27 Mayıs 2014 Salı

Kötülüğü Nereden Ediniyoruz?


İslâm’ın ne kadar mükemmel bir din olduğunu  söyleyip duruyoruz. “İslâm’ın hiçinde hiçbir kötülük, İslâm’ın dışında hiçbir iyilik yoktur…” denir meselâ...

Gerçekten böyle mi artık ciddi şekilde düşünmemiz gerekiyor bana kalırsa.

Çünkü dünyaya  bir kanser gibi yayılan İslâmcı vahşet, kendisini doğrudan doğruya Kur’an ile meşrulaştırıyor. Kur’an o kadar tartışmasız bir kaynak ki hiç kimseyi, içindekilerin yorumlanış şekline göre ikna etmek mümkün olmuyor. İslâm’ın Kur’an’a göre anlaşılması gerektiğini söylediğinizde karşınıza meselâ derhal kâfirlerin öldürülmesi gereği ile ilgili lâfzı kuşku götürmez şekilde açık ayetler çıkarılıyor.

“ Ayetlerin cımbızlanmaması gerektiğine” dair savunmanın artık hiçbir iler tutar yanı kalmamış görünüyor. Çünkü ayetler,  artık ateistler veya müşrikler tarafından cımbızlanmıyor, bizzat kelleş kesici Müslüman katiller tarafından cımbızlanıyor. İşin kötüsü şu ki bu yöntem başta bizim ülkemizdeki Araplaşmış dinciler olmak üzere dünyanın geri kalanındaki uluslaşamamış Müslüman topluluklar ve Arap Müslümanlar arasında, şiddetin en şehvetli meşrulaştırıcısı olarak kullanılıyor.

Bu şunu gösteriyor ki iyilik ve kötülük dinin kendisinden kaynaklanmıyor. Hiçbir din tek başına iyiliği tesis etmeye yetmiyor, adaleti  meydana getiremiyor. Din ancak insanlar ondan ne almak ve ne anlamak isterse o oluyor.

Bir başka önemli nokta da şu ki dinin insanlar tarafından ortak anlaşılması diye bir şey söz konusu değil. Çünkü dinin anlaşılmasında  dinci rejimlerde asla bireysel bir eşitlik söz konusu olmuyor. Dinci rejimler, dini, sizden iyi bilenlere itaat ederek yaşamanız gereken rejimler.

Şurası artık kesin ve değişmez bir gerçek olarak ortaya çıkıyor. İslâm büyük kitleler tarafından siyasi bir ideoloji, kurucu bir rejim,  bir tür anayasa olarak algılanmaya başlamıştır ki bu algılayış dünyanın en mükemmel dinini bile bir kan ve vahşet rejimine dönüştürmeye yeterlidir. Çünkü insanlar, neyin  haklı olduğuna kendileri adına  din otoritelerinin karar verdiği yerde adam öldürmekten de ırza tecavüzden de kaçınmayacaktır ve kaçınmamaktadır da.

Din şüphesiz var olacaktır. Sorun onun, tıpkı diğer  kurumlar gibi yerini ve sınırlarını belirlemek olacaktır. Dinin sınırlanmasını  ilâhî kaynaklı olduğu için geçersiz görenler olacaktır. Buradaki sorun onun kaynağı değildir. Buradaki sorun dinin insanlar  tarafından anlaşılmasındaki kaçınılmazlıktır.  Aklı  ve idraki sınırlı bir yaratık olarak insanın özünde mükemmel olduğu iddia edilen bir sistemi mükemmelen anlayabilmesi mümkün değildir.


Kaldı ki din diye bildiğimiz ilkelerin, kuralların Allah’tan bizim bildiğimiz şekliyle gelip gelmediği de artık tekrar düşünülmeli.  İçinde hiçbir kötülük olmadığı söylenen dinin “içinde kalanların” yaptıkları kötülükleri neye dayandırdıkları  dürüstçe ortaya konmadıkça Müslümanlar ancak dünyada uygarlığı ve hayatı gitgide daha fazla tehdit eden kelle kesiciler olmaktan öteye gidemeyecekler gibi…

23 Mayıs 2014 Cuma

LINE ile sevdiklerinizle ücretsiz görüşün!

Dünyanın önde gelen mobil platformu LINE, 50MB ücretsiz internet olanağı sağlayarak kullanıcılarının iletişim olanaklarını artırmalarına ve birbirleriyle dayanışmalarına katkıda bulunuyor.  Mesajlaşma, yüksek kalitede sesli ve görüntülü arama, sesli mesaj, fotoğraf ve lokasyon göndermeyi bir arada ve ücretsiz sunan LINE, kullanıcılarına 50 MB’lık interneti ücretsiz sunmakla kalmıyor, aynı zamanda  internet paketi kazananlara isterlerse bunu başkalarına hediye etme olanağı da yaratıyor.
Yalnızca LINE kullanıcılarına sunulan kampanyaya katılmak için çok basit ve eğlenceli bir yol bulunmuş:
Öncelikle telefonunuza LINE’ı indirmeniz gerekiyor: http://line.me/tr/download
1) Etkinlik haftası olan 26 Mayıs - 1 Haziran tarihleri arasında LINE arkadaşlarınıza en az 3 farklı günde mesaj, sticker ya da fotoğraf gönderin.
2) Mesaj gönderdiğiniz her gün için 1 puan kazanacaksınız.
3) 3 puanı topladığınızda, ücretsiz 50 MB internet sizin olacak!
Gerekli puana ulaştıktan sonra LINE Türkiye resmi hesabı tarafından iki hafta içerisinde bilgi mesajı alacaksınız. Mesajda belirtilen alana internet paketinin yüklenmesini istediğiniz telefon numarasını girmeniz yeterli. İnternet paketi giriş yaptığınız anda geçerli olacak ve 24 saat boyunca kullanılabilecek. Bilgi mesajının size ulaşabilmesi için LINE Türkiye resmi hesabını arkadaşınız olarak eklediğinize emin olun. Bunun için; LINE’ın ana menüsünde yer alan Diğer/Daha Fazlası > Resmi Hesaplar bölümünü kullanabilirsiniz.
50 MB’lık internet paketi, Turkcell abonesi numaralar tarafından kullanılabiliyor.  “Ama benim hattım Turkcell değil” diyorsanız üzülmeyin, bilgi mesajıyla birlikte gelen formu doldururken arkadaşlarınız ya da sevdiklerinizin numarasını girerek kazandığınız internet paketini onlara hediye edebilirsiniz.
Ücretsiz internet paketinize hemen sahip olmak için LINE yükleyin! http://line.me/tr/download
Bir boomads advertorial içeriğidir.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Türban Riyakârlığı

Kadının çekiciliği ortadan mı kalkıyor gerçekten?
Türban konusu daha çok su kaldırır. Alabildiğine sömürülebilecek bir konu . 


Adeta bir yatak odası sırrı haline getirilmiş durumda.  O kadar mahrem sayılıyor ki mantığı ve ahlâkî yönünü tartışmak imkânsız. Peki ama türban gerçekte hangi amaçla takılıyor? Takan kadınların en yaygın cevabı örtünmenin, dinin gereği olduğu...

Aslında Nur Suresi 31. Ayeti dışında kadın giyimi konusunda açık bir emir bilinmiyor.
Örtünmeyi, kadının güzelliğinin gizlenmesi için emredildiği kanaati yaygın. Yani kadın gizlenmedikçe, saklanmadıkça tecavüze açık  hatta dine uymadığında da tecavüz edilmesi gereken bir günah kaynağı olarak görülüyor.

" Seks cihadı", muta nikahı gibi sapıklıkların ardında, kadına bu saldırganca bakış var. Bu saldırganca bakış kadının aşağılandığı Arap toplumsal yapısından bugüne değişmeden aktarılan sapkın bir psikoloji.
Kadınların türban takma şekilleri günden güne daha da tuhaflaşıyor buna karşılık... 

Dinci siteler sözde modern örtünme şekillerini kınayan yalarazı yer veriyor. Modern sayılan örtünme biçimleri "örtünmeyi güzelleştimek" olarak ortaya çıkıyor. Örtünmeyi güzelleştirmek kadının, aslında güzel görünmek tutkusundan vazgeçmediğini gösteriyor. Zaten dikkat edilirse boğazdan sıkmalı ,saçın kabarıklığını belli eden deve hörgücü silueti , yüzün güzel unsurlarını ortaya çıkaran bir makyaj, modern tesettürün belirleyicileri.
Kıyarsın bir imam nikâhı değil mi?
Yani aslında kadın güzel ve çekici görünmekten hiç de vazgeçmiyor.

Bunun yanı sıra modern türbanlılar kendi içlerinde flört, fiziksel temas gibi davranışlarda da açık kadınlardan geri kalmıyorlar.

Türban erkek cinsiyle temasta bir tür "Namus zırhı" haline gelmiş durumda...
Böylece türbanlıların kendi cemaatleri içindeki cinsellikleri meşru sayılırken başı açık kadınlar sadece açık olduklarından "namussuz" sayılıyor.

Türban sahte bir namus koruması sağlıyor. Böylece türbanlı kızlar başı açıklara yönelik kenar mahalle düşmanlığına uğramadan , "sosyalleşebiliyor". Zengin veya makam sahibi kadınlarsa menfaatlerinin önündeki engelleri bu bezin sağladığı çe­vre ile rahatlıkla aşabiliyor.

Türban riyakârlığın, yalancılığın ve kibrin bayrağı olarak dalgalandırılıyor. Artık bu gerçek de " inancın gereği" olmak gibi bahanelerle gizlenemiyor.

Posted via Blogaway

18 Mayıs 2014 Pazar

Türban Hak mı Fitne mi?

Liberaller sureti haktan görünürken türbanı ifade hürriyeti içine sokuşturdular.
Öyle ya Fransa'da, Almanya'da serbestken neden Müslüman bir ülkede yasaklanıyordu?
Gözden kaçan nokta bu ülkelerin tartışılmaz biçimde lâik oluşlarıydı.

Bir diğer husus, bu ülkelerde Müslümanlara egemenlik tevdi edilmemesi idi.

Peki ama liberaller türbanı özgürlük alanına taşımışlarken türban kampı, bu konuda ne düşünüyordu?
Türban takan kadınlar erkeklerle eşit çalışma şartları, ekonomik özgürlük, herkes için ifade hürriyeti, sınırlı devlet, kanun önünde eşitlik, kayırmasız bir serbest piyasa mı arzuluyorlardı?

Ya da kanun önünde eşitliği sağlayacak bir uluslaşma ve hukuk birliği mi istiyorlardı?
Ya da şunu soralım: Almanya'da herhangi eb,rir türbanlı beşeri hukuka isyan edebiliyor muydu?
Türbanlı kadınlar bunların hiçbirini ne istiyor ne de onaylıyor.

Türbanlı kadınlar, kararları erkeklerin aldığı, hayatın şeriatla düzenlendiği, hukukun dindarlığa ve güce göre farklı uygulandığı - bir düzen arzuluyorlardı.

Kadının erkeğin tam anlamıyla oyunaağı edildiği din düzeni daha en başta türbanlı kadının talebi olarak haklılaştırılıyordu.

Dolayısıyla türbanı aslında hemen hepsi Türk düşmanı olan liberaller dışında kimse bir temel hak olarak görmüyordu ki aynı liberaller, ifade hürriyetinin bebek katillerince istismar edilmesini sağlamışlardı.
Türban en başta beşeri hukuka ve laik hayat tarzına sonra Türk ulusal egemenliğine karşı dincilerin v
e etnik ırkçı Kürt bölücülerinin ortak bayrağı haline getirildi.

Samimiyetsizliği, ikiyüzlülüğü, çıkarcılığı ve Türk düşmanlığıyla türban artık "inancı gereği" taktığını söyleyen insanlara beslenen iyi niyeti daha fazla sömürememelidir.

Türban sadece resmi dairelerde değil hayatın her alanında yasaklanmalıdır.
Çünkü yaşananlar göstermiştir ki türban asla ulusal egemenliğe, hukuk birliğine, kanun önünde eşitliğe saygıyla kullanılmamıştır ve kullanılmayacaktır.

Türban kelle kesen vahşilerle bebek katlietnik ırkçıların, altına saklandıkları bir fitne örtüsüdür. Türkiye'nin vahşi Arap ülkelerine dönmemesi için türban fitnesi biran önce yasaklanmalıdır.

15 Mayıs 2014 Perşembe

İçimizden Çıkan İhanet, İçimizden Çıkmayan Nedamet



Bu iktidar, içimizden çıkmış bir iktidar. Yani bizim insanlarımız.

Daha düne kadar gıda toptancılığı, belediyede hademelik, kasabada avukatlık, herhangi bir hastanede doktorluk yapan insanlar.

“Bizim” derken ne kast ediyoruz? Komşuluk ettiğimiz, sırrımızı, namusumuzu, gerektiğinde emanet ettiğimiz, kendimizden bildiğimiz insanları kast ediyoruz.

İki gün evvel yüzlerce işçimiz can verdi. Canları ve namusları  devlete emânet, yüzlerce işçimiz bir anda can verdi. Aileleri birbirlerine sarıldı, beraber göz yaşı döktüler.

Peki “içimizden çıkmış” hükümetimiz neredeydi? Ben söyleyeyim: Önce koruma ordusunun arasında sonra da bir markette şarküteri reyonunda…

İçimizden çıkmış başbakanımızın yüzünde en ufak bir üzüntü veya merhamet kırıntısı gördünüz mü?

Ayağındaki çizmeyle sedyeyi kirletmekten korkan işçinin hali acaba “içimizden çıkmış” hükümete hiç tesir etti mi? Sanmıyorum…

“Mahmut içeride… Onu alın, karısı hamileydi!” diye haykıran, kendisinin kurtulduğuna sevinmek yerine arkadaşı için endişelenen işçimizin hali, acaba hangi “devlet büyüğümüzü” duygulandırdı, azıcık?

O işçiler “Bu ülkede yalnızca Türk yok!” diyerek komşuyu, komşuya gavur eden bir hükümetin  sadakaları için ter döken insanlardı.

“Milli irade” diye anılan hükümet de işçinin kanıyla ıslanmış bedava kömürü aldığı için kendini akıllı sananların hükümeti aslında.

Bu ülkede Türk var mı bilmiyorum. Çünkü benim bildiğim, Türk, kendi acısından önce arkadaşının ailesini düşünen, yerden maden söken, anasının sütünü hak etmek için şehit olan insan evlâdıdır.

Bu ülkede bir hükümet var mı bilmiyorum. Çünkü benim bildiğim hükümet kendi memleketinde başka bayrak sallanmasına izin vermeyen, kendi vatanının insanları acı çekerken onlardan fazla üzülen, garibin gurebanın hakkını gözeten bir iradedir. Koruduğu köpekleri, babası madende şehit olmuş insanları tekmelerken kenardan seyreden zorba değil…

Evet bu hükümet içimizden çıkmış bir hükümet ama görünen o ki içimizden çıktıktan sonra çekip gitmiş bir yerlere. Bizim olmayan yerlere, bizim olmayan değerlere…

O işçiler bizim işçilerimizdi. İçimizden çıkmadılar. Aksine iyi ce gömüldüler içimize, çıkmamacasına, gitmemecesine… Keskin kenarlı, mavi ve kanlı bir nedamet olup bitmemecesine….




12 Mayıs 2014 Pazartesi

“Resmi Tarih” Söyleminin Geçerliliği Var Mıdır?

 
Ne zamandır bir “Resmi tarih yalanları” söylemi pek revaçta. Kendini “aydın”, “insan” gören herkes Türklerle ilgili tarihin aslında yalan olduğuna inanarak insanlığını kanıtlamak derdinde.

Böylece Ermeni ve Kürt katili bir topluluk olduğumuzu kabul etmemiz isteniyor. Bu ispatlanabilse; onlara göre her şey düzelecek. Ve sanki böylece onların da Türk adına karşı nefretleri yatışacak, hepsi gerçek vatanseverler haline gelecekler.

Bu yaklaşımın mantığı şu: “Olaylar ortada olduğuna göre kendimizi haklı görmemiz mantıksızdır.”

Şüphesiz tarih  olayların gerçeklerine ve bu gerçeklerin belgelerine dayanır.

Meselâ “Ermeniler toplu olarak tehcir edilmiş midir?” Evet. “Ermeniler evlerinden olmuş mudur?” Evet. “Ermenilerin bir kısmı tehcirde ve isyan esnasında ölmüş müdür?” Evet. “O halde Türkler soykırımcıdır!”

İyi  ama tehcirin sebepleri nedir? Ermeni toplumunun Türk egemenliğine karşı  tutumu ne olmuştur? Türk devletinin içinde bulunduğu siyasi şartlar nelerdir? Vatandaşlık hukukunun gerekleri nelerdir? Devletin Ermeni varlığını toptan yok etmek politikasına dair bir kanıt ve beyan var mıdır? Son olarak Anadolu’da bulunan Ermeni toplu mezarları var mıdır ve nerededirler?

Sanırım bir tarihçi, Ermenilerin başına gelenler kadar bunların sebepleri ile de ilgili bütüncül bir yaklaşım sergilemeli.

“Tarih nasıl yazılır ?” sorusuna geliyoruz.

Tarih yazımında gerçeğe bağlı olmak sanırım en önemli değer. Bunun için de geçerliliği tartışılmaz belgelere dayanmak elzem.  Tarihin bir yargı makamı olarak görülmesi de bundan kaynaklanıyor.

İkinci bir unsur var ki o hep gözden kaçırılıyor veya görmezden geliniyor: Olayların toplumsal algılanma biçimi. Prut Zaferi Türkler için bir tartışılmaz bir zaferken Ruslar için utanç verici bir yenilgi olmayabilir. Onlar bunu stratejik bir duraklama olarak görebilirler. Veya Plevne Muharebesi bizim için bir yenilgi değil bir şanlı çarpışmadır.  Biz gazi Osman Paşa’yı asla mağlup bir komutan olarak görmeyiz. İstiklâl Harbi Türklüğümüzün ve bağımsızlığımızın kesin zaferi iken bu savaş Yunan kimliğinde nefret edilesi bir toprak  kaybıdır. İngilzilerin sömürgelerini kaybı, sömürgeler için bir zafer gibi görünebilir ama İngilizler için kendi kültürel egemenliklerini sürdürdükleri milletler topluluğunu kurmanın eşiğidir.

Üçüncü unsur da tarih yazarının kimliği… Tarihi kimin yazdığı özellikle başkalarının tarihlerini yazanlar için önemli. Bu neden önemli? Tarihi yazan kişi şüphesiz belli bir dünya görüşüne sahip olacaktır. Dünya görüşüne göre olayları değerlendirirken, kimlik olarak kendisine yakın bulduğu veya kafasının yakın olduğu topluluğu haklılaştırmak eğiliminde olabilir.

Bu üç unsur, metodolojinin veya teknolojinin ötesinde, daha belirleyici, sübjektif olarak tarih yazımını etkiler. Bunu neye dayanarak söyleyebiliriz? Ermeni tehcirinde, Ermeni kayıplarını tartışılmaz sonuç olarak görerek Türk Ulusunu mahkûm edenlere karşı Erzurum girişinde kazığa geçirilmiş Türk mazlumları gören Kâzım Karabekir’in şahitliği tartışılabilir mi? Veya bebekleri karınlarından çıkarılarak öldürülen Türk kadınlarının varlığını bilen herhangi bir Türk’ün, tamamen ilgisiz, mesafeli bir tarafsızlıkla tarih yazmasını beklemek mümkün müdür?

Son olarak şunu belirtmemiz gerekiyor. İnsan toplumları kendilerini kimliksiz “insanlar” olarak görmezler. Kimliklerini de insan olmaya engel olarak görmezler. Toplumsal kimlikler, insanlığın düşmanı odaklarca uydurulmuş “ötekileştirici” etiketler değillerdir. Kimliğin sürdürülebilmesi kökenleriyle bağlantının sürdürülmesine bağlıdır. Bu hem kimliğin varoluşunu hem de haklılığını kanıtlamak için gereklidir.

Dolayısıyla tarih,  kendi geçmişimizi hatırlama gayreti ve biçimidir. Dolayısıyla aslında “resmi tarih” diye kötülenen şey, Türk’ün kendi kimliğini oluşturma ve kendi geçmişini hatırlama biçimidir.


Şu artık açıkça anlaşılmalı: Hüküm içeren cümleler kuran hiçbir tarih tarafsız olamaz.
 Meselâ Ermeni ihanetine karşı Türk tedbiri, Türk düşmanları için soykırımken dedeleri Ermeni çetecilerince katledilen Türkler için “tehcirdir”.

 Ermenilerin 1. Dünya Savaşı’nda kendi devletlerine karşı Rusya’ya hizmet etmeleri, Türkler için “ihanetken”, Ermeniler ve diğer düşman toplumlar için “bağımsızlık mücadelesidir”.

İstanbul’un alınması bizim için “fetihken” , Rumlar için işgaldir.

O halde “Resmi tarih” söylemi, Türklerin, Türk tarihini doğru yazamayacağı, bu tarihin “objektif” olarak başkaları tarafından yazılması gerektiğine dair hastalıklı ve kompleksli bir düşüncedir. Neden hastalıklı ve komplekslidir? Çünkü Türk’ün  varlığını, dünyayı algılayışını anormal ve kötü olarak görmektedir. Dikkat edilirse “resmi tarih” söyleminin sahipleri, aynı zamanda sürekli, “Türk kimliğinin  sahteliğini” iddia eden insanlar.

Yani resmi tarih söylemi, “daha sağlıklı bir ulusal kimlik kazanmamız” için öne sürülen akılcı bir söylem değil. Bu söylem zaten ulusal bir kimlik sahibi olmamızı anormal ve kötü sayan akıldışı ve düşmanca bir “kara hümanist” söylem. Bu yüzden Türk kimliğine ve hafızasına karşı tekrarlanan “resmi tarih” söyleminin hiçbir geçerliliği ve meşruiyeti de yok.









10 Mayıs 2014 Cumartesi

Modern Asalakların iletişim Yoksulluğu


Seçim zamanı, gericilikten ve Kürtçü terörden ve ırkçılıktan bezmiş insanlar klavyelerine sarıldı. Her gün yeni bir tape veya rezalet ortaya dökülüyordu. Herkes haksızlıkları elinden geldiğince, en hızlı olduğu düşünülen ortamdan, yani sanalağdan paylaştı, eleştirdi, kınadı.

Sonuç ne oldu? En azından  “Türk” adı etrafında birleşilebileceğini gördük. Buraya kadar gayet iyi…

Öbür yandan değişen bir şey olmadı. Çünkü Türkiye’de bir biriyle çarpışan kitleler Müslümanlar, Lâikler falan değildi. Son seçimde sosyal medyanın sanıldığı kadar etkili olmadığı ortaya çıktı. Çünkü  çarpışan kitlelerin  “sosyalleşme” ortamları  aynı değildi.

Türkiye’de toplumun geri kalanından neredeyse habersiz, cemaatleri, tarikatleri kendilerine ne verirse onunla yetinen, arada teknoloji adına televizyonda vaaz programı dinleyen  bir kitle ile sanalağda  felsefe tartışan, sanalağda kitap, film, müzik paylaşan bir kitle söz konusuydu.

Cemaatin veya tarikatin verdikleriyle beslenen kitlenin hiçbir şeyi öğrenmek gibi bir gayreti yok. Onlar içinde “Allah” kelimesi geçen herhangi bir Arapça cümlenin mutlak doğru olacağını düşünen,  akıl etmeyi, daha en başta günah sayan, cahil ve yobaz  bir kitle. Vatansever insanların hatası o insanlara sanalağdan ulaşılabileceğini sanmak oldu.  Dinci  kenar mahallelilerin  çocuklarının bir kısmı, zaten satın alınmış, devşirilmiştı. Onlar, iktidarca verilen talimatlarla, bilgilerle alabildiğine “kara propaganda” ve yanıltmaca yaptılar.

Ülkemizde  son model teknolojiyi sömüren, buna karşılık o teknolojiyi yaratan  zekâların yaşam ortamlarından ölümüne nefret eden, bir tür “modern asalaklar” kitlesi, iktidarın “aptal kutularından” yaptığı  akıl  ve ahlâk dışı propagandayla iyice şişti ve kemikleşti. Bu kitleye sanalağla ulaşılabilir mi? Şahsen hiç sanmıyorum. Öğrenebildiği en modern iletişim aracı olan televizyonun da kanalları zaten dinciliğin işgali altında. Dolayısıyla dincilik ülkede iktidar gücünü kullanarak tek yönlü bir işgal, bir istila gerçekleştiriyor.

Modern asalaklar kesin inançlarını cehaletleriyle; cehaletlerini de iletişim yoksulluklarıyla besliyorlar. Onlar kendilerince cehennemlik gördükleri insanları zaten konuşmaya ve ikna edilmeye değer bulmuyorlar. İletişim denen şey, dincilerin liderlerinin “bunlar” diyerek sürekli “hayvan veya eşya” yerine koyarak saygısızlık ettiği insanların bir değeri olarak kalıyor sadece.


Türkiye’nin tuhaflığı eşitler arasında saygıya dayalı bir haberleşme olarak iletişimden habersiz bir sömürücüler yığınının, iletişimsiz var olamayacak demokrasiyi, tıpkı sömürülecek bir cep telefonu gibi sömürmesi, kullanması ve kirletebilmesi. İletişim fakirliği, cahil  kitlelerin yeni meşrulaştırıcısı olarak demokrasiyi sakatlamaya devam ediyor. Ne diyelim? “Hamd olsun… Teğet geçti!”

6 Mayıs 2014 Salı

Türk Kürt Beraberliği Nasıl Mümkündür?


Acaba? İyi düşündünüz mü?
Doğunun mevcut şartlarında artık Kürt kökenli yurttaşlarımızın kafasında Türk devleti bölgede sadece işgalci konumunda olan bir devlettir. Devletin “gönül almak” için dağıtığı her türlü sadaka veya rüşvet bu insanlar arasında “Dünya Bankasınca” verilmiş bir lütuf olarak görülmekte. Adını yazamayan köylüler dahi, aşıların, çeşitli sosyal yardımların Dünya Bankası tarafından gönderildiği, dolayısıyla hiç kimsenin Türkiye Cumhuriyeti’ne herhangi bir borcunun olmadığını düşünmektedir. Elbette böyle olmadığını bilen yurttaşlarımız da var. Ne yazık ki dinci iktidarın Türk devletinin sürekli aşağılayıp onu kendi kötü amaçları için sömürmesi yüzünden, bölgede Türk egemenliği zayıflamıştır.

Adına “Barış süreci” denen safsatada inşalara “iki uluslu bir devlet” yaratılabileceği ümidi aşılanıyor.

Bazıları, bu hülyanın sosyolojik anlamsızlığını idrak etmeye yanaşmıyor. Çünkü Kürt unsurun bir ulus olmadığı, bundan sonra da olamayacağı gerçeğini kimse görmek istemiyor. Gene bazıları kendini devlet sanan Kürt özer bölgesi yığışmasının, aslında Barzani çetesi olduğunu kabul etmek istemiyor.

Bunu sebebi şu: Eğer Kürtler Türkler gibi medeniyet yaratmış, devlet düzeni kurmuş bir ulus olsalardı; Anadolu’da egemenlik için aramızda ciddi çatışma yaşanırdı. Kürt toplumsal yapısı egemenlik yarışına girişip hukuk birliği oluşturacak devlet kurmak yetkinliğine erişememiştir. Dolayısıyla Türk Kürt ilişkilerinde “iki eşit ulusun diplomasiye dayalı ilişkisi” falan söz konusu olmamıştır.

Egemenliğin kılıçla ve sık sık el değiştirdiği dönemlerde, ne düzenli bir Kürt ordusundan ne de bürokrasisinden bahsetmek mümkündür ki bu durum hâlâ sürmektedir. Kürt toplumsal yapısının sürmekte olan aşiret egemen, kan bağını kutsayan yapısıyla, rızaya dayanan bir hukuk birliğinin kurulması mümkün değildir.

Dolayısıyla Kürt etnik ırkçılarının savundukları gibi Kürtler, adına “devlet” dedikleri bir kabile çetesi meydana getirdiklerinde; ellerine ne bir egemenlik tarihi ne de hukuk devleti geçecektir. Ellerine geçecek şey,  sadece en fazla çocuğa sahip silâhlı aşiretin, mera-otlak egemenliği olacaktır.

Bu nokta şu açıdan hayati önemi haizdir:

Hâlâ Türk Milleti’nin vatan aşkı ve milletleşme şuurundan dolayı sürdürülen toplumsal ilişkiler, “iki ayrı ulusun” var olduğu kabulü resmileştiği takdirde en iyi ihtimalle toplumsal ayrışmaya en kötü ihtimalle de iç savaşa dönüşecektir.

Bunun da sebebi şudur:

Bir vatanda iki ayrı ulustan bahsedildiğinde bu ayrılmak isteğinin toplumsal beyanı demektir. Bu “ kendi evimde seni istemiyorum!” demenin siyasi şeklidir. Nitekim “Kaynaklardan %20…” “İşgalci Türk Ordusu” söylemleri, karakol inşaatlarına silahla karşı çıkmak, asker kaçırmak, Türk’ün vatanında kendine sahiplik iddia etmenin göstergeleridir.

Bu söylemlerin ve davranış tarzının meşru kabul edilmesi kaçınılmaz biçimde Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru egemenliğini resmen yok saymak olacaktır ki bu bölünmeden başka bir şey değildir.

Mevcut söylem ve şartlar sürdürüldüğü takdirde  Türk uluslaşmasının içindeki bir unsur olan Kürtlerin bu özelliklerini daha fazla sürdürmeleri mümkün olmayacaktır. Ulus olmadan ulusluk ve egemenlik iddiasıyla ortaya çıkan Kürt etnik ırkçıları Türk toplumunun büyük hüsnü kabulüyle içinde barındırdığı bu yapıyı artık daha fazla kabule yanaşamayacaktır. Bu bir doku yabancılaşmasıdır ki önüne mutlaka geçilmelidir.

Peki Türkler ve Kürtler nasıl bir arada yaşayabilir?

Her şeyden önce apayrı iki unsurun birbiriyle yaşamasından bahsetmediğimizi hatırlatmalıyız. Türkler ve Kürtler, Türkler ve Fransızlar,  Türkler ve İngilizler gibi iki uzlaşmaz derece ayrı toplum değildirler. Bunun sebebi de Türk uluslaşmasının, büyük, kavrayıcı, benzeştirici büyük bir kültüre dayanmasıdır. Türk ulusu köylüsünün “dili dilme  dini dinime” anlayışı, şehirlisininse “hukuk birliğine dayalı egemenlik anlayışı” ile Kürt toplumsal yapısını, kendinden bir yapı haline getirdiğini düşünmüştür.

Dolayısıyla Türk-Kürt beraberliği Kürtlerin “ulus bilincine, tarihine”  rağmen oluşmuş değildir. Bu ilişki de doğal  bir eşitsizlik söz konusudur. O eşitsizlik de  Türk ve Kürt kültürlerinin doğal oluşumlarından ve tarihsel sürece dayalı gelişmişlik farklarından kaynaklanmaktadır. Türk kültürü, tarihi derinliği Kürt etnik adınınkiyle kıyaslanmayacak kadar fazla olan,  yaratıcı ve benzeştirici bir kültürdür. Bunu dünyanın dört bir yanına dağılmış Türk topluluklarının kültürel çeşitliliğinden anlamamız mümkündür.

Türk-Kürt ilişkisinde Türklerin tarih bilinci, farklı toplumsal yapıları kendisinden edebilmek yeteneği, devlet  ve ordu kurabilmek gücü ve yeteneği, hukuk birliği sağlamaktaki tarihi tecrübeleri belirleyici olmuştur. Bu açılardan Kürt denen toplumsal yapısının Türk kültürüne veya devlet yapısına herhangi bir katkısı yoktur. Türk Kürt ilişkisinin belirleyici ve sürdürücü mekanizması, bu yüzden, Türk uluslaşmasıdır. Nitekim Ortadoğu’nun  diğer ülkelerinde benzer bir toplumsal kabul ve uluslaşma mekanizması tesis edilemediği içindir ki Kürtler, Irak’ta, Suriye’de ve İran’da kendilerinden hazzedilmeyen ikinci sınıf bir  topluluk olarak görülmüşlerdir ve görülmektedirler. Türkiye’de bütün kışkırtmalara rağmen toplumsal düzeyde dahi böyle bir ayrım hele aşağılama hâl3a görülmüyorsa bunun sebebi Türk Ulusu’nun dünyaya ve diğer uluslara bakışındaki insancı bakışı ve uluslaşma  bilincidir.

O halde Türk-Kürt beraberliği resmi bir iki uluslu devlet kabulüyle sağlanamaz. Bu beraberlik ancak ve yalnız Kürt toplumsal yapısının Türk uluslaşması ve hukuk birliği içinde kalması ile mümkün olabilecektir. Şu unutulmamalıdır, hiçbir toplumsal ayrışma eşit bölüşüm, boşanma vs gibi gerçekleşmez. İki toplumun birbiriyle ilişkisi ne kadar sıklaşmışsa ayrışma o kadar zorlu ve sancılı olacaktır.

Türk _Kürt beraberliğinde  Türk ulusu içinde ayrılmaz bir unsur olarak görülen Kürt kardeşlerimizin ifade hürriyetlerine ilişkin kısıtlamalar varsa kaldırılarak onların, Türk  hukuk birliğine inançları güçlendirilebilir. Burada sınır, bu hakkın, bu hakkı sağlayan ve koruyan Türk ulusla egemenliğine ve hukuk birliğine karşı düşmanca kullanılamayacağının kesin şekilde kabul edilmesidir. Aksi  davranışların resmileştirilmesi toplumsal ayrışma ve en nihayetinde savaş dışında bir netice doğurmayacaktır.




2 Mayıs 2014 Cuma

İslâm Ve Müslümanlık

 Müslümanlar Neden İslâm’da Huzur  Bulamıyor?

Dolmuşların arka camlarında sıkça rastladığımız bir söz vardır: “Huzur İslâm’da!”

Yani? “Allah’ın varlığını ve birliğine, Hz. Muhammet’in onun kulu ve peygamberi olduğuna inananlar huzura erer…” Sanırım bu sözün anlamı budur.

Neden böyledir? Çünkü İslâm, kendisine mensubiyeti, bireyin kendi aklına ve vicdanına bırakmıştır da ondan. Müslüman olmak,  İslamiyet’ten önceki dinlerden farklı olarak tamamen kişinin kendi inisiyatifine bırakılmıştır. Müslümanlık bir toplumsal kabul ve seremoni dini değildir! Hiç kimsenin sizin Müslüman olduğunuzu onaylaması falan gerekmez.

Bunun önemi nedir? Bunun önemi dinin, insanın kendi kabulüyle elde ettiği bir “değer” haline gelmesidir. İnsan ancak kendi aklı ve vicdanıyla bir değer haline getirdiği bir varlığa gerçekten bağlanıp onu hayatının bir parçası haline getirebilir. Müslümanlık, kendilerini İslâm’a mensup görenlerin yaşayış tarzıdır. Yani Müslümanlık, “Müslümanların İslâm’dan ne anladığı” demektir.

Peki Müslümanlığın İslam’la bir ilgisi kalmış mıdır? Maalesef Müslümanlığın İslam’la hiçbir ilgisi yok. Kendilerine Müslüman diyen bir cahil zorbalar yığını, dünyada kendilerince İslâm’ı temsil etmek iddiasında.

İslâm’a, Müslümanların hayat tarzına göre baktığımızda, varacağımız sonuç, acaba gerçek bir huzur ve barış dünyası mıdır?  Gene maalesef hayır… Çünkü Müslümanlar, genel olarak kendileriyle Allah arasında başka hiçbir aracıyı kabul etmeyen, cemaat kabullerinden uzak ve dinin siyasi istismarına karşı uyanık insanlar değiller.

Bugün Müslümanlık, adı Müslüman olan insanların, her biri birer siyasal parti gibi davranan mezheplere, tarikatlere, cemaatlere  mensup olarak  yaşadıkları değişik bir dini hayat tarzıdır.

İşin kötüsü şu ki dolmuşunun arkasına “Huzur İslâm’da!” yazan şoför, bu huzurun, kelle kesen vahşiler sürüsünün egemenliği ile geleceğine inanacak kadar cahil.O şoför, huzurun, Müslüman’ın kalbinde, Allah ile olan temiz ilişkisinde yattığını düşünmüyor, bilmiyor, düşünmek de istemiyor. O, huzurun, insanların birbirlerine Arapça selam vererek koyun sürüsü gibi iç içe yaşamasından, birileri tarafından güdülmekten  kaynaklandığını düşünüyor. Dolayısıyla şeriatçı bir hükümetin insanları kamçılayıp ellerini kestiği, taşladığı bir  memlekette huzurun kendiliğinden yeşereceğini sanıyor.

Ne yapılmalı? Yapılacak iş İslâm’ın özüyle bu günkü Müslümanlığın ilgisiz olduğunu sabırla anlatmak, açıklamak.
Bu yapılmadığı zaman Müslümanlık, İslâm’ı cemaat yaşayışına ve taassubuna bağlayan, dindaşlarını kendi içinde ayrımcılığa taabi tutan, kendilerini Allah yerine koyan insanların sınırsız şiddetiyle korkutulmuş insanlar yaratan bir tür Arap mağara adamları hayat tarzı haline gelecektir, gelmiştir de.