. Bu açıkça Kürtçü ihanete ve saldırganlığa ortak olmak demek… Keza Beşiktaş Belediye Başkanının Hakkâri’ye gidip de PKKlılarla fotoğraf çektirmesi eli silâhlı Kürt eşkıyasına yaranmak gayretinin bir başka örneği.

Sol şunu görmüyor: Kürtçü hareket basit bir sivil haklar hareketi falan değil!

Kürtçü hareket, Türk ulusal egemenliğine karşı   Marksist bir silâhlı Kürt kalkışması.  Sol, bunu görmeye yanaşmıyor bir türlü. Çünkü “insanlık onurunu ve barışını” sağlayacağını sandığı ideolojisinin Leninist ve sonra Stalinist doktrinlerinin nasıl bir etnik vahşet ve ihanet yarattığını görmek istemiyorlar.

Bu yüzden CHP kurultayı Türkiye’nin bölünme sürecinde bir dönüm noktası. CHP’nin bir Türk partisi mi yoksa adsız sansız, milliyetsiz, vatansız bir sosyal demokrat hümanist parti mi olacağı sadece CHPyi ilgilendirmiyor. Ne yazık ki CHPliler CHPnin kitlesel gücünün, onun Türkiye Cumhuriyeti’nin mukadderatındaki öneminden habersiz görünüyor. CHP kitlesi sığ sağ siyasetçilerin kasaba ufkuna saklanıp parti içi bir egemenlik mücadelesine saplanırsa  ne olacağını maalesef göremiyor. Kendi içlerindeki bir avuç milliyetçi ruhlu insana “İP’ne gidin!” diyebilecek kadar vatansız olan siyaset esnafının, altı okun “Milliyetçilik” ilkesini sahiplenmesi mümkün mü?

CHP gitgide  PKKlaşırken ülkede de ulus kültürü ve bilinci  zayıflıyor. CHP’de Kılıçdaroğlu genel başkanlığı kazanabilir ama bu aynı zamanda CHP’nin  Türkiye’nin bölünmeden önce yaşadığı son demokratik kurultayı olabilir. Kimse kızmasın ama  CHPnin de canı cehenneme! Ben Türkiye’nin vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne bakıyorum.


 CHP ve onun önünü çektiği kitlesel sol, bugün bölücülüğün, etnik ırkçılığın taşeronluğunu yapıyor, bütün olup biten bu!

"Bölenin de avradını!" diyelim mi Cem Abi?

Kroların Türban Cumhuriyetinde Gelişmişlik Hayali





Bugün süpermarkette yumuşak jelatin kapsül formunda  çamaşır deterjanları gördüm.  Şüphesiz epeydir o raflarda duruyorlardı.

Yumuşak jelatin kapsül içinde yoğunlaştırılmış, deterjan, kireç önleyici, yumuşatıcı gibi maddeler, makineyi kullanmayı bilmeyenlerin bile rahatlıkla kullanabileceği bir halde, tüketiciye sunuluyor.

Yumuşak jelatin kapsül formu, eczacılıkta uzun yıllardır kullanılıyor. Halk arasında “dil altı” tabir edilen kalp güçlendirici ilaçlar,  hep yumuşak jelatin kapsül şeklinde hazırlanmış ilaçlar.

İyi de bir deterjan için bunca çene yormanın  ne âlemi var?

Şu âlemi var:  Öncelikle yumuşak jelatin kapsül  deterjanlar doğrudan doğruya çamaşırın içine atılıyor. Yani bunları kullanabilmek için makinede deterjan gözü aramaya falan gerek  yok.

Ayrıca deterjan gözüne konulacak deterjanı ölçmek derdini de ortadan kaldırıyorlar. Yani herhangi bir öğrenebilir evcil  hayvana verseniz; o da sizin için deterjanı makinede kullanabiliyor.

Evine “son model” makine almakla övünen pek çok ev kadını var . Bunların en az yarısının, “ ılımlı İslâmcı” bir partinin seçmeni olduğu da eh ortada. “ Öğrenim düzeyi yükseldikçe oy oranımız düşüyor !” diyen enerji bakanına bakılırsa bu yüzde ellinin okur yazarlığı da ortalamaya veya ortalamanın altına yakın.

Bu seçmen kesimi muhtemelen makinenin kullanım kılavuzuna en uzak kalacak kesim; kaldı ki artık makineler de mümkün mertebe  kullanıcı dostu olarak tasarlanmasına rağmen…

Eee? Bu ne anlama gelir?

Elin oğlu ilaç teknolojilerinin günlük hayata uygular,daha çeşitli, daha kaliteli ve daha çok mal üretirken Türk toplumunun ortalama öğreniminin hâlâ beşinci sınıfı geçememiş demektir.

Öğrenim düzeyi ilkokul altı olan bir toplumda yazarak, çizerek düşünerek para kazanılabilir mi?  Bilinci mağara adamının ye ya da kaç düzeyinde kalmış bir toplumda, fikir mülkiyetini koruyacak bir hukuk devletinin yaratılması mümkün olabilir mi? Ya da böyle bir toplumda devletin, ilkel ve cahil insanlarca sömürülmesine karşı çıkan yazarların, düşünürlerin çıkması, o insanların hayatlarının korunması, onlardan ders alınması ve düşünerek yarattıklarından geçinmelerinin sağlanması mümkün olabilir mi?

Peki ama herkesin elinde akıllı telefonlar, bilgisayarlar, akıllı televizyonlar hatta akıllı buzdolapları var?

Bu sosyalist bakış açısıyla “kapitalist bir yanılsama” gibi görünürken  liberal veya reel/rasyonel iktisatçı bakışıyla da ayrımsız piyasa ortamının bir sonucu.

Daha da ürkütücü bir keşifle küreselleşmenin ta kendisi!

Hani bizi geri bıraktığı, fakirleştirdiği söylenen büyük kumpasın ta kendisi!

Öyle mi?

Üzgünüm ama öyle değil. Neden değil? Çünkü maliyetler yüzünden üretim artık kıtalar arası bir hal almış vaziyette. Bu kötü mü?  Kesinlikle değil. Şundan dolayı: Kendi başlarına  herhangi bir karmaşık makineyi üretemeyecek, buna ne bilgileri ne de sermayeleri olan ülkelerin insanları  bu makinelerin üretimine ortak edildiler.  Ucuz çalıştırılıyorlar mı? Evet!  Ama gelişmiş ülkelerdeki işçinin refahın maliyetinin o ülkedeki üretimle, yaratılan servetle sağlanıyor olması.

Yani siz,  siz oraya fabrika götürmedikçe kendi başına fabrika kuramayacak insanlara bir anda kendi ülkenizdeki işçinin alım gücünü ve hayat standardını sağlayamazsınız. Ama buna mukabil o ülkelerde  bir işçi sınıfı, üretici olabilecek bir teknik elemanlar zümresi ve ileri aşamada bunları istihdam edebilecek bir sermayedar sınıfı yaratabilirsiniz.

Unutulan şey genellikle şu oluyor: Gelişme aslında tamamen  bir ülkenin insanlarının özgürlüğe inançları, özgürlük bilinçleri, hukuka dayalı siyaset oluşturma bilinçleri ve yetenekleriyle ilgili.

Başında herhangi bir sürü lideri olmasını yaşamak için yeterli gören insanların herhangi bir hak mücadelesine girmesi mümkün değildir.

 İnsan aklını, yarattığı katma değerden dolayı, korunmaya  en  lâyık şey olarak görmeyen bir toplumda ne özgürlük anlayışı, ne hukuk devleti gelişiyor ne de yumuşak kapsül formunda çamaşır deterjanı üretilebiliyor.

Bu geri ülkeler yaratılmış değerleri  bedelini ödeyerek satın aldıklarında görünüşte gelişiyorlar ama  gelişmenin kaynaklarından mahrum oldukları için  git gide daha fazla geri kalıyorlar.

Çünkü düşünsel anlamda üretimleri olmadığı için medeniyet, teknik yaratırcılıkları olmadığı için de teknoloji açısından daima “muhtaç” durumda kalıyorlar.

Sorun şu: “ Teknoloji bedelsizce dağıtılabilecek bir şey değil!”

Ve gelişmemiş ülkelerde gelişmenin  düşünsel ve toplumsal kaynakları da bulunmadığından;( yani başörtülü bacılarımızın bütün dertleri gâvur icadı bir deterjanı gâvur icadı bir makineye atıverip çamaşır  yıkamak ve son model makineleriyle övünmekken) servet denen mal çeşitliliği, miktarı ve kalitesi yaratılamadığından, teknoloji ithalinde iflası gösteren bir beton duvar ihtimali her zaman karanlıkta bizi bekliyor.

Herif “Kroyum ama para bende!” diyor, arabasının arkasında.  Evet kro da korunması gereken  bir tür hayvan türü olabilir ama sonuçta para denen şey, eğer iktisadi malların üretimiyle meydana getirilemiyorsa  değersiz kâğıt parçalarından başka bir şey değildir. “Kroyum ama para bende!” demek, “Para bende olduktan sonra insan olmaya gerek duymuyorum!” demektir.

Türkiye üretim araçlarının üretim faktörlerinin üretildiği bir ülke değil. Dolayısıyla bizim ekonomimiz ancak tüketime ve israfa yönelik çalışıyor. Bisküvi, tişört, araba farı, emniyet kemeri ( ki Türkiye’de tek bir firma üretir o da Fransız menşeli bildiğim kadarıyla) üretmekle aya gidilmiyor, sone, senfoni yazılmıyor, facebook “yazılmıyor”…

Gerçekten üretici olmayan ekonomilere sahip geri kalmış ülkelerin “servetleri” ile fikir mülkiyetinin tanındığı ülkelerde yaratılan gerçek servet arasındaki fark gitgide büyüyor. Bu fark ayrıca “almaya değer malların”  sürekli gelişmiş ülkelerden ithal edilmesiyle  daha da açılıyor.

İş sadece servetle kalmıyor, teknolojinin, bilginin, medeniyetin birikiminde meydana gelen fark hızla açılıyor. Teknolojiyi sürekli para ödeyerek alabileceğimizi sanıyoruz ama paranın gerçekte nasıl yaratıldığını bilmiyoruz. Dolayısıyla aslında bizim olmayan bir parayı gelecek nesillerin hayatlarını ipotek ederek tüketip  modernleştiğimizi sanıyoruz. Okuması yazması zayıf, Türkçesi sapır sapır dökülen insanlar, nasıl konuşması gerektiğini bilen insanların ürettiklerini tüketerek onlardan olduklarını sanıyorlar. Aynı insanlar “ Avrupa’da insan olmak önemli!é diyerek bize ders veriyor ama meselâ  o ülkelerdeki ulusal kültüre, egemenliğe ve hukuk birliğine  verilen önemi hiç göremiyor.


Ve sonra şöyle bir bakıp “Küreselleşme zengini daha zengin fakiri daha fakir yaptı!” diyebiliyoruz. Ama fakirlerin kendi ülkelerinde servetin kaynaklarını yaratmak için neden kafa yormadığını ve  neden  bir irade göstermediğini düşünmeye hiç yanaşmıyoruz.

1 Eylül 2014 Pazartesi

Kenarın Sahte Peygamberleri : Apo Ve Gülen

Ona ne şüphe?!

Birkaç gündür Aydınlık’ta Apo’nun  hikmetlerini okuyorum. Aman Allah’ım nasıl büyük bir akıl, nasıl büyük bir müçtehit!

“Müçtehit” dememin bir sebebi var. O da çözümsüz sorunlara akla dayanan bir çıkarımcı  rolüyle yıllarımızı harcamış olması…

Bu “yangörünüme” (profil) uyan biri daha var ki  bebek katili onun, kendisini en iyi anlayan kişi olduğunu söylemişti: Fethullah Gülen!

Şimdi şüphesiz “dini hassasiyetlere” sahip bazı dostlar, “Koskoca Allah dostuyla bir dinsizi nasıl yan yana koyuyorsun!” diye kükreyeceklerdir.

Bu iki kişinin de bazı çok önemli ortak özellikleri var.

İkisi de birer inanç önderi. “İdeolojiler din değildir!” diyecek bazı solcu arkadaşlar da çıkacaklardır. Da kazın ayağı öyle değil hemşerim… Neden öyle değil?

Çünkü ideolojinin özü kadar ona karşı tutumuz da  onu özünü ve  daha önemlisi işlevini etkiliyor.

Kürtçülük kendisine sosyolojik, tarihi ve hukuki bir temel bulamayıp da ancak Stalinist Marksizmle meşruiyet kazanmaya çalışan bir kabileci kesin inanç.

Fethullahçı Nurculuk, Kürt etnik geriliminden beslenen bir kesin inanç önderinin gölgesinde kalan, bir başka kesin inanç önderinin öğretisi.

Her iki hareket de  kitleleşme eğiliminde ve kitleleşmeye de çok eğilimli.

 Her iki hareket de kitleleşerek meşruiyet kazanmaya çalışıyor.

Her ki hareketin de lideri ciddi anlamda  “özbüyükçü” (megaloman), kendilerine hayran  (narsist) ve benmerkezci.

Fethullah Gülen sürekli “asrın getirdiği meselelere” cevap yetiştirmek derdinde. Bu açıdan  bütün Müslümanların imanlarının yeni ahlaksızlıklardan, yeni sorulardan korunması için uğraşıp duruyor kendince.

Abdullah Öcalan, “ezilmiş hakları” medeniyetin ezici söylemine karşı silahlandırıp örgütleyerek yeni bir “demokratik/Marksist” toplumlar koalisyonu yaratmak gibi bir misyon yükleniyor.

Bu ikisine “özbüyükçü” dememin bir sebebi de kendilerine hayranlıklarının, insanlık problemlerini çözebilecekleri duygusuna kadar varmış olması.

Her ikisi de  bir hayran halesinin merkezinde oturup kime ne yapması gerektiğini söyleyip duruyor.

Ama belki de asıl sorun şu:

Bu iki kartondan önder de büyük, ulvi söylemlerinin arkasında alabildiğine  ahlaksızca faydacı.

Faydacılık ne bir suçtur ne de kabahat. Aslında günlük eylemlerimizin bütün  temel güdüsü faydacılıktır.  Düşünülmesi gereken şey,  faydacılığın, birbirimizin zararına yönelmemesine dikkat etmektir ki bunu da ahlâkî öğretilerle denetleriz.

Fethullah Gülen “İslâm’a hizmet” etmek  diye Müslümanlarının iktidarını yani şeriat düzenini kast ediyor. Bunun için de  kendince ne gerekiyorsa onun yapılmasını emrediyor. Öyle ki  iş adamlarına  hükümetler eliyle ihale verilmesini “Onların gönlünü kazanmak” olarak görüyor.” Sistemin kılcal damarlarına sızılması” gerektiğini söyleyerek devleti bir kadrolaşmayla ele geçirip düzeni değiştirmek arzusunu gizlemiyor.

Bebek katili Apo “ezilmiş halklara özgürlük” söylemiyle Kürt Marksist ve etnik   diktatörlüğünü kurmaya çalışıyor.

İkisi de hiçbir normatif ahlâkî sınır tanımıyor.

Her ikisi de  dini ve ideolojiyi bağlamlarından çıkarıp tamamen kendi cehaletleri ve psikopatolojileriyle  yorumluyorlar. Meselâ Apo her seferinde  her şeyin kendisinden kaynaklandığını söylerken yandaşlarından hiçbiri “ Hangi önder bu kadar teferruatlı, kapsayıcı ve insanüstü bir akla sahip olabilir?” diye sorgulamaya yanaşmıyor, yanaşamıyor.

Keza “hocaefendinin” şakirtleri de “Siyasetbilim, hukuk, iktisat, sosyoloji hakkında ne okuduğunu hiç bilmediğimiz hocaefendi nasıl oluyor da bütün bir toplumsal düzeni değiştirmekte kendisini bu kadar yetki görüyor?” diye sormuyor.

Her ikisi de  kenar mahallenin yaratıcılıktan uzak, kimliksiz, hırçın psikolojisiyle kitleleri yönlendiriyor. “Eşrefpaşalı kahraman” tipi Fethullah Gülen’e bir tür kenar mahalle kahramanı efsanesi giydirmekten başka bir şey değildir.

 Keza  bebek katili de göç alan Güneydoğu illerinin kimlik bunalımı yaşayan kesimlerinden besleniyor.

Geleneğin, tarihin uzağında, toplumun kenarında kalan bu sahte peygamberler, bize hayatı ve dünyayı yeniden öğretmeye kalkıyorlar.  Kendi özbüyüklük komplekslerini kitlelerine yansıtarak ayakta kalıyorlar. Kenarın sahte peygamberleri, kendilerinde bir değer bulamamış zavallıları sömürüp duruyor.

(Entelektüel bir duruş, derin bir konfor hissi ve ölmeyecek bir duyarlılık için.. Teşekkürler Bilbo Baggins Amca)

Türkmen Kim Kurtaran Kim?

Türkmenler IŞ iDden kurtulmuş görünüyor güzel. Türkmenleri kurtaran Irak Ordusu.Elbette soydaşlarımızın kurtarılması en önemli şeydir

Buna karşılıkTürkiye iki hususta kaybetti.

Bunlardan birincisi hak Türkmenlerin kaderinin Arap çoğunluğun ve Kürt aşiretçi ilkelliğin eline bırakılmasıdır. Türkmenler hakkında konuşmamız artık mümkün mü bilmiyorum

İkincisi deTürkmenlerin artık yapay bir " Iraklılık" söylemiyle asimilasyonuna kapı açılması ve Türkiye ile manevi bağlarının zayıflaması ihtimalidir.

Kendisi Türklüğü bir zul ve ayıp kabul eden çoğunluğun bir avuç Irak Türküyle ilgilenmeyeceğini düşünmek mantıklı.

Cahil kenar mahallelinin vatansız iktidarında inşallah diğer kardeşlerimizi de kaybetmeyiz .